Piyanist-eğitimci Işık Ece Tezgel Gönül: “Biz insanlar titreşimin ta kendisiyiz, aslında müzik biziz”

Işık Ece Tezgel Gönül, annesi ve babasının yolunu dört gözle beklediği ve doğar doğmaz da beraberinde büyük bir müzik yeteneğini taşıyan üstün yetenekli bir piyanist ve eğitmen. Üç yaşında Ankara’da Kemal Eroğlu ile ilk piyano dersi aldığı günü çok net bir şekilde anımsayan Tezgel-Gönül’ün bu anı hayatında bir dönüm noktası olmuş ve daha sonraki dönemde okul-öncesi piyano eğitimine verdiği önemin temel taşlarını döşemiş.

Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano Ana Sanat Dalında Wanda Landowska’ nın öğrencilerinden Prof. Ayşe Savaşır Ekşi ve ardından Prof. Dr. Anatol Jagoda ile çalışarak lisans eğitimini tamamlayan, konservatuvar yıllarında İngiltere Büyükelçiliği Anglikan Kilisesi’nde özel konserler vermiş bu değerli sanatçımız, törenlerde kilise orgu çalmasıyla da zihinlerde yer etmiş. O.D.T.Ü. Geliştirme Vakfında eğitmenlik yapmış, konservatuvara öğrenciler yetiştirmiş olan Tezgel-Gönül, ünlü eğitmen ve piyanist Andrzej Jasinski, İdil Biret gibi değerli isimlerle de çalışmış.

İsviçre’deki Zürich Sanat Yüksekokulu’nda (Zürcher Hochschule der Künste /ZHdK) yüksek lisans eğitimlerine Prof. Karl-Andreas Kolly’nin konser piyanistliği ve müzik pedagojisi sınıflarında devam eden Tezgel-Gönül, orkestra şefliği, eğitim psikoloji, trompet eğitimi, oda müziği ve şan repertuarının yanı sıra canlı elektronik müzik gibi çok çeşitli alanlara yönelik ilgisini teknik çalışmalarla perçinlemiş.

Ünlü Debussy yorumcusu Roy Howat ile çalışan, geçtiğimiz yıllarda da temalı konserlerle izleyicilere dinledikleri resitallerin ardındaki gizli hikayeleri ulaştırması, onu müzik dünyasında önemli bir yere konumlandırıyor. Kendisi açısından büyük bir efor gerektiren bu çalışmayı şu şekilde tanımlıyor: “Bildiklerimi paylaşmak, dinleyicilerin yüzündeki merakı, ilgiyi görmek eseri seslendirmeden önce derinleşmemi sağlıyor. Sanki orada ufak bir zamanda yolculuk yapıyoruz. Gerçekten çok keyifli.”

Tezgel-Gönül’e göre, müzik bir toplumda birleştirmeye, dinlemeye, anlamaya, düşündürmeye, gelişmeye, sağ duyu kazanmaya, üretmeye, tüm duyu organlarını tetiklerken ruhu beslemeye ve onu özgürce yaşatmaya yarıyor. Ama bir şartla: “Bunu görebilecek kişilerin yetiştirilmesi gerekir” diyor. İşte Tezgel-Gönül, bir konser piyanisti ve eğitmen olarak bu noktada çok değerli öğrenciler de yetiştirmeye devam ediyor.

Çok küçük yaşlardan itibaren icra ettiği eserlere baktığında, şu andaki düşünceleri ve tecrübeleri o zaman olmadığından, yorumunda sakinliği, içinde diğer besteciler gibi Chopin’in de var olduğunu bilerek, acıyı, hüznü, özgürlük ateşini gördüğünü ifade ediyor.

Tezgel-Gönül, pandemiden önce çok özel bir gönüllü platform projesini hayata geçirdi: Let’s Meet. Buradaki amacı, öğrencileri ve aileleri ile halihazırda katıldıkları konser, tiyatro, opera&bale gibi sanatsal buluşmalara herkesin katılmasını sağlamaktı. “Özellikle üniversitelerde gençlerle bir araya gelerek yaptığımız toplantılardan çıkan sonuçta; ‘biz hiç sanat ile buluşamıyoruz’ cümlesi beni harekete geçiren cümle olmuştur” diye anlatıyor bu değerli misyonunu. Platformdaki görevi ise etkinliklerden 40 dakika kadar önce fuayede takipçileriyle buluşup, onlara etkinlik hakkında açıklayıcı bilgiler vermekti ve bu projesinin ardından takipçilerinden harika geri bildirimler aldığını belirtiyor. Pandemi sırasında ise, konser salonlarına erişimin olmadığı bir ortamda Instagram platformuna taşınan Let’s Meet, sanat ve sanatçı ile buluşturma misyonunu sürdürüyor.

