Kabalığın Sıradanlaştığı Bir Çağda Nezaketi Savunmak

Nezaket, düşündüğümüzden daha politik bir kavram. Çünkü nezaket, karşımızdakinin de bizim kadar gerçek, bizim kadar kırılabilir ve bizim kadar değerli olduğunu kabul etmekten geçiyor. Piyasada satın alınamaz, algoritmalar tarafından üretilemez ve performans ölçüm tablolarında gösterilemez. Ama toplumu bir arada tutan görünmez bağ tam da budur.

kabalık çağı

“Nezaket, sağırların duyabildiği, 

körlerin görebildiği bir dildir.” 

Mark Twain

Trafikte yol vermemeyi beceri, özür dilememeyi güç, karşımızdakini susturmayı haklılık sayıyoruz. Ankara trafiğinde neredeyse her gün en az bir kişiye trafik kurallarını anımsatmak, bazen uyarı notu yazmak durumunda kalıyorum. Bu ihlali yapanlar ve uyarımdan dolayı bana öfkelenenler, bazen Ankara’da görevli yabancı diplomatların şoförleri veya aile üyeleri oluyor. 

Kadına yönelik şiddet dur durak bilmiyor. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun (TKDF) son verilerine göre bu yılın ilk yedi ayında Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na 2 bin 183 yardım çağrısı geldi, ki bu rakamlar buzdağının görünen yüzü. Daha sesini duyuramayanlar, telefona erişemeyenler, ekonomik bağımlılıktan veya tehdit edildiği için susanlar var. 

Daha geçen gün Samsun’da bir şahıs, tanımadığı bir kadını bıçaklayarak ağır yaraladı. Ameliyata alınan kadının dalağı alındı, durumu ise ağır. Kendisini “Psikolojim bozuktu. Kadını görünce bıçakladım” diye savunan, şiddetine, kadın düşmanlığına ve birlikte yaşama kültüründen yoksunluğuna türlü kılıflar bulan insanların giderek görünür olduğu bir toplumda nefes almaya çalışıyoruz.

Kimisi çocuğuna çeyiz sergiler gibi kırtasiye malzemelerini gösterdiği videolar çektiriyor. Kimisi çocuğuna hazırladığı yemek kutusundaki menüyü utanmadan, gururla sosyal medyada paylaşıyor: Az pişmiş bonfile, keçi peyniri topları, somon güller, kuşkonmaz ve frambuaz. Dört çocuktan birinin okula aç gittiği, yüz çocuktan sadece 12’sinin günaşırı et tüketebildiği, her gün beş adet meyve-sebze yiyebilen çocuk sayısının yüzde 2’yi geçemediği bir toplumda hem de… Görgüsüzlük ile kabalık el ele vermiş, halay çekiyor… 

Sosyal medyada bir insanın üzerine hep birlikte çullanıyor, sonra da bunu “eleştiri özgürlüğü” diye adlandırıyoruz. Güven mektubunu krala sunarken saygısından (ve muhtemelen de zorunluluk olduğu için) şık bir frak giyen büyükelçiyi en nobran dille eleştiren trollerin cahil cesareti ürünü kabalıklarını okurken bile utanıyoruz. 

Kalabalık ortamlarda yüksek sesle iş görüşmesi yaparak mal varlığını herkese dinletenler… Yaya kaldırımındakilere yol vermemek için gaza basanlar… Bu çağda hâlâ çevreyi kirletenler ve uyarıldıklarında da zeytinyağı gibi üste çıkanlar… Okul çıkışında çocuğunu beklerken nizami bir şekilde park etmeyi kişiliğine yönelik bir hakaret sayıp, onu uyaranları “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”a bağlayanlar… 

İşyerlerinde aşağılamanın adı “performans yönetimi”, ekranlarda hakaretin adı “dobra olmak” veya “şaka yapmak”, acımasızlığın adı “sahicilik”, siyasette hoyratlığın adı “sokak diliyle konuşmak”, saldırganlığın adı “dürüstlük” oluyor.

Kabalık artık yalnızca görgüsüzlük değil. Bir tür güç gösterisi. Hatta zaman zaman başarı ölçütü…

Sloven düşünür Renata Salecl’in Metis Yayıncılık’tan çıkan Kabalık Çağı kitabını bitirdiğimde aklımda en çok bu düşünce kaldı: Nezaketsizlik, kişisel bir kusur olmaktan çıktı; içinde yaşadığımız düzenin dili haline geldi.

