Bağlantı Çağında Yalnız Çocukluk

Dijital yalnızlık, çocuğun ekran karşısında geçirdiği saatlerden ibaret değil. Çocuğun ekranı kapattığında dönebileceği bir ilişkiler dünyası yoksa, asıl sorun burada başlıyor. Çocuğun elindeki telefonu görüyoruz; o telefonu bıraktığında sahip olacağı hayatı da görmek zorundayız.

Bugünün çocukları daha önce hiç olmadığı kadar fazla bilgiyle ve içerikle bağlantı halinde. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki birine ulaşabiliyor, yüzlerce hayatı izleyebiliyor, sınırsız içeriğin arasında dolaşabiliyorlar. Buna rağmen daha fazla çocuk yalnızlık, dışlanma ve aidiyet eksikliğiyle karşı karşıya. Çünkü birine ulaşabilmekle biri tarafından anlaşılmak arasında bir mesafe var.

“Dijital yalnızlık” kavramını merkeze alan kitabında bu mesafeye odaklanan Menekşe Tokyay, meselenin çocukların kaç saat ekrana baktığından ibaret olmadığını söylüyor. Sorunun, ekranın çocuğun hayatında neyin yerini aldığı ve çocuk ekranı kapattığında nasıl bir ilişkiler dünyasına döndüğü olduğunu vurguluyor. 

Tokyay’la dijital yalnızlığın çocukların dünyasında nasıl ortaya çıktığını, ekran kullanımının yalnızlıkla ilişkisini, sıkılmanın ve oyunun kaybolan yerini, çocukların karşı karşıya olduğu eşitsizlikleri ve çocuk dostu kentlerin neden önemli olduğunu konuştuk. 

“ÇOCUK, EKRANA BAKMADIĞI SIRADA DA DİJİTAL OLARAK YALNIZ BIRAKILABİLİR”

Yeni kitabınızın merkezindeki kavram “dijital yalnızlık”. Yalnızca çok ekran kullanmakla yalnız hissetmek arasında nasıl bir ilişki var? Bir çocuğu “dijital olarak yalnız” yapan şey tam olarak nedir?

Dijital yalnızlığı, çocuğun ekran karşısında geçirdiği saatleri toplayarak anlayamayız. Asıl bakmamız gereken, o saatlerin içinde ne yaşadığı ve o saatlerin hayatında neyin yerini aldığıdır. Arkadaşıyla birlikte bir şey üreten, uzaktaki bir yakınıyla konuşan çocukla, dışlandığı için odasına kapanıp saatlerce içerik kaydıran çocuğun deneyimi aynı değil. Ekranın süresi kadar, içeriği, kullanım amacı ve çocuğun hayatındaki ilişkilerin niteliği de önemli.

Yalnızlık araştırmalarında kitapta da yer verdiğim William Patrick ve John Cacioppo’nun ortaya koyduğu temel ayrım burada yol gösterici: Yalnızlık, ihtiyaç duyduğumuz ilişkilerle sahip olduğumuzu hissettiğimiz ilişkiler arasındaki mesafedir. Dolayısıyla dijital olarak yalnız çocuk, mutlaka çevresinde kimse bulunmayan çocuk değildir. Bazen ev kalabalıktır, sınıf kalabalıktır, mesaj kutusu kalabalıktır; ama çocuk kendisini anlaşılmış, önemsenmiş ve desteklenmiş hissetmez. Her yerde birileri vardır, fakat zorlandığında kime yaslanacağını bilemez.

Üstelik ilişki iki yönlü işleyebilir. Çocuk yalnız hissettiği için ekrana sığınabilir; ekran kullanımı uykunun, oyunun, yüz yüze ilişkilerin yerini aldığında yalnızlığı derinleşebilir. Kitapta aktardığım, üniversite öğrencileriyle yapılan deneysel bir araştırmada, belirli sosyal medya platformlarının kullanımını üç hafta boyunca sınırlayan grupta yalnızlık ve depresif belirtilerin azaldığı görülüyor. Bu, çocuklar için evrensel bir “otuz dakika reçetesi” değil; ancak kullanım alışkanlıklarının duygusal hayatımız üzerinde etkili olabileceğini gösterir.