Bu değerli sanatçımızla; geçmişi, bugünü ve geleceğini konuştuğumuz, unutamadığı yarışmalardan ve konserlerinden, kendisinde iz bırakan piyanistlerden, pandemi döneminde bekleme odasında kalan müzisyenlere verilen desteğin niteliğinden ve daha nice özel ve günyüzü görmemiş duygu ve düşünceden söz ettiğimiz bu tadı damağımda kalan söyleşiyi sizinle paylaşmak isterim.

Kendinizi biraz tanıtır mısınız? Müzik yolculuğunuz kaç yaşında nasıl başladı? Nasıl devam ediyor? 

Elbette, yolculuk anne karnında başladı tabi : ) Şaka bir tarafa ben dünyaya gelmeden önce annem ve babam bir evlat sahibi olmak için çok uğraşmışlar ve benim onbirinci (11.) çocuk olarak dünyaya gelebileceğim haberi ile, evimizde sürekli çalan klasik müzik eserleri de pek yeterli gelmemiş ki anne karnına bir de teyp tutmayı uygun görmüşler :)) 
3 yaşıma geldiğimde babamın beni Ankara, Kolej’de bulunan eğitmen Kemal Eroğlu’na götürdüğü günü çok ama çok net hatırlıyorum! Zili çalışına kadar net!
Onunla yaptığımız dersler, belki inanmayacaksınız ama hala hatırlarım; şu anda (o kadar küçük yaşta öğrenci kabul etmiyorum uzun zamandır) okul öncesi öğrencilerimle çalışmalarımın temelinde yatıyor. 

İsviçre’de okurken aldığım pedagoji eğitimi, belki de böyle bir başlangıç yapmasaydım havada kalırdı. 
Kemal bey ile çalışmalarımızın ardından ailem beni çok destekledi ve babamın arkadaşlarından Ertuğrul Bayraktar’a, oradan da konservatuvar eğitimim için önce Nimet Karatekin’in öğrencilerinden Canan Kocaay ile piyano eğitimim, kulak sınavı içinse bir süre Şef İbrahim Yazıcı ile, ardından da sınavı kazanınca Prof. Ayşe Savaşır Ekşi ile yollarımız birleşti. Çoğunuzun bildiği üzere Ayşe hanım, konservatuvar eğitimini tamamlayıp Amerika’ya gitmiş, Julliard’ dan mezun olmuş bir eğitmendir, çok kıymetlidir. Wanda Landowska’ nın yetiştirdiği (o zamanki) sayılı klavsen öğrencilerindendir. 
Konservatuvar hocalarım arasında ufkumu açan sevgili Prof. Dr. Anatol Jagoda’yı da burada anmasam olmaz. Kendisinin yönlendirmesiyle, Polonya‘daki ustalık sınıfına gidip Andrzej Jasiński ile çalışma fırsatını yakalamıştım. Mehmet Okonşar eski adı ile, şimdi David Ezra Okonşar’ın da üzerimde emeği büyüktür, gerçekten. Son derece donanımlı bir eğitimcidir.

Mezuniyetimin ardından da sevgili Canan Kocaay’ın daveti ile İsviçre’deki hocam Prof. Karl-Andreas Kolly ile çalışmalarımı Züricher Hochshule der Künste (Zürich Sanat Yüksekokulu) sürdürdüm ve hem konser piyanistliği hem de müzik pedagojisinde yüksek eğitimlerimi tamamlayıp yurda döndüm. İsviçre’nin benim için yeri çok başkadır, oradan edindiğim tecrübelerle yaratıcılığımı besliyorum diyebilirim.
Örneğin, uzun zamandır (yorumcular arasında pek de tercih edilmeyen bir durum olabilir ama) resitallerimde, dinleyicilerime seslendireceğim eserleri anlatmaktan çok büyük keyif alıyorum. Bunun için program hazırlığım biraz daha uzun sürüyor ama çok geniş kapsamlı araştırmalar yaptığım için, bağlantıların izini sürdüğüm için mutluyum. Bildiklerimi paylaşmak, dinleyicilerin yüzündeki merakı, ilgiyi görmek eseri seslendirmeden önce derinleşmemi sağlıyor. Sanki orada ufak bir zamanda yolculuk yapıyoruz. Gerçekten çok keyifli. 

