TEPAV’ın ‘Türkiye’de Gençlik Şiddeti: Nedenler, Mekanizmalar ve Politika Önerileri’ raporu okul saldırısını inceliyor. Rapora göre 2024–2025 döneminde Türkiye’deki okul saldırılarının oranı ABD’nin son dönem ortalama seviyesini yakalamış. ABD’deki oranlar gerilemiyor, Türkiye’deki oranlar yükseliyor.
- MENEKŞE TOKYAY
- 15 MAYIS 2026

Hayvan tüylerini temizlemede etkili olan elektrikli süpürgeler üzerinden günlerdir “anneliğin kutsallığını” tartışaduralım, gündem aslında çok farklı bir noktada “fokurduyor”. Özellikle son on yıldır Türkiye’de okul saldırılarında belirgin bir artış var. Geçen ay Şanlıurfa-Siverek ve Kahramanmaraş’ta 24 saat içinde yaşanan iki okul saldırısıyla birlikte bu eğilimin devam ettiği de görülüyor. Hatta Türkiye’de 2022 ve 2023 yıllarında zirve yapan saldırıların günümüze yansımaları göz önüne alındığında, ABD seviyelerine yaklaşılması büyük bir endişe kaynağı.
Bu konuda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından hazırlanan ve kısa süre önce kamuoyuna duyurulan “Türkiye’de Gençlik Şiddeti: Nedenler, Mekanizmalar ve Politika Önerileri” başlıklı rapor oldukça önemli. Çalışma, 2000–2014 döneminde oldukça sınırlı olan, 2015 sonrasında ise belirgin biçimde artan bir eğilimin sonucu olarak Nisan ayındaki iki okul saldırısını inceliyor ve gençlik şiddetindeki artışı mercek altına alıyor. Yani bu katliamları münferit trajediler olarak değil, benzer yapısal koşulların farklı sonuçları olarak ele alıyor.
ABD’yle Benzer Eğilimler
Türkiye ve ABD arasında 100.000 okul çağı çocuğu başına okul saldırısı oranlarını 2000–2026 döneminde de kıyaslayan raporda, 2000’li yılların başında iki ülke arasındaki belirgin farkın, 2010’lardan itibaren kademeli biçimde kapandığı gösteriliyor. Hatta 2024–2025 döneminde Türkiye’nin oranı ABD’nin son dönem ortalama seviyesini yakalamış.
Yakınsamanın kaynağı ise, ABD’deki oranların gerilemesinden değil, Türkiye’deki oranların ciddi anlamda yükselmesinden kaynaklanıyor.
Zaten üzerinde düşünmemiz gereken de tam olarak bu: Türkiye’de ergenler ve gençler arasında şiddet neden artıyor?
Eskiden okulların itfaiye köşelerinde, duvarda baltanın, küreğin, kazmanın ve bilumum kesici aletlerin asılı olduğu ama hiçbir çocuğun da bunları kullanıp başka birine zarar vermeyi aklına getirmediği bir ortamdan bugünlere nasıl gelebildik?
Umut Azalıyor, Şiddet Riski Artıyor
Raporun yazarları Kalkınma Programı Direktörü H. Ekren Cunedioğlu ve araştırmacı Yusuf Tuna Alemdar. Araştırmacılara göre gençlerde umut azalıyor, şiddet riski ise artıyor. Peki gençler arasında şiddet neden artıyor? Bunu “gerilim birikimi”, “göreli yoksunluk” ve “kurumsal bağların zayıflaması” başta olmak üzere üç temel mekanizma üzerinden açıklıyorlar.
Verilere göre, 18–24 yaş grubunda umut ve mutluluk düzeylerinin son 10 yılda ciddi şekilde geriledi. Suça sürüklenen çocuk sayısı 200.000’i aştı. En yaygın suç türü de yaralama.
