Yalnızlık, üzerinden kazanç sağlanan bir kaynağa dönüşürken yapay zekâ “yoldaşları” yakınlık arayışını duygusal bağımlılığa çeviriyor. Bildirimler, beğeniler ve dijital akımlar arasında çocuklar, kronik yalnızlık ve kaygıyla baş başa kalıyor.
- MENEKŞE TOKYAY
- 10 EKİM 2026

Dünyada giderek büyüyen bir yalnızlık sorunu ve bu sorunun etrafında kurulan büyük bir pazar var. Ergenlerin önemli bir kısmı, yapay zekâyı hayatlarında düzenli bir dost gibi konumlandırıyor, yapay zekâ botlarıyla bir terapistle konuşur gibi konuşuyor. Karşılanamayan arkadaşlık ihtiyaçları, kapitalizmin yeni ürün ve hizmetleriyle “gideriliyor”.
Hatta artık “yalnızlık ekonomisi”nden söz ediliyor. Yalnızlık, bizi dijital baloncuklara hapseden kapitalizmin tesadüfi bir yan etkisi olmaktan çıkıyor. Artık üzerinden kazanç sağlanan, bu nedenle de üretilmesi ve sürdürülmesi istenen bir kaynağa dönüşüyor. Jean-Jaurès Vakfı’nın Ağustos 2026’da yayımladığı “Yalnızlık Kapitalizmi: Teknolojinin Yeni Kazanç Kapısıyla Mücadele” başlıklı raporu, tam da bu ekonomik düzenin işleyişini anlatıyor.
İnsan yalnızlaştıkça çevrimiçi dünyada daha fazla zaman geçiriyor, geride daha fazla veri bırakıyor ve başkalarıyla bağ kurabilmek için dijital hizmetlere daha çok ihtiyaç duyuyor. Böylece platformların hem daha yoğun bir kullanıcısına hem de daha bağımlı bir müşterisine dönüşüyor. Yalnızlığı beslemek, şirketler açısından kârlı bir işe dönüşüyor.
Birçok uygulama bize yalnızlığımızı gidermeyi vaat ediyor. Ancak raporun yazarı Paul Klotz’un dikkat çektiği gibi, bu hizmetler aynı zamanda beslendikleri yalnızlığın devamlılığına ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla sundukları çözümler de çoğu zaman insanın bağ kurma ihtiyacını tam anlamıyla karşılamıyor. Yalnızlığımız biraz hafifliyor belki; ama bizi tekrar tekrar aynı hizmete yönelten boşluk yerinde sabit duruyor.
Yapay zekâ “yoldaşları” ise bu mantığı bir adım ileri taşıyor: İnsanın ilişki kurma ihtiyacını aylık aboneliğe, en mahrem paylaşımlarını toplanabilir veriye, yakınlık arayışını duygusal bağımlılığa dönüştürüyor; hepsini de bir yankı odasına hapsediyor. Biz anlaşılmayı beklerken, yalnızlığımız bir gelir kalemine ekleniyor.
AB’deki Son Regülasyonlar
Bir yandan da bu konuda dünya çapında artan bir regülasyon fırtınası var. Ne de olsa her yetişkin aslında bir zamanlar olduğu çocuğa karşı borçlu konumda…
Avrupa Birliği, teknoloji şirketlerini çocukların çevrimiçi güvenliği konusunda daha sıkı denetlemeye hazırlanıyor. Yeni aracın adı Kids Act (Çocuk Eylemi). Hedef, çocukları ekran karşısında geçirdikleri zamanın ve dijital ortamların olası zararlarından korumak.
Düzenleme en az bir yıldır gündemde. Bazı Avrupa ülkeleri Birlik genelinde daha güçlü sınırlamalar isterken, başka ülkelerdeki deneyimler yasakların tek başına yeterli olup olmadığını sorgulatıyor. Avustralya’da 16 yaş altına yönelik sosyal medya yasağını gençlerin yaklaşık yüzde 85’inin aşabildiğine dair son araştırmalar da bu tartışmanın merkezinde.