Eserleri dinleyicilere açıklamak oldukça önemli, çünkü dinlediğimiz birçok yapıtın ardında tarihsel, sosyolojik ve duygusal çok büyük hikayeler gizli. Peki bunu müzik eğitimlerinize ne şekilde yansıtıyorsunuz?  

Piyanistliğim ve eğitmenliğim yanı sıra uzun zamandır gelişmekte olduğum bir diğer konuda meslektaşlarımla başladığım ancak farklı mesleklerden de insanların duyup benimle iletişime geçtiği seanslar oldu. 
Bu yolculuk biraz daha kişisel gelişimin yanı sıra elbette psikoloji eğitimi gibi derinleştiğim bazı konuları da kapsıyor. Hem lise, üniversite hem de yüksek eğitimlerimde psikolojiyi ayrıca bir branş olarak değil, derslerimin içinde aldığımı da söylemeliyim. Çünkü danışanlar için bu konunun altını özellikle çiziyorum, eğer beni aşan bir durum olursa bir uzmana danışabileceklerini bilmelerini istiyorum. Ben bir psikolog veya psikiyatrist değilim. Bu çizgiyi çok net çekmek gerekiyor. Özellikle müzik pedagojisi dalında master yaparken çok değerli hocalarla çalıştım ve bunları fizyolojik dersler ile de destekledim. Alexander Teknik ve konser öncesi fizyolojik hazırlık dersleri gibi. Ardından Koçluk eğitimleri aldım ve sanırım bu eğitimlerin hepsi bir araya geldiğinde hayatımda hiç tahmin edemeyeceğim kapılar açılmaya başladı. Hem kendi –içsel varlığımda hem de çevremde gelişen, yeşeren varlığımda. 
Bunların hepsini bir araya getirdim ve birebir danışmanlık vermeye koyuldum. 
Mezun olduktan sonra enstrümanı ile küsen diyebileceğim insanlar şu anda sosyal medya hesaplarından konser veriyorlar 🙂 Pandemi sona erdiğinde onları sahnelerde izleyeceğimize hiç kuşkum yok. 
Bu mutluluğumun tarifi yok, yalnızca bu kadar da değil. İçlerinde doktoraya başlayan, yurtdışından konser teklifleri alan, kitap yazan , dil kurslarına başlayanlardan tutun da ileriye yönelik vizyon çalışmalarına katılıp 5-10 yıllık hayallerine hayatlarında yer veren insanlar bulunuyor.  Elbette onların başarıları benim de başarım demeyeceğim, ben yalnızca bu süreçte onlara eşlik ettim, müsaade ettikleri sürece, hepsi bu.  Seanslara öğrenciler ile de devam ediyoruz. Konsantrasyon, endişe, kaygı, sahne fobisi gibi pek çok konuda çalışmalar yapıyoruz, hem öğrencilerle hem de ihtiyacı olan herkesle. 
Online danışmanlık hizmeti de sunuyorum elbette, özellikle bu süreçte sayılar bir hayli arttı. Hepimizin en çok süreçte birbirine kenetlenip, kendine güvenip, hedefi ne ise, hayatında neyi gerçekleştirmek istiyorsa, ona doğru en azından bir adım atması paha biçilemez. 
Ve işte burada İzmir’de sevgili eşim Mimar Can Gönül, ailem, sevdiklerim ve öğrencilerim ile yaşamımıza sanatla devam ediyoruz. 

O zaman piyano sizde birçok bilişsel ve duygusal boyutu karşılayan bir vazgeçilmez diyebilir miyiz? 

İşte tam da bu sebepler sayesinde, yani yoluma çıkan ilk arkadaşım da olduğu için evet, diyebiliriz.

Sizce piyanoya en güzel eşlik eden enstrüman nedir ve neden? 
İlk aklıma keman geldi, sonra yıllarca yaptığım eşlikler ve tecrübelerim daha içten şan dedi ama inanın tercih yapmak istemem. Yalnızca şunu söyleyebilirim; biz insanlar titreşimiz. Titreşimin ta kendisiyiz. Yani aslında müzik biziz! Herhangi bir enstrüman söylemem bunun için zordur. Hepsi birbirinden farklı, hepsinin piyano ile birleştiğinde anlatacağı hikaye başkadır.  