Benzer şekilde, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye’nin 2024 Güneydoğu Avrupa gençlik araştırmasına göre, Türkiye gençliği, bölgenin en kötümser gençliği. İşsizlik ve ekonomik kaygılar, bu kötümserliği besleyen temel kaygı kaynakları.
Ayrıca, 10 gençten 8’i kendini “göreli yoksunluk içinde” hissediyor. Yani sahip oldukları ile beklentileri arasındaki fark giderek büyüyor. Sosyal medya üzerinden yaşıtlarının yaşam standartları ve alım gücünü gören gençler, kendilerini onlarla kıyaslayarak yetersizlik duygusuna kapılıyor ve bu maddi yoksunluklarını daha duygusal ve derinden yaşıyor. Bireyi şiddete karşı koruyan “tampon bölgeler” olarak aile, okul ve kamu kurumlarıyla gençler arasında bağların zayıflaması da şiddet riskini artırıyor.
Tıpkı William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanında anlatılanlar gibi… Bir adada mahsur kalan bir grup çocuğun aynı zamanda büyük bir güç mücadelesi içine çekilmesi, öldürmek gibi ilkel hazların devreye girmesi, “eril avcı” arketiplerin canlanması, çocukluk dünyasında vahşiliğin ehlileştirilememesinin sonucunda kötülüğün nasıl yayılabileceği gibi birçok kavram sadece o romanda değil bugün de toplumun her kılcal damarında karşımıza çıkıyor.
Ne eğitimde, ne istihdamda, ne de mesleki eğitimde olan “ev gençleri”nin sayısının giderek yükselmesi, gençlerin istihdam piyasasında adil koşullarda kendilerine hak ettikleri bir konumu bulamayacaklarına dair umutsuzlukları bu riski daha da derinleştiriyor. Belki de bu gençlerin en büyük meselesi, “tutunamamak” ve bunun sonucunda da varoluşsal krizlerini kolektif bir kopuşa dönüştürmek…
Şiddeti Sıradanlaştırmak
Peki şiddet nasıl “düşünülebilir” hale geldi? Kötülük nasıl sıradanlaştı? Araştırmacılara göre bunun ardında “ahlaki çözülme”, “normatif erozyon” ve “kimlik boşluğu” yatıyor. Birey, şiddeti zihinsel olarak meşrulaştıran düşünce kalıplarını benimseyerek bunu vicdanen kabul edilebilir hale getiriyor; ceza almayacağına dair inanç geliştiriyor; davranışının toplum tarafından yadırganmayacağını sanıyor; bu davranışıyla toplumda statü elde edeceğini sanıp kimlik boşluğunu bu şekilde gidereceği yanılsamasına kapılıyor.
Bir yandan da çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında talep ile hizmet kapasitesi arasındaki uçurum da giderek artıyor. Depresyon, kronik yalnızlık, anksiyete içindeki gençler, sistem içinde ruhsal sorunlarının çözümü için bir destek bulamıyorlar. Bu da şiddeti “zihinsel olarak tasarlamayı” ve “uygulamaya geçirmeyi” mümkün kılan bir döngü yaratıyor; silaha erişim adeta gençler nezdinde meşrulaştırılıyor.
Örneğin, okul saldırılarının 2015 sonrasında ciddi biçimde artmasıyla birlikte ateşli silah kullanım oranı da yüzde 75 artarak neredeyse iki katına ulaşmış.
Dijital Ekosistemin Rolü
Bu süreçte en kritik belirleyicilerden biri de “dijital ekosistem”. Göreli yoksunluk çeken ergen veya genç, kendisini yakın çevresindeki akranlarıyla değil, Rapor’daki ifadeyle “dünyanın her köşesinden özenle seçilmiş yaşam standartlarıyla” kıyaslıyor. Sosyal medyada karşısına çıkan içerikler, ona şiddetin cezasız kalacağı ve hatta “ödüllendirilebileceği” şeklinde bir yanılsama dünyası yaratıyor ve caydırıcılığı adeta işlevsizleştiriyor. Sosyal medya üzerinden gençlerin gerilimi ve yoksunluk algıları daha da pekiştiriliyor. Çünkü algoritma bu şekilde çalışıyor.