Peki Avrupa Birliği aynı sonuçla karşılaşmamak için ne yapacak? Taslağa göre kurallara uymayan sosyal medya platformları, çevrimiçi oyun şirketleri ve yapay zekâ sohbet botları, küresel yıllık cirolarının yüzde 6’sına kadar para cezasıyla karşılaşabilecek. Düzenleme ayrıca 15 yaş altındakilerin çevrimiçi ortamlara erişimini ciddi biçimde sınırlandırmayı öngörüyor.
Çocuklar için daha güvenli bir internet isteği toplumda güçlü bir karşılık buluyor. Asıl güçlük ise bu isteği etkin bir politik çıktıya dönüştürmekte. Kids Act’in sınavı da burada başlayacak: Çocukları korurken kuralları kolayca aşılabilen bir yasaklar listesi olmaktan çıkabilecek mi?
TikTok ve Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Bir yandan da Batılı hükümetlerin ve düzenleyici kurumların yakın takibindeki sosyal medya platformu TikTok, 20 Eylül’de 10 yaşına girdi.
TikTok, pandemi döneminde eve kapanmalar sırasında dünya genelinde en çok indirilen uygulamalar arasına taşınmıştı.
TikTok’un çocuklar üzerindeki psikolojik etkilerini araştıran parlamento komisyonunun raportörü olan Fransız Milletvekili Laure Miller TikTok yetkilileriyle 12 Haziran 2025 tarihinde yaptığı bir toplantı esnasında sabrı taşarak onlara şöyle serzenişte bulunmuştu: “Bu kabul edilemez! (…) Kusura bakmayın, sinirleniyorum ama bunu dayanılmaz buluyorum. Bu platformda çocukları neden somut olarak korumuyorsunuz?”
Amerikalı ve Avrupalı siyasetçiler arasında TikTok’u “dijital fentanil” olarak niteleyenler de var, uygulamanın Çin menşeli olmasından dolayı “TikTok, Çin Komünist Partisi’nin Truva atıdır” diyenler de… Anımsarsanız, ABD, 2023 yılında federal kamu çalışanlarının uygulamayı iş cihazlarına yüklemesini yasaklamıştı. Onu Fransa, Birleşik Krallık, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler de izlemişti.
Donald Trump, 2020’de TikTok’u ABD’de yasaklamakla tehdit edip platformun ülkedeki faaliyetlerini Amerikalı yatırımcılara satmasını istemişti. Emir büyük yerden gelince bu satış da Ocak 2026’da gerçekleşti. Daha sonra, ne büyük tesadüftür ki, Trump’ın en yakın çalışma arkadaşlarından birinin TikTok’a ortak olduğu öğrenildi.
Peki, TikTok’un başarı formülü neydi? Dikey kısa videolar, sonsuz kaydırma ve kişiye özel düzenlenen algoritmik içerik akışı… Bu formül, diğer sosyal medya şirketleri tarafından da 2020’lerin başından itibaren benimsendi.
Avrupa Komisyonu ise 2024’te TikTok hakkında bir soruşturma başlattı. Soruşturma özellikle “çocukların korunması”, platformun “bağımlılık yaratacak biçimde tasarlanmasından kaynaklanan riskler” ve “zararlı içeriklere” odaklanıyordu. İki yıl sonra, şubat ayında Komisyon, TikTok’tan arayüzünü değiştirmesini istedi. Komisyona göre bu tasarım, çocukları uykularından edecek ölçüde bağımlılık yaratıp “kompulsif” kullanıma yönelterek onların bedensel ve ruhsal iyilik hâline zarar veriyordu.
Uluslararası Af Örgütü’nün 2025’te yayımladığı araştırmaya göre, TikTok’ta kullanılan algoritma, kullanıcıları hızla karanlık bir içerik sarmalına çekebiliyor; kişinin depresyon, kendine zarar verme ya da intiharla ilgili içeriklere ilgi gösterdiğini fark ederse ona giderek daha fazla benzer içerik sunuyor. Buna “tavşan deliği” etkisi deniyor. Bu etki, kırılgan durumdaki ergenlerde ise çok tehlikeli sonuçlara yol açıyor.
Son yıllarda Fransa’