Sizce müzik bir toplumda hangi işlevi yerine getirir? 

Hangi işlevleri derseniz; birleştirmeye, dinlemeye, anlamaya, düşündürmeye, gelişmeye, sağ duyu kazanmaya, üretmeye, tüm duyu organlarını tetiklerken ruhu beslemeye ve onu özgürce yaşatmaya yarar. Yani müziğin işlevi sonsuzdur. Ama bunu görebilecek kişilerin yetiştirilmesi gerekir. 

Hayatınızda piyano olmasaydı ne yapardınız? 

Çok okumaya devam ederdim herhalde, şarkı söyler, dans ederdim yani bunlara daha fazla vakit ayırırdım. Belki yazardım, kitap yazmak gibi bir yazmaktan bahsediyorum, yoksa şimdi de yazıyorum. 
Ama hiç bir şey O’ nun boşluğunu dolduramazdı. Belki de zamanla boşlukla yaşamayı öğrenirdim sanırım. 

Küçükken icra ettiğiniz Chopin eserleriyle bugünkü icra tarzınızı kıyaslarsanız nasıl farklılıklar görürsünüz?

Elbette şu andaki düşüncelerim ve tecrübelerim o zaman olmadığından, yorumumda sakinliği, içimde diğer besteciler gibi Chopin’in de var olduğunu bilerek, acıyı, hüznü, özgürlük ateşini görüyorum ve farklılıkları her defasında hissediyorum.  

Katıldığınız ve sizde en çok iz bırakan yarışmalar ve oradan aldığınız derecelerden söz eder misiniz? 

İlk ve son katıldıklarım hafızamda. Zaten başka da yarışmaya katılmadım. İkisi de tavsiye üzerine idi. Başka türlüsü de mümkün değil. 
Çünkü müziğin yarışması olmaz! İyi icra edenin de olmaz. Kim, neye göre ölçüyor, nasıl karar veriyor, tartışılır. Herkesin kumaşı farklıdır. Ama bir çok amaç için düzenleniyor, o ayrı. Herkesin tercihi kendine.

İlk yarışmaya hocamın tavsiyesi ile, (Konservatuvar’ da düzenlenen bir Yamaha yarışmasıydı) katılmıştım, galiba bir derece almıştım ama hatırlamıyorum. 
İkincisi yani sonuncusuna da İsviçre’deki mezuniyet konserimi dinlemiş çok etkilenmiş olan sevgili piyanist Michiko Tsuda  tavsiyesi ile İspanya’nın Malaga şehrinde düzenlenen 52. Jaén Uluslararası piyano yarışmasına katılmıştım. 
Hiç bir derecem olmadı, tabi pişmanlığım da.

Elbette çok fazla ustalık sınıfına katılmışsınızdır. Sizin müzikal gelişiminiz açısından bu çalışmaların önemi ne oldu? Diğer müzisyenlerle etkileşim, müziğinizde nasıl bir katkı sağladı?

Müzikal gelişim pek tabi dinleyerek, anlamaya çalışarak, gözlem yaparak, içinizde yeni ufaklar açarak yeni bir pencereden bakarak olur biraz da. Bir insan (müziği seven, onunla yaşayan biri) neden ustalarla çalışmak ister? Burada, tam da burada durup herkesin düşünmesini istiyorum. Cevap? Elbette hepimiz farklı cevaplara sahibiz. Ancak genellikle yukarıda  söylediklerime ve daha fazlasına ulaşmak için. Yani; o kişi nasıl bu kadar iyi çalıyor, yorumluyor, onun müzikte görüp, tecrübe edip benim O’ndan yakalayabileceğim, kendimle müzik arasında açabileceğim başka hangi kapılar, pencereler var? O’nun baktığı gibi baktığımda ben ne görüyorum? ‘Genellikle diğer müzisyenlerle etkileşim’ dediğiniz kısım aslında onların yapabildikleri kolaylıkları veya yapamadıkları zorlukları gözlemlemek için dingin bir izleyici olmayı öğretiyor sanırım. Ustalık sınıflarında aynı eserler ile katıldığınız bir çok meslektaşınız olmuşsa, onlardan da öğreniyorsunuz. Çalışmadığınız, daha önce deşifre dahi etmediğiniz eserler ile tanışmak da keyifli oluyor. Yeni arkadaşlar ediniyorsunuz. Onların müziğini, yorumunu izleyip, deneyimleme şansınız oluyor.
Hiç unutmuyorum;  İdil hanımın katıldığım bir masterclass’ında (yanlış hatırlamıyorsam sene 2005 idi) seslendirdiğim sonatı daha çalmadığını söylemişti, ben buna ihtimal dahi vermiyordum. İdil hanım’ ın bütün Beethoven Sonatları bildiğine adım gibi emindim oysa : ) Hemen oturup hepsini, hatasız, duyarak, kendini adeta keşfe çıkarak oracıkta çalmıştı. Şaşkına mı dönmüştüm hayır, ama ustalık sınıfları olmasa, böyle bir deneyimi size başka ne verebilirdi? 