Ayrıca çocuk, kendisi ekrana bakmadığı sırada da dijital olarak yalnız bırakılabilir. Kitabı yazarken bir akşam kızım, eşimle beni telefonlarımıza gömülmüş görünce, “Bu salonda iki tane dijital yalnız görüyorum” demişti. O cümle kalbime saplandı. Çünkü onun ihtiyacı bizimle aynı odada bulunmak değil, bizimle bağ kurmaktı. Çocuğun yalnızlığını anlamak için bazen onun ekran süresinden önce kendi dikkatimizin nereye gittiğine bakmamız gerekiyor. Anlattığı bir şeyi dinlerken gözümüz bildirimlere kayıyorsa -ki buna bir isim de vermişler, ebeveyn sosyotelizmi, yani ebeveynlerin çocuklarıyla ilgilenmek yerine akıllı telefonlarına odaklanarak onlarla iletişimi bölmesi ve ihmal etmesi- bedenen yanında olsak da duygusal olarak uzağında kalabiliyoruz. Dijital yalnızlık biraz da bu: Birbirimize ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda, birbirimize kendimizi duyuramamak ne kadar da acı! İranlı şair Sohrab Sepehri’nin o müthiş dizeleri gibi: “Seni senden çalmışlar. Ne derin yalnızlık!” 

Sorunuza geri dönersek, benim için belirleyici soru şu: Çocuk ekranı kapattığında dönebileceği bir ilişkiler dünyası bulabiliyor mu? Dijital yalnızlık, çoğu zaman o dünyanın daralmasıyla başlıyor. Bu yüzden yalnızca “Kaç saat ekrana baktın?” diye sormak yetmiyor; “Bugün seni gerçekten dinleyen biri oldu mu?” diye de sormamız gerekiyor.

Bugünün çocukları tarihin önceki kuşaklarından daha fazla insanla, daha fazla bilgiyle ve daha fazla içerikle temas halinde. Nasıl oluyor da bu kadar yoğun bağlantının içinde daha fazla yalnızlıktan söz ediyoruz?

Çünkü birine ulaşabilmekle biri tarafından anlaşılmak arasında büyük bir mesafe var. Teknoloji ulaşmayı kolaylaştırdı; anlaşılmayı ise kendiliğinden sağlamıyor. Bir çocuk aynı anda onlarca kişiyle mesajlaşabilir, yüzlerce kişinin hayatını izleyebilir, binlerce içerikle karşılaşabilir. Fakat bütün bunlar, “Bugün nasılsın?” sorusuna vereceği cevabı sabırla dinleyecek birinin varlığını garanti etmiyor.

Burada bağlantının sayısından ilişkinin niteliğine geçmemiz gerekiyor. Dostluk zaman ister; bazen sessizliği, anlaşmazlığı, beklemeyi ve birbirine yeniden dönmeyi gerektirir. Dijital ortamların bir bölümünde ise ilişkiler sürekli görünür olma, hızlı karşılık verme ve onay toplama baskısıyla yaşanıyor. Çocuk kendisini anlatmaktan çok, beğenilecek bir görüntüsünü sunmaya çalışabiliyor. Böylece görünürlük artarken görülmeme hissi de büyüyebiliyor. Ekranda herkesin hayatına açılan bir pencere var; ama çocuğun kendi iç dünyasına açılan kapıyı çalan olmayabiliyor.

Yine de geçmişi kusursuzlaştırmak istemiyorum. Önceki kuşakların çocukluğunda da yalnızlık, dışlanma ve şiddet vardı. Dijital dünyada da sahici dostluklar, dayanışma ve aidiyet kurulabilir. Özellikle yakın çevresinde kendisine alan bulamayan çocuklar için bu imkânlar değerli. Asıl sorun, bu bağlantıların çocuğun hayatını zenginleştirip zenginleştirmediği.

Kitapta üzerinde durduğum çelişki tam burada: İçerik bolluğu içinde duygusal kıtlık yaşayabiliyoruz. Çocuğa dünyanın bütün görüntülerini sunarken, kendi hikâyesini anlatacağı zamanı ve ilişkiyi veremeyebiliyoruz.

Dijital yalnızlık ile fiziksel yalnızlık aynı şey mi? Çocuğun odasında tek başına olmasıyla yüzlerce takipçisiyle çevrimiçi olması arasında nasıl bir fark var?