Salecl, kabalığı insanların ailelerinden yeterli terbiye almamasıyla, toplumsal yozlaşmayla ya da toplumun görgü kurallarını unutmasıyla açıklamıyor. Sorunu çok daha derine taşıyor. Ekonomiden siyasete, çalışma hayatından eğitime ve sosyal medyaya uzanan geniş bir alanda, insanı sürekli yarışmaya zorlayan neoliberal düzenin ve vahşi kapitalizmin nasıl bir kişilik tipi ürettiğine bakıyor. Yazara göre kabalık, içinde yaşadığımız siyasal ve ekonomik düzenin bireylerde yarattığı ruh halinin göstergelerinden biri… 

Karşımıza çıkan kişi profili tanıdık: Her an verimli olmak, kendini geliştirmek, “kendinin en iyi versiyonuna dönüşmek”, fark yaratmak, görünür olmak, başarılı ve mükemmel görünmek zorunda hisseden; ama bütün bunların arasında giderek yorulan, öfkelenen, tükenen, sıradanlaşan, acımasızlaşan, yalnızlaşan ve hırçınlaşan “performatif insan”.

Yazar, kitabın Türkçe baskısı için yazdığı önsözde, ülkemizden de küçük bir anekdot aktarıyor. İstanbul’da yaşayan bir arkadaşının ayağına metronun kalabalık bir saatinde şık giyimli, ince yüksek topuklu bir kadın pat diye basmış. Arkadaşı da gayriihtiyari “Ah!” diye acıyla inlemiş. Kadından özür beklerken, kadın ona öfkeyle dönüp, “Ne giriyorsun ayağımın altına!” diye hesap sormuş. Salecl bir süre Ankara’da yaşasa muhtemelen kitabın ikinci baskısına çok daha korkunç kabalık örnekleri eklerdi. Özür yerine suçlama, anlayış yerine sınırsız bir öfke var başkent sokaklarında… Geçenlerde apartman otoparkında yanından geçerken “Günaydın” dediğim bir komşum yanıt vermemesi yetmezmiş gibi, iki adım ilerledikten sonra çocuklarına dönüp “Yabancılarla konuşmamanız gerekiyor. Bakın öğrenin” demişti, büyük bir nezaket ve hayat dersi verirmişçesine. 

Başarı Senin, Başarısızlık da 

Çağımızın en güçlü telkinlerinden biri şu: Yeterince istersen her şeyi başarabilirsin! İlk bakışta son derece iyimser bir cümle. Fakat bu cümlenin karanlık bir arka yüzü var. Başarı bütünüyle kişisel çabaya bağlandığında başarısızlık da yalnızca bireyin hanesine yazılıyor. İyi bir eğitim alamadıysan yeterince uğraşmamışsındır. İşsizsen kendini geliştirememişsindir. Yoksulsan doğru seçimleri yapmamışsındır. Tükendiysen zamanını yönetememişsindir. Çocuğun okulda açsa sorun sosyal politikalarda değil, ailenin bütçesini doğru yönetememendendir. Yani yapamadığın, yetişemediğin, başaramadığın her şeyin sorumlusu sensin. 

Böylece eşitsizlikleri, yoksulluğu, güvencesizliği ve kamusal sorumluluğu konuşmak yerine insanların kişisel eksikliklerini konuşmaya başlarız. Yapısal sorunlar görünmezleşirken birey kendi başarısızlığının hem sanığı hem hâkimi oluyor. 

Salecl’in güçlü biçimde gösterdiği nokta tam da bu: Sürekli kendimizi geliştirmeye çağrıldığımız bu düzen, bizi yalnızca başkalarına karşı değil, kendimize karşı da acımasızlaştırıyor.

Dinlenirken suçluluk duyuyoruz. Yeterince üretmediğimizde kendimizi değersiz hissediyoruz. Başkasının başarısını kendi yenilgimiz gibi algılıyoruz. Herkesin rakip olduğu bir yerde dayanışma zayıflıyor; nezaket ise vakit kaybettiren gereksiz bir incelik gibi görülmeye başlanıyor. Bunun sonucunda herkes kendini daha görünür hâle getirmeye zorlanıyor ve başkalarının yaşadığı sömürü düzenine, açlığa, yokluğa, kabalığa, cinayetlere de duyarsızlaşıyor. Çünkü herkes sonsuz bir yarış içindeyken, birbirleriyle kıyaslanırken, kendini bu düzende akranlarına göre yetersiz hissederken, bu acımasız yarışta nezaket “zayıflık” olarak görülüyor. Apartmanı her gün mis gibi yapan temizlik görevlisine “merhaba” demiyor, ismini öğrenmiyor. Çocuğunu okula her gün bırakırken kapıda nöbet tutan güvenlik görevlisiyle laflamıyor. Çünkü bu rekabetçi düzende insanlar sürekli kendi hayatlarına yetişmeye zorlanıyorlar; onların hızını kesebileceğini düşündükleri her şeyi de engel olarak görüyorlar. Buna nezaket ve zarafet de dahil… 