Peki, unutamadığınız bir konserinizi sorsam, hangisini anlatmak isterdiniz? 

Her konserden kalan hatıralar onları unutulmaz kılsa da, bir keresinde, aklım bana inanılmaz bir oyun oynamıştı, benim için, daha iyisi olamazdı! Anlatayım…
Mezuniyet resitalimdi. Salon hıncahınç doluydu. Program J. Brahms&Haendel Varyasyonlar ile başlıyor ve M.  Ravel Chansons Madècasses ile bitiyordu. 
Alkışlar eşliğinde sahneye yürüdüm, selam verdim. Sınavdan önce prova yapmış ve taburemi ayarlamıştım fakat oturunca nedense çok alçak geldi. O anki duygu durumundan öyle gelmiştir diyebilirsiniz ama şimdi anlatacağım neden benden başka birinin (muhtemelen akordör olabilir) sahnede zaman geçirdiğini, taburenin mesafesi ile oynadığını vs. işaret ediyordu. Tabureyi ayarlarken sağ elimin işaret parmağına bildiğiniz motor yağı bulaştı! Ah! Şöyle sakince piyanonun üzerine bıraktığım peçeteye uzandım, tuşları siler gibi de yapmadım değil ama peçete çıkarmıyor yağı, elinizi yıkamanız lazım resmen ama o sırada konsantre olup, eserin temposuna dönüp, içinizden hem Haendel’ i hem de Brahms’ı saygı ve sevgi ile selamlayıp, sizi bekleyen dinleyicilerin, jürinin huzurunda programa başlamanız gerekiyor. Allahtan sağ el işaret parmağımın tam da sol yanını boylu boyunca kaplayan simsiyah bir yağ! Yani sadece ben görebiliyorum :  ) 
Sonra ne mi oldu? Programa başladım, müzikle aktım, sonuna kadar zevkle çaldım ve işte bir ara aklıma gelen o yağ görseline baktım ki orada yoktu! Aklım bana görmek istemediğim bir şeyi göremeyeceğimi gösterdi. Çünkü ona odaklanmamıştım. O sırada o leke parmağımdan tamamen çıkmıştı. 
Eser bitince alkışları duydum. Kalkıp selam verdim. Her şey yolundaydı, herkes memnun görünüyordu ve ben lekeyi unutmuştum bile, ta ki kulise dönüp, oda müziği eserini seslendireceğim arkadaşlarımdan biri, sevgili çellist arkadaşım Diane Lambert ‘ aa eline ne oldu?’ diye sorana kadar. 
İşaret parmağımı yıkamak için koridoru geçip lavaboya gidecek vaktim yoktu, zaten programda ara da yoktu.  Devamı da son derece keyifli geçti. 10 üzerinden 9,8 ile mezun olmuştum. Ama aklımın bana geçtiği jesti hiç bir zaman unutmadım. 

Sizde “iz” bırakan piyanistler / kompozitörler kimler? 