Önce tek başınalık, sosyal izolasyon ve yalnızlık duygusunu ayırmak gerekiyor. Tek başınalık, kişinin o anda yanında başka birinin bulunmamasıdır. Sosyal izolasyon, ilişkilerin ve sosyal temasların sınırlılığıyla ilgilidir. Yalnızlık ise kişinin bu ilişkileri nasıl deneyimlediğiyle, ihtiyaç duyduğu yakınlığı bulup bulamadığıyla ilgilidir. Bunlar kesişebilir; ama birbirlerinin yerine kullanılamaz.

Odada tek başına kitap okuyan, resim yapan, hayal kuran bir çocuk kendisini gayet iyi hissedebilir. Sevildiğini, ihtiyaç duyduğunda birine ulaşabileceğini biliyorsa, bu tek başınalık ona iyi de gelebilir. Aynı çocuk, aile sofrasında herkes telefonuna bakarken derin bir yalnızlık hissedebilir. Bedenlerin aynı yerde bulunması, dikkatin ve duygunun da aynı yerde buluştuğu anlamına gelmiyor.

Yüzlerce takipçiyle çevrimiçi olmak da bu nedenle tek başına bir güvence değil. Takip edilmek, desteklenmekle aynı şey değil. Öte yandan ekran üzerinden kurulan her ilişkiyi yüzeysel saymak da yanlış. Çevrimiçi bir arkadaşlık güven, karşılıklılık ve süreklilik taşıyabilir. Çevrimdışı arkadaşlıkta da siber zorbalıktan siber uşaklaştırmaya, şantaja, istismara dek bir dizi risk bir arada bulunabilir. 

Ben çocuğun yalnızlığını anlamak için takipçi sayısından önce şunları merak ederim: Üzüldüğünde kime anlatıyor? Hata yaptığında kimden yardım istiyor? Olduğu haliyle kabul edildiğini nerede hissediyor? Çocuğun odasının kapısının kapalı olması kadar, dünyaya açılan ilişkilerinin açık, saydam ve güvenilir olup olmadığına da titizlikle bakmalıyız.

“DUYGUSAL İHTİYAÇLARI KARŞILANMAYAN ÇOCUĞA ‘SIKIL, SANA İYİ GELİR’ DİYEMEYİZ”

Bugün çocukların önemli bir bölümü “sıkıldığında” hemen telefona yöneliyor. Oysa sıkılmanın yaratıcılık açısından da önemli olduğu söyleniyor. Çocukların can sıkıntısıyla ilişkisini neden kaybettik?

Çünkü can sıkıntısını hemen ortadan kaldırılması gereken bir arıza gibi görmeye başladık. Çocuk “Sıkıldım” dediğinde yetişkin çoğu zaman kendisini bir çözüm sunmak zorunda hissediyor. “Dijital emzik” diye nitelendirdiğim ekran veya telefon da en hızlı çözümü sunuyor. Çocuk anestezi altındaymışçasına oyalanıyor, ortam sessizleşiyor, yetişkin işine dönebiliyor. Yorgunluk, zaman yoksulluğu ve destek eksikliği içinde bunun neden yaşandığını anlayabiliyorum. Ancak tekrarlandığında çocuk, her duygusal boşluğun dışarıdan gelen bir uyaranla doldurulmasını öğreniyor.

Platformların sunduğu kesintisiz akış da bu alışkanlığı besliyor. Bir video bitmeden öteki başlıyor. Beklemeye, durmaya, kendi içinden bir fikir çıkarmaya ihtiyaç azalıyor. Oysa oyun bazen tam da o boşlukta doğabilir. Bir minder gemiye, masanın altı mağaraya, boş bir kâğıt yeni bir ülkeye dönüşebilir. Çocukluğumu geçirdiğim 1980’lerde, annem işteyken beni oyalamayı bir sanatsal kurguya dönüştüren anneanneciğimin bana balkonda kurduğu eğlenceli çadırlar, o çadırlarda okuduğum kitaplar, yaptığım resimler, oynadığım dev ayıcığım (çünkü hayal gücünü sınırlandırdığı ve yaratıcılığı tektipleştirdiği için bana da Barbie yasağı getirilmişti) halen dün gibi aklımda. Çocukluğa dair böyle fiziksel, sanki biraz elinizi uzatsanız dokunacakmışsınız hissi veren anılar çok değerli. Hayal gücünün çalışabilmesi için çocuğun önünde her an tamamlanmış bir dünya ve yapılandırılmış bir etkinlik saati bulunması gerekmiyor.