Yani Salecl şunun altını çiziyor: İnsanlar kabalaşıyorlar ama bu bir anda olan bir kırılma değil. İnsanlar bu düzen içinde ayakta kalmaya çalışırken düzen onları daha yalnız, daha tükenmiş, daha rekabetçi, daha acımasız ve daha öfkeli hale getirdi. “Bir zamanlar nezaket maskesi ardına saklananlar, şimdi genelde açıkça, hatta gururla ortaya dökülüyor,” diyor yazar. 

Yazar, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisini “en iyi”, “en başarılı” şeklinde öven büyüklenmeci söylemi ve “kazanan hepsini alır” yaklaşımını da, kamusal alandaki kabalığı tetikleyen bir dinamik olarak görüyor. 

Benzer şekilde, ABD’de 2020 yılında George Floyd’un öldürülmesinin, polisin Siyahlara karşı uyguladığı şiddet ve kabalık olduğunu anımsayalım. 

kabalık çağı

Ama kabalık kaçınılmaz bir son değil. Örneğin ABD’de mezun olduktan sonra yaptığı bir üniversite başvurusuna, okul hizmetlisinin referans mektubunu ekleyen genç, ülkenin en prestijli üniversitelerinden birine kabul aldı. Mektupta öğrencinin okulu temizleyen çalışanların isimlerini teker teker bildiği, onlarla sohbet ettiği, çıkarken sınıfın ışıklarını kapattığı, arkadaşlarının çöplerini topladığı gibi bilgiler yer alıyor. Kabalıkla dolu bir çağda böylesi saf bir iyilik, onu başka adayların önüne geçirmiş oldu. 

Dobra Değil Kaba

Kabalığın bu kadar kolay kabul görmesinde, ona verdiğimiz yeni isimlerin de payı var. İnsanları aşağılayan kişi “sözünü sakınmıyor”. Karşısındakini dinlemeyen “güçlü bir karakter”. Çalışanlarını korkutan yönetici “sonuç odaklı”. Başkalarının sınırlarını ihlal eden kişi ise “özgüvenli”. Oysa her açık sözlülük dürüstlük olmadığı gibi, her kabalık da cesaret değildir.

Bazen “Ben böyleyim” cümlesi, kişinin davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini düşünmeyi reddetmesinden başka bir şey değildir. Özgünlük diye pazarlanan şey, sorumluluktan kaçmanın kibarlaştırılmış biçimine dönüşebilir.

Sosyal medya bu kültürü daha da büyüttü. Çünkü öfke dikkat çekiyor, aşağılama etkileşim getiriyor, çatışma görünürlüğü artırıyor. Bir insanı anlamaya çalışmak zaman alırken onu tek bir sözcükle mahkûm etmek yalnızca birkaç saniye sürüyor. Oxford University Press’in 2025 yılı kelimesi olarak “rage bait”i seçmesi tesadüf değil. Öfke uyandıran etkileşimler, daha fazla ilgi çekiyor. 

Böylece söz, iletişimin aracı olmaktan çıkıp karşıdakini yaralamak için kullanılan bir silaha dönüşüyor. Kalabalığın içinde söylenemeyecek cümleler ekran başında kolayca yazılıyor. Üstelik kişi, karşısındakine verdiği zararı görmediği için kendisini şiddetin faili olarak da algılamıyor.

Çocuklar Bu Dili Kimden Öğreniyor?

Kitabı okurken ister istemez çocuğumu, onun okulda ve arkadaş çevresinde yaşadıklarını düşündüm.

Çocuklara okulda saygıyı, empatiyi ve farklılıklarla birlikte yaşamayı öğretmeye çalışıyoruz. Ama sonra onlar, yetişkinlerin trafikte birbirine bağırdığını, televizyonlarda insanların aşağılandığını, siyasette hakaretin alkışlandığını, sosyal medyada linç kültürünün ödüllendirildiğini görüyor. Babasıyla futbol maçına gittiğinde cinsiyetçi küfürler öğreniyor; dayısının ilk hatası karşısında sekreterine “beğenmeyen gider” demesi karşısında hayatın güvencesizliğini görüyor; annesinin mağaza görevlisini azarlaması karşısında nezaketin bir tür zayıflık olduğunu sanıyor. Kabalığın maskesi, aile ortamında da düşünce, çocuk için “yeni normal” oluyor.  