Kesinlikle İdil Biret’i bir çok nedenden dolayı tek geçiyorum.
Sevgili Gülsin hanımın A. Adnan Saygun Sanat Merkezi’ndeki pandemi öncesi seslendirdiği Mozart yorumunu unutmayacağım.  Fazıl Say ile yaptığımız röportajın ardından (web sitemden okuyabilirsiniz) İzmir Süiti’ni seslendirdiği anları da unutmam.  
Ama İz bırakan sözü çok daha başka bir yere nüfus ediyor benim için, Yuja Wang‘ı canlı dinlemek çok başka idi, kesinlikle iz bıraktı diyebilirim. Paul Badura-Skoda ve Andras Schiff ‘in canlı performansları da bambaşka yolculuklardı. Yine pandemi öncesi İzmir’e gelen Chick Korea’nın portleri de beni etkilemişti. Sayabileceğim piyanistler şimdilik bunlar ama çoğu aynı zamanda besteci tabi. Kendilerini belki öyle ilan etmemiş olabilir bazıları. 
Dönem dönem değişen bazı takıntılarım oluyor, bu alışkanlık diyebileceğim ama takıntılı bir takibe dönüşen dinleme süreci. Öğrencilik yıllarımdan edindiğim bir alışkanlık diyebilirim. Çocukluğumda da babam ve annemi çilenden çıkartmış sanırım, hala anlatır annem ‘o Bodrum yolu hiç bitmeyecek sandım’ der. Baştan sona tekrar tekrar dinlettiğim kasetler olurmuş 🙂 Şu aralar yeniden Avro Pärt dinliyorum, her eseri ayrı ayrı, partitürünü bulabildiğim eserleri özellikle dikkatle izliyorum. Bazen bir kaç hafta sürüyor bu bazen de bir-iki ay. 
Bach, Mozart, başta saysam, diğerleri de kendiliğinden geliyor zaten…

Piyanoyu üç farklı duyguyla eşleştirmenizi istersem hangi duyguyu neden seçerdiniz? 

Aşk, anlayış, şaşkınlık (yanlarına sükunet ve kederi de ekleyebilirim)…

Pandemide müzikal anlamda en çok neyi özlediniz? Örneğin rüyalarınızda alkışlar veya kalabalık konser salonları gördüğünüz oluyor mu? 

Sanırım oda müziği yapmayı özledim. Koro’da söylemeyi ve elbette düşündüklerimi, gerçekleştirmek istediğim projelerimi sahnelemeyi.

Konser salonu demişken, sahneye çıktığınız veya konser izlediğiniz, unutamadığınız konser salonu hangisi oldu? 
Zürich Tonhalle Grosser Saal ama yeni taşındıkları yeri değil bu salonu:
https://www.tonhalle-orchester.ch/site/assets/files/215509/tonhalle-2017_grosser_saal_2-c-kantonale_denkmalpflege.jpg

Pandemi dönemini müzikal anlamda nasıl geçirdiniz? Sizce müzisyenlerde bir kırgınlık var mı bu dönemde?

Sondan başa gideceğim: İnsanın kırgınlığının kendine var ise, var olduğunu söylemeliyim. Yoksa sizi kimsecikler kıramaz da üzemez de.  Uzun yıllardır kendi projelerimi kendim hayata geçiriyorum. Kimseden hiçbir destek almadan, yalnızca kendi imkanlarımla. Salon tahsisi, akord vs. Her şeyi kendim finanse ediyorum.
Hiç kimse benim yakındığımı, şikayet ettiğimi duymamıştır, duyamaz da. 
Sadece bazı salonlar var ki, destek yerine size gün vermez, bekletir, evrak der, bir bahane bulur, onlar sanat yaptıklarını düşünür, isimleri vakıftır falan. İlla o salonda çalacağım diye bir kaide yok tabi, salon nedir? Bizim evin salonunda piyanomun olduğu yerdir. Seyircilerimle arama giren engeller, bana neden imkan vermez? Bu soruyu salon tahsisinde sıkıntı çıkartan, yoğun olduklarını her fırsatta size sıkılmadan, yüzü de kızarmadan izah edenlere sormak lazım. 
Elbette hepimiz çok daha konforlu imkanlara sahip olabiliriz ancak bunun için herhangi bir vakıf (herkesi eşit şekilde davet edebilecek) kurum ya da kuruluş tanımıyorum. Çünkü veriler kaydedilmiyor. Şu anda Türkiye’de, daha da açıyı daraltalım, İzmir’de örneğin, kaç piyanist var, biliyor musunuz? Ben de dahil kimse bilmiyor. İşte bu sayıyı bulmak, tek bir datada tutmak ve ağ geliştikçe takibini yapmazsanız,  düzen böyle devam eder. Bekleme odası tabiri sanırım Fazıl abinin kitabından çıktı. Son çıkan kitabını herkese tavsiye ederim. Her sayfa bir başlık neredeyse, son derece akıcı, hayatı gibi…
Beklemek demek durmak demek benim için böyle bir kelime ancak ölümle gelir. Her saniye aldığımız nefestir bizi durdurmayan, bir sonraki saniyeye geçmemizi sağlayan. Siz hiç ağaç dalının durduğunu gördünüz mü? Yada büyümeden duran bir bitki? 
Elbette bu tabir bundan bahsetmiyor. Hepimiz sahneye çıkacağımız günü bekliyoruz. Soru şu olursa; Gerçekten bekliyor muyuz? Gözlemlediğim kadarıyla, bir çoğu elini enstrümanına dahi zor sürüyor. Çok üzücü belki ama motivasyon yoksa, devam etmesi zordur. Sevgisi azalır, meslek değiştirir vb. 
Bir çoğu da zaten sahneden hiç inmedi bile : ) Demek ki her şeye rağmen sahnede kalınabiliyor, beklemeden, karşıdan bir şey gelecek diye beklemeden demek istiyorum. 