Elbette can sıkıntısı tek başına yaratıcılık üretmez. Sürekli dışlanan, güvenli oyun alanı bulunmayan, duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuğa “Sıkıl, sana iyi gelir” diyemeyiz. Sıkılmanın yaratıcı bir aralığa dönüşebilmesi için güven, zaman, imkân ve gerektiğinde ulaşılabilir bir yetişkin gerekir.

Çocuğun bütün boşluklarını doldurmak yerine, o boşluklarla ne yapabileceğini keşfetmesine eşlik edebiliriz. Her “Sıkıldım” cümlesi bir ekran talebi değildir. Bazen “Benimle ilgilen”, bazen “Ne yapacağımı bulmama yardım et”, bazen de “Biraz kendi dünyamı kuracağım” demektir.

Türkiye’deki çocukların dijital dünyayla ilişkisini diğer ülkelerden ayıran özellikler neler? Türkiye’ye özgü bir “dijital yalnızlık” tablosundan söz edebilir miyiz?

Türkiye’ye özgü olanı çocukların teknolojiye merakında aramıyorum. Aynı platformlar, benzer dikkat çekme yöntemleri ve benzer akran baskıları dünyanın birçok ülkesinde var. Farkı, çocuğun ekranın dışında nasıl bir hayat bulduğu belirliyor. Türkiye’de dijital yalnızlığı; ekonomik eşitsizliklerden, sınav baskısından, güvenli kamusal alanlara erişimden ve ailelerin bakım yükünden ayrı düşünemeyiz. Aynı platformlar dünyanın her yerinde var; ama her çocuğun tutunabileceği sosyal bağlar, güvenli oyun alanları, erişilebilir spor ve sanat imkânları aynı değil. Türkiye’de ekonomik belirsizlikler, fırsat eşitsizlikleri, sınav baskısı ve daralan kamusal alanlar, dijital yalnızlığın zeminini ağırlaştırıyor. Okula karnı aç giden, arkadaşlarıyla buluşacak güvenli bir yer bulamayan, sosyal medyadaki parıltılı hayatlarla kendi yoksunluğunu kıyaslayan bir çocuk için ekran, bir eğlence aracının ötesinde sığınağa ve kimlik arayışının adresine dönüşebiliyor. Dolayısıyla tek bir “Türkiye tablosu”ndan çok, eşitsizliklerin farklı biçimlerde yalnızlaştırdığı çocukluklardan söz ediyorum. 

Kitapta yer verdiğim TÜİK’in 2024 araştırmasına göre, 6–15 yaş grubunda internet kullanım oranı 2021’de yüzde 82,7 iken 2024’te yüzde 91,3’e yükseliyor. Bu rakam, internetin çocukların gündelik hayatındaki yaygınlığını gösteriyor; tek başına yalnızlığı ölçmüyor. Dolayısıyla “Çocukların dokuzu çevrimiçi, demek ki dokuzu yalnız” gibi bir çıkarım yapamayız. Asıl soru, bu yaygın dijital erişime hangi sosyal imkânların eşlik ettiği.

Bir çocuk ücretsiz spor, sanat ve kütüphane hizmetlerine ulaşabilirken, başka bir çocuğun ev dışında vakit geçirebileceği güvenli bir alanı bulunmayabiliyor. Arkadaşlarıyla buluşmak ulaşım parası gerektiriyorsa, sosyalleşmek sürekli bir şey satın almaya bağlanıyorsa, telefon erişilebilir bir sığınağa dönüşebiliyor. Sınav merkezli gündelik hayat da çocukların serbest oyun ve amaçsız görünen ama çok değerli birlikte olma zamanlarını daraltabiliyor.

Bu nedenle tek bir Türkiye tablosundan çok, eşitsizliklerle farklılaşan çocukluklardan söz etmeyi tercih ederim. Dijital yalnızlık kimi evde duygusal temas eksikliğiyle, kimi mahallede kamusal alan yoksunluğuyla, kimi okulda dışlanmayla besleniyor. Çocuğun elindeki telefonu görüyoruz; fakat o telefonu bıraktığında sahip olacağı hayatı yeterince sorgulamıyoruz.