Oysa yazarın da dediği gibi, “Nezaket zayıflık değil; insanın başkalarının da tıpkı kendisi gibi kırılgan, yaralanabilir olduğunu anlayacak ruhsal duruma erişmesi” demek. 

Bazı mağazalarda alışveriş yaptıktan sonra mutlu ayrıldığımda, benimle ilgilenen kişinin adını öğrenip mutlaka müşteri hizmetlerine içten bir teşekkür mektubu yazarım. Hatta kızım, mağazadan çıkar çıkmaz “Teşekkür mektubu yazacaksın, değil mi?” diye sormaya başladı. Anne-kız, modern kültürün dayattığı hoyrat hız ve kabalığın aksine ruh inceliğini korumaya çalışıyoruz. Yazar da çok güzel ifade etmiş: “Toplumu bir arada tutan şey, çoğu zaman fark edilmeyen ama birbirimizin varlığını fark edip tanımamızı sağlayan ufak çaplı hareketlerdir.”  

Kabalık ve nezaket, sadece yetişkinler arasındaki gündelik ilişkilerin değil, çocuklara bıraktığımız toplumsal mirasın da bir parçası. Her hakaret, her küçük düşürme, her “Güçlü olan ezer” gösterisi, çocuklara dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair kalıcı bir ders veriyor.

Kitabın Eksik Bıraktığı Yer

Kabalık Çağı güçlü bir teşhis kitabı. Ancak teşhisinin genişliği zaman zaman kendi aleyhine işliyor ve tedaviyi geciktiriyor. Kabalık kavramı ekonomiden eğitime, polisten iklim krizine kadar uzanınca hemen her sorunu açıklayan, dolayısıyla bazı noktalarda hiçbirini tam olarak açıklayamayan bir çerçeveye dönüşme riski taşıyor.

Kitabın çözüm kısmı da sorunları anlattığı bölümler kadar güçlü değil. Salecl, dayanışmaya, demokratik seferberliğe ve küçük nezaket pratiklerine işaret ediyor; fakat bunların kurumsal düzene nasıl dönüşeceği sorusu büyük ölçüde okura kalıyor. Nitekim yakın tarihli akademik değerlendirmelerden biri de kitabın çözüm önerilerinin son sayfalara sıkıştığını ve kavramın fazlasıyla genişlediğini belirtiyor.

Yine de kitabın değerini azaltmıyor bu. Çünkü bu kitap bize hazır cevaplar vermekten çok, artık normal kabul ettiğimiz şeylerin aslında ne kadar anormal olduğunu gösteriyor. Salecl’in yaptığı da bu.

Nezaket İtaat Değildir

Burada önemli bir ayrım var: Nezaketi savunmak, haksızlıklar karşısında sessiz kalmayı savunmak değil. Öfke kimi zaman gerekli. Bizi uyuşukluktan çıkarır, adaletsizliğe itiraz etmeye çağırır. Fakat öfke, adalet ve eşitlik duygusundan koparsa kolaylıkla şiddete dönüşebilir.

Nezaket de sınır koymamayı, herkesi hoş görmeyi veya her davranışı sineye çekmeyi gerektirmez. Tam tersine, karşıdakinin insanlık onurunu çiğnemeden “hayır” diyebilme becerisidir. Eleştirmek ile aşağılamak, itiraz etmek ile yok saymak, güçlü olmak ile zalimleşmek arasındaki sınırı korumaktır.

Bugün nezaket, düşündüğümüzden daha politik bir kavram. Çünkü nezaket, karşımızdakinin de bizim kadar gerçek, bizim kadar kırılabilir ve bizim kadar değerli olduğunu kabul etmekten geçiyor. Piyasada satın alınamaz, algoritmalar tarafından üretilemez ve performans ölçüm tablolarında gösterilemez. Ama toplumu bir arada tutan görünmez bağ tam da budur.

Kabalık Çağı bize karamsar bir ayna tutuyor. O aynada yalnızca başkalarını değil, zaman zaman kendimizi de görüyoruz. Fakat kitabın açık bıraktığı yerden şu soruyla devam edebiliriz: Bizden sonraki nesillere, kabalığın güç, nezaketin zayıflık sayıldığı bir dünya bırakmak kaçınılmaz mı? Elbette değil.

Yorum bırakın