Benim enstrümanımla diyaloğum çok değişti diyebilirim. Onunla aramızdaki bağlar daha da güçlendi, her geçen gün daha da güçleniyor. Bir ara YouTube kanalımda bu konular hakkında tecrübelerimi ve araştırmalarımı aktarıyordum. Sonra gördüm ki, aslında hepimizin ihtiyacı olan şey bu! Ve bu konu üzerinde inanın bana her gün canla başla çalıp araştırmalarıma devam ediyorum. 
Eğer kişi, enstrümanı ile olan ilişkisini, bağlarını doğru kurarsa, kendini ona bırakabilir ama bunu yapabilmesi için hem kendine hem de enstrümanına tamamen güvenmesi gerekiyor ve bir de sabretmesi. Böyle bir çalışma hazırlıyorum, yakında paylaşacağım derdim ama beklenti oluşturmak istemem. Zamanı gelince diyelim. 
Bunlar dışında müzikal anlamda nasıl geçirdiğim konusu ise tamamen bu bırakışa bağlı, daha çok improvizasyon ve (eser) okuma ile geçirdim diyebilirim. 

Önceki soruya verdiğiniz kapsamlı yanıtı biraz daha açmak isterim. Sizce pandemi sonrasında birçok genç, müzikten uzaklaşıp geçimini sağlayacak alanlara yönelecek mi? Bunu önlemek için neler yapılabilir(di)?
Pandemiden de önce bu sorun hep vardı. Dediğim nedenlerden, eşit muamele görmediklerinden, daha çok kayırma ile dolu durumlar söz konusu olduğundan, sizin tanıdığınız şef veya konsertmeister veya orkestradaki veya yönetimdeki herhangi başka biri sizi solist olarak davet ediyor, hepsi bu. Dışarıdan, sizi tanımadıklarında davet eden bir orkestra henüz görmedim. Mutlaka bir bağlantı gerekiyor yani bu solistik performans için bahsettiklerim. Yani sizin anlayacağınız Pandemi tuzu biberi oldu. Kanımca, çok seven yine enstrümanını çalar, belki gelir getirmez ama onu bırakmaz. Sevmeyen, yani yeterince sevmeyen de dediğiniz gibi, mutlaka başka alanlara yönelecektir, zaten yönelenler de var. Burada şunun altını çizmeliyim, kimseyi asla yargılamadan, anlayışla dinlemek, destek olmak gerekiyor, bu bizim elimizde. Bunu önlemek gibi bir gücümüz yok, kişi istemediği hiç bir şeyi yapmaz, yapamaz. Yani meslek değişimi yapacaksa, yapar. Ancak meslek değişimi yapmak istemeyenlere yardım mümkündür. Neler yapabiliriz kısmı da elbette böyle bir çalışma yapılmaya karar verilirse naçizane fikrimi paylaşabileceğim ayrı bir konudur.  

Klasik müzik çalışmalarınız sırasında herhangi bir kurumsal destekten, fon veya burstan yararlandınız mı? Sizce Türkiye’de bu imkanlar yeterli mi? 

Yurtdışı eğitimimde koruyucu meleklerim dediğim insanlar sayesinde ikinci senemde okulumu bitirme imkanına eriştim ve bu sayede hocamın uygun gördüğü 2 yıllık bir bursun kapısı açıldı ve kalan 2 yılda da ikinci yükseğimi tamamladım. Bunun için inanın her gün şükrediyorum. 
Sanırım bu ‘imkanlar yeterli mi?’ sorunuzun cevabı hepimizin bildiği yanıta getiriyor bizi, ne yazık ki yeterli değil ancak yardım eli uzatılan bazı kişiler de bu yardımlara ne kadar adil bir şekilde ulaşıyorlar, o da benim boyumu aşan bir konudur. Sonuçta torpil maalesef ülkemizde işliyor. Hepimizin yürekten istediği dilektir, ülkemizde sanata öncelik tanınması. 