Şiddete başvuranların “statü” sahibi olacağına dair anlatılar, filmler, diziler yaygınlaştıkça, kişisel sorunlarını şiddet yoluyla çözeceğine inanan, dürtüsel problem çözme davranışlarına yatkın öfkeli ve hayal kırıklığı yaşayan ergen ve gençler için yeni ve tehlikeli bir aidiyet zemini oluşuyor. Öfke dahil duyguların yoğunlaştığı ama duygu yönetiminin zorlaştığı, dürtüselliğin arttığı, tehlikelerin yönetilemediği bir süreçten söz ediyoruz.
TEPAV raporunu hazırlayan araştırmacılara göre, gençlik şiddetiyle mücadelede tekil önlemler yetersiz kalacak. Öte yandan, gençlik şiddeti dediğimiz şey, sabah uyandığınızda ortaya çıkan bir olgu da değil. Yıllar boyunca biriken risklerin, kırılganlıkların, öfkelerin, yanıtsız kalan isyanların kümülatif bir sonucu. Bu yüzden de tüm bu politika müdahaleleri eş zamanlı ve istikrarlı bir şekilde uygulanmalı.
Politika Önerileri
Raporda yedi aşamalı bir politika önerisi sunuluyor:
- En uzun vadeli politika seti olarak yapısal ekonomik müdahaleler: Özellikle ev gençlerine ve iç göçle büyük şehirlere taşınan hanelerdeki gençlere yönelik olarak ekonomik ve mesleki entegrasyon programlarının güçlendirilmesi öneriliyor. Yani bu gençleri yeniden eğitime ve istihdama kazandırmalı. Amaç, “umutsuzluğu” ve “çıkışsızlık” hissini azaltmak.
- Dijital okuryazarlığın artırılması: Gençlere dijital ortamda algoritmaların nasıl çalıştığını öğreterek onları “performatif baskı”dan kurtarmak, sosyal medyanın yarattığı kıyas ve yetersizlik duygusunu fark etmelerini sağlamak ve göreli yoksuluk duygusunu yönetmelerinde onlara yardımcı olmak amaçlanıyor.
- ABD’de uygulandığı şekliyle çok kurumlu erken uyarı ve müdahale sistemlerinin kurulması: Bu çerçevede okullar, aile hekimleri ve rehberlik merkezlerinin ortak protokollerle çalıştırılması ve pilot illerden başlayarak ülke çapında çocuk-ergen ruh sağlığı tedavi ağı kurulması gerekiyor. Böylelikle riskli durumlardaki gençler ve ergenler suç işlemeden ve çevresine zarar vermeden önce tespit edilecek ve sorun büyümeden müdahale edilecek.
- Onarıcı adalet uygulamalarının yaygınlaştırılması: Okul disiplin uygulamalarında cezalandırma yerine sorumluluk verme ve sorunları onarma yolunun seçilmesi öneriliyor. Bu da fail ile mağdur arasında diyalog süreçleri kurarak, zararı anlamaya ve telafi etmeye odaklanarak, ergenlerde adalet duygusunu güçlendirerek -yani ahlaki çözülmeyi tersine çevirerek- mümkün.
- Medya ve adalet alanında reformlar: Cezasızlık algısını yok edecek daha adil ve öngörülebilir bir hukuk sistemiyle, şiddet haberlerinde faili yüceltmeyen sorumlu bir habercilik anlayışıyla, gençlerin birbirlerinin şiddet eylemlerini “kopya” etmesini önleyen yayıncılık standartlarıyla bu hedef gerçekleştirilebilir.
- Gençler için aidiyet ve kimlik kanallarının açılması: Kadın düşmanlığını besleyen radikal erkeklik söylemi yerine ergenlere başarı ve aidiyet deneyimi sunan sanat, spor, topluluk programları öneriliyor. Bu tür çözümler, gençlerde ve ergenlerde “görülme” ve “değerli hissetme” ihtiyacına yanıt verecek; şiddetin “statü kazanma yolu” olarak görülmesi önlenecek.
- Silaha erişimin sınırlandırılması: Hem hane içi silaha erişimin sıkılaştırılması, hem de çocukları suça iten örgütsel ağlara yönelik cezai yaptırımların güçlendirilmesi gerekiyor. Buradaki amaç da gençler ve ergenler arasında şiddetin “uygulanabilirliğini” azaltmak.
Tüm bu politika araçları, özünde, gençlere başka bir hayat anlatısı sunmayı hedefliyor. Kendisine olumlu hedefler koyamayan, kendini gerçekleştiremeyen, bu başarısızlığını da yapısal engeller üzerinden açıklayıp sisteme karşı öfkelenen gençlere ve ergenlere bir zeytin dalı uzatmak gerekiyor.
Aile bütünlüğü bozulan, zorlayıcı sosyo-ekonomik bağlamlar içinde yaşayan, toplumdan dışlanan, sosyal adalet duygusu zedelenen, olumsuz uyaranlara sürekli maruz kalan, güvensiz yaşam koşullar içinde hayata karşı öfkelenen gençlere, duygularını düzenlemelerini ve başkalarına zarar vermemelerini sağlayan, gerilimi şiddet içermeyen kanallardan boşaltmalarını sağlayan bir ekosistem yaratmak gerekiyor.
Ve en önemlisi de, okul saldırılarına dair yürütülen araştırmalarda, vakaların dörtte üçünde, failin eylemden önce çevresine sinyal verdiği biliniyor. Yani şiddet çoğu durumda kaçınılmaz değil, tam tersine önlenebilir. Yeter ki erken uyarı mekanizmalarına yatırım yapılması “öncelik” haline getirilsin.
Gençleri Gerçekten Görmek
Son olarak, en samimi şekilde kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz gençleri gerçekten görüyor muyuz? Onları sadece risk olarak veya “yarınlarımızı emanet edeceğimiz” bireyler değil, birer potansiyel olarak… Sadece sorun alanı olarak değil, kendi biricikliklerini taşıyan hikâyeler olarak… Sadece 19 Mayıs’larda anımsanan birer resmi veri olarak değil, insan olarak…
Eğer bu sorulara dürüstçe yanıt verebiliyorsak, o zaman gençler ve ergenler arasında tırmanışa geçen şiddeti konuşurken aslında kendimizi de konuşuyoruz.
Latin şair Horatius, Sermones adlı eserinde şöyle der: “Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.”
Meali: “Niye gülüyorsun? İsmi değiştir, anlatılan senin hikayendir.”
Anlatılan bizim hikayemiz.
Japonya’da her yıl mayıs ayı başındaki Çocuk Bayramı kutlamaları kapsamında, sazan balığı (koi) şeklindeki rüzgâr tulumları gökyüzünü süslermiş ve bu bayramda çocuklara sağlık, esenlik ve mutluluk dilenirmiş. Japon kültüründe sazan balığı, aynı zamanda azim ve cesaretin sembolüymüş. Çocuklar ve gençler işte politika yapıcılardan, medyadan, sivil toplumdan, ailelerden bu azim ve cesareti bekliyor. Bu Mayıs’ta ve sonraki aylarda da…
Önceliğimizi süpürge reklamlarına değil, herkesin yay gibi gergin olduğu bir ortamda gençlerin iyi olma halini güçlendirmeye vermemizin vakti geldi. Çünkü anlatılan bizim hikayemiz. Anlatılan bu toplumun nasıl daha iyi ve huzurla birlikte yaşayabileceğinin hikayesi…