Kitapta ayrıca dijital yalnızlık ile suça sürüklenme eğilimleri arasındaki bağlantıyı Almanya ve yeni nesil çeteler üzerinden analiz ettim. O kısmın okurlar tarafından çok büyük bir dikkatle okunmasını arzu ediyorum. Farklı bağlamlarda karşımıza çıkan ortak bir kırılganlık var: Görülmek, duyulmak ve bir yere ait olmak isteyen çocukların bu ihtiyaçlarının kriminal ağlar tarafından kullanılabilmesi. Türkiye’de sosyal medyada sergilenen silahlar, lüks otomobiller ve şiddet görüntüleri, bazı çocuklara para kadar görünürlük ve “prestij” de vaat ediyor; oyunların sohbet odaları bile çocuklara yönelik bir devşirme alanına dönüşebiliyor. Elbette dijital yalnızlık yaşayan her çocuk suça sürüklenmez. Ancak yalnızlık; yoksulluk, okuldan kopuş, açlık, yoksunluk, ihmal ve dışlanmayla birleştiğinde bu ağların sunduğu sahte aidiyeti cazip kılabiliyor. Bu yüzden çözümü yalnızca ekran süresini sınırlamakta arayamayız. Çocuğun okulda, mahallede ve evde güvenli bağlar kurmasını sağlayacak sosyal politikalara ihtiyacımız var. Çocuğun elindeki telefonu görüyoruz; o telefonu bıraktığında hangi hayata döneceğini de görmek zorundayız.

Kitapta “çocuk dostu kent” vurgusu yapıyorsunuz. Bir kenti çocuk dostu yapan somut olarak nedir? Park sayısı mı, güvenli yaya yolları mı, okul çevreleri mi, ücretsiz sosyal alanlar mı?

Bunların hepsi önemli; ama birbirleriyle bağlantıları daha da önemli. Çocuğun ulaşamadığı park, gündelik hayatında kullanabildiği bir oyun alanı sayılmaz. Evin yakınında bir park olabilir; fakat oraya gitmek için hızlı akan bir yolu geçmesi gerekiyorsa, park bakımsızsa veya engelli çocukların kullanımına uygun değilse, haritadaki yeşil alanla yaşanan hayat arasında büyük bir fark vardır.

Ben çocuk dostu kenti, çocuğun günlük yolculuğu üzerinden düşünürüm. Ekranı kapattığında, çocuk nereye gidecek? Evinden okula güvenli biçimde yürüyebiliyor mu? Kaldırımlar açık mı? Okul çevresinde trafik sakinleştirilmiş mi? Arkadaşlarıyla para harcamadan buluşabileceği yerler var mı? Kütüphane, spor ve kültür hizmetlerine erişebiliyor mu? Doğayla temas edebiliyor mu? Yoksa haftasonunu alışveriş merkezinde geçirmek zorunda mı? Ve bütün bunlara dair karar alınırken ona ne istediği soruluyor mu?

Bu noktada, 1980’lerde ortaya atılan “üçüncü mekanlar” kavramını da anımsatmak isterim. Üçüncü mekân, evimiz (birinci mekân) ve işyerimiz veya okulumuz (ikinci mekan) dışında para ödemeden sosyalleştiğimiz, kendimizi rahat hissettiğimiz ve toplumsal bağlar kurduğumuz kamusal alanları ifade ediyor. Ama giderek bu üçüncü mekanların da kaybolduğu bir sosyolojik gerçeklik var. Friends dizisindeki kurgusal kahve dükkânı Central Perk, bu açıdan “üçüncü mekân” örneği. Diziyi izleyenler, bu mekânın sıcaklığını anımsayacaktır. Üçüncü mekanlar hayatımızdan çıktıkça, sanal ortamlarda, sosyal medyada, çocuklar açısından birçok tehlikeyi barındıran bilgisayar oyunlarında “sosyalleşme ihtiyacı” gideriliyor. Yaşam döngümüzden fiziki mekanlar çıktıkça da dijital yalnızlığımız artıyor. İnternet bir araç olmaktan çıkıp, bir mekâna dönüşüyor. Yeni nesil için “Discord” işte tam da böyle bir mekân. 

Kitapta Barselona’daki kamusal alan ve oyun yaklaşımını, Britanya’daki sokakları belirli zamanlarda oyuna açan Playing Out hareketini, UNICEF’in Çocuk Dostu Kentler projesini bu nedenle ele alıyorum. Bu örnekler, oyunun yalnızca çitle çevrilmiş bir parka ait olmadığını hatırlatıyor. Sokak, meydan ve mahalle de çocukların -hane gelirlerinden bağımsız olarak- karşılaşma, keşfetme ve aidiyet kurma alanları olabilir. Bu açıdan İstanbul’da İBB Miras’ın çalışmaları, tam da 7’den 70’e bu tür üçüncü mekanların geliştirilmesine, çocukların boş zamanlarını sanatla, eğlenceyle, fiziksel aktivitelerle zenginleştirilmesine odaklanıyor. Müze Gazhane, Bulgur Palas, Artİstanbul Feshane tam da buna verilebilecek güzel örneklerden… 

Çocuk dostu kent, belediyenin tanıtım metnindeki bir sıfat olmaktan çıkıp bütçesinde ve ulaşım kararlarında görünmeli. Başarısını yalnızca yapılan parkların sayısıyla değil, farklı ihtiyaçları olan çocukların o alanları ne kadar kullanabildiğiyle değerlendirmeliyiz. Dijital yalnızlıkla mücadelede sorulması gereken çok somut bir soru var: “Ekranı kapat” dediğimiz çocuk nereye gidecek? Ona bir çıkış göstereceksek, dışarıda yaşayabileceği bir dünya da kurmamız gerekiyor. Bu kitabı tüm belediye başkanlarının ve kadrolarının da okuyup kendilerine notlar çıkarmalarını tüm kalbimle diliyorum. 

Menekşe Tokyay – Yazar

ÇOCUĞUN İHTİYACI UYUMAK, ARKADAŞLARI VEYA EKRANI KAPATMAK OLABİLİR; DİJİTAL PLATFORMUN İSE BAŞKA

Dijital dünyanın çocuklar üzerindeki etkilerini konuşurken teknoloji şirketlerinin sorumluluğu nerede başlıyor? Çocukların dikkatini mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmaya dayalı bir sistem ile çocuğun üstün yararı arasında nasıl bir gerilim var?

Teknoloji şirketlerinin sorumluluğu ürünün tasarlandığı anda başlıyor. Hangi verinin toplanacağı, hangi içeriğin önerileceği, bildirimlerin ne zaman gönderileceği, kullanıcının durmasını kolaylaştıran veya zorlaştıran özelliklerin neler olacağı birer tasarım kararı. Bunların çocukların hayatındaki sonuçlarını sonradan ailelerin çözmesini bekleyemeyiz. Gelirin kullanıcının dikkatini mümkün olduğunca uzun süre tutmaya bağlı olduğu modellerde ciddi bir gerilim ortaya çıkıyor. Çocuğun ihtiyacı uyumak, arkadaşlarıyla buluşmak veya ekranı kapatmak olabilir. Platformun ticari hedefi ise kullanımın sürmesidir. Çocuğun iyi oluşuyla şirketin başarı göstergeleri burada çatışabilir. Sonsuz kaydırma, otomatik oynatma ve geri dönmeye çağıran bildirimleri bu çerçevede tartışmak gerekir.

Kitapta anlattığım yalnızlık ekonomisi tam da bununla ilintili. Kendini yalnız hisseden insan, teselli ve yakınlık ararken daha fazla dijital içeriğe yönelebiliyor. Bu yöneliş veri ve gelir üreten bir sürece dönüşebiliyor. Duygusal ihtiyacımız, ticari bir fırsat haline geliyor. Bir çocuğun anlaşılma arzusunun piyasa değerine çevrilmesi karşısında, yalnızca “Ekran süreni kontrol et” demek yetersiz ve yanlış. Duygusal ihtiyaçları giderilmeyen çocuğun dijital dünyada bu yalnızlığını gidermeye çalışıp daha da yalnızlaşmasının dopamin reseptörleri üzerinde bile etki doğurduğunu ve ciddi bir bağımlılık döngüsü başlattığını yetişkinlerin de idrak etmesi gerekiyor. 

Güney Kore asıllı Alman düşünür Byung-Chul Han’ın görüşlerine bu kitapta çok yer verdim. Kendisi, sosyal medya ve bilgisayar oyunlarının çocuklarda da yetişkinlerde de “anestezik etki” yarattığını söyler. Bu etki, bireyin bilgi edinmesini ve düşünmesini engeller; bağımlı kişinin bağımlılığının farkına varması ise oldukça zordur. Hatta Dünya Sağlık Örgütü de 2018 yılında bilgisayar oyunu bağımlılığını “maddeye bağlı olmayan bağımlılık biçimi” olarak tanımladı. 

Çocuk hakları yaklaşımı, şirketlerden güvenliği ve mahremiyeti tasarımın içine yerleştirmelerini; çocuklar üzerindeki etkileri değerlendirmelerini; manipülatif özelliklerden kaçınmalarını ve hesap verebilir olmalarını gerektirir. Kitapta ele aldığım BM Çocuk Hakları Komitesi’nin 25 No’lu Genel Yorumu da dijital ortamı bu hak çerçevesinde düşünmemizi sağlıyor.

Çocuğun üstün yararını, kullanım koşullarının sonuna eklenen muğlak bir cümle olarak bırakmamalıyız. Gerektiğinde şirketin daha az etkileşimi ve daha az geliri kabul etmesini gerektiren somut bir karar ölçütü olmalı. Bunu da net regülasyonlarla sağladıktan sonra dijital medya okuryazarlığını toplumun tüm katmanlarına yaymak gerekiyor. 

Çocukları dijital dünyadan korumaya çalışırken onları geleceğin dünyasına hazırlamaktan geri bırakma riskimiz var mı? Koruma ile özgürlük arasındaki sınırı nasıl çizmeliyiz?

Evet, korumayı çocuğun dijital dünyayla ilişkisini tamamen kesmek olarak anlarsak böyle bir risk doğar. Çocukların bilgiye erişme, öğrenme, üretme, kendilerini ifade etme ve katılma hakları var. Bunlar Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde de net bir şekilde tanımlanmış. Dijital dünya bu hakların kullanılabileceği önemli alanlardan biri. Çocukları geleceğe hazırlamak, bu alanlarda güvenle ve bilinçle hareket etmelerini desteklemeyi gerektiriyor.

Ancak bir uygulamayı hızla kullanabilmek, dijital okuryazarlık sahibi olmak anlamına gelmez. Çocuk bir videoyu düzenlemeyi bilebilir; fakat karşısına çıkan içeriğin neden önerildiğini, reklamla bilginin nasıl ayrıldığını veya kişisel verisinin hangi amaçla kullanıldığını bilmeyebilir. Çocuk bilgisayar oyunlarının dürtüsel kullanımının nasıl sağlık sorunlarına yol açacağını öngörmeyebilir. Geleceğe hazırlık dediğimiz şey, bu soruları sorabilme ve birlikte yanıt bulabilme becerisini de içermeli. Çocuk teknolojiyi kullansın, üretsin ve eleştirebilsin; kullandığı aracın kendi hayatına ne yaptığını da anlayabilsin.

Koruma ile özgürlük arasındaki o net sınırı çocuğun yaşı, gelişen kapasitesi, karşılaştığı risk ve görüşleri üzerinden çizmeliyiz. Şunu da unutmamak gerekiyor: Küçük bir çocukla bir ergenin ihtiyaçları aynı değil. Kuralların gerekçesini açıklamak, çocuğu karar sürecine katmak, sorun yaşadığında cezalandırılma korkusu olmadan yardım isteyebileceği bir ilişki biçimi kurmak önemli. Sürekli gözetim, güvenin yerini aldığında çocuk yaşadıklarını gizlemeye başlayabilir.

Üstelik korumayı yalnızca dijital dünyada düşünmemeliyiz. Çocuğun gündelik hayatta kendi başına deneme, küçük sorumluluklar alma ve yönetilebilir risklerle baş etme fırsatlarına da ihtiyacı var. Düşmesin diye hiç koşmasına izin vermediğimiz çocuğun rezilyansını artırmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

Ben yetişkinin rolünü, “çocuğun yanında yürümek” ve ona gerekli duygusal desteği sağlamak olarak görüyorum: Gerektiğinde sınır koyan, gerekçesini anlatan, dinleyen ve zamanla daha fazla alan açan bir eşlik alanı yaratılmalı. Çocukları geleceğe hazırlarken, bugünkü çocukluklarını yaşayabilecekleri zamanı da özenle korumalı ve zenginleştirmeliyiz. Oyun, dostluk, merak ve özgürce birlikte keşfetme, bu açıdan bugünü çoğaltmanın ve geleceğe hazırlamanın bizzat karşılığı…

Yorum bırakın