Piyano çaldığınız en sıra dışı yer şimdiye kadar neresi oldu? 

Hayallerimdeki orman. Fiziken orada değilim ancak meditasyon sırasında  var olduğum bir yer.  Size tarif edemeyeceğim bir yer. 

Sosyal sorumluluk projelerinize müziğinizle veya bizzat kendi isminizle dahil oldunuz mu? Biraz da ondan bahsedelim mi? Sizce müzisyenlerin toplumsal dayanışma projelerine dahil olması ne açılardan önemli? 

Hem müziğimle hem ismimle dahil oldum. Bir çok vakıf konserleri gerçekleştirdim. Ailecek LÖSEV ile ayrı bir bağımız var. Babam Birol Tezgel’ i lösemi hastalığından epey erken uğurladık. Geçtiğimiz yıllarda konserlerimde LSV standının kurulması ile elimden gelen farkındalığı yarattığımı düşünüyorum. Elbette bağımız devam ediyor ve daha bir çok proje var gerçekleşmesini istediğim. 
Bunun yanı sıra huzurevi konserlerim oldu, İzmir Narlıdere’de. Elimden geldiğince büyüklerimizi ziyaret ederek, onlarla çalışmalarımı paylaşıyorum.  Hepsi öyle samimi, öyle huzur dolu ki, gerçekten gençlere tavsiyemdir, böylesi yerlerde müzik yapsınlar isterim. Egosuz, tenkitsiz, kıskanç enerjilerden uzak, mis gibi bir ortamda, okullarında olmayan, aradıkları duygularla…

Pandemiden önce çoğunuzun bildiği, taktir ettiği bir projeyi hayata geçirdim; Let’s Meet. Bu gönüllü platformu kurmaktaki amacım, öğrencilerim ve aileleri ile hali hazırda katıldığımız konser, tiyatro, opera&bale gibi sanatsal buluşmalara herkesin katılmasını sağlamaktı.  Özellikle üniversitelerde gençlerle bir araya gelerek yaptığımız toplantılardan çıkan sonuçta; ‘biz hiç sanat ile buluşamıyoruz’ cümlesi beni harekete geçiren cümle olmuştur. 
Platformdaki görevim ise etkinliklerden 40 dakika kadar önce fuayede takipçilerimizle buluşup, onlara etkinlik hakkında açıklayıcı bilgiler vermekti ve bu görevim de çok iyi yerlere ulaştı. 
Takipçilerimizden harika geri bildirimler aldım. Ardından evlere kapandık tam ne yapsam derken, aklıma ( o zamanlar canlı yayın yoktu ve bu kadar moda değildi) instagram üzerinden sanatçılar ile takipçilerimizi birleştirme fikri geldi. Yani Let’s Meet platformu yine amacını gerçekleştirerek, insanları sanat ve sanatçı ile buluşturacaktı ve bu da tam o zaman hepimizin ihtiyacı olanı karşıladı. 
Şu anda bu röportajı okuyanlar eğer Let’s Meet ‘ e destek olmak isterlerse bu gönüllü birleşmeyi sosyal medya hesaplarımızdan bizi takip ederek ve sevdikleriyle bu girişimi paylaşarak bunu başarabilirler. Son zamanlarda da benzer birleşmeleri gördükçe mutluluğum yıldızlara ulaşıyor diyebilirim : ) Biraz klişe gelebilir ama birlikte başaramayacağımız hiç bir şey yoktur.  Amaç sanatla buluşmak, öyle değil mi? 
Bence müziktir anlatılamayanı anlatan. Toplumsal projelerde de bu yüzden bir politikacıdan çok daha doğru ve dürüst mesajlar iletebilir. Size yalan yanlış bir vaatte bulunmaz, atıp tutmaz. 
Birleştiriciliği tartışılmazdır. Hüznü ve umudu aynı konserde dinleyebilirsiniz. Size öyle bir ışık tutar ki, görmeyen gözler bile görür o ışığı. Asıl soru sanırım; o gözleri bu ışıkla nasıl buluşturacağımızdır.  Müzik dili o gözlerden sonra da yaşayacaktır. Çünkü müzik sonsuzdur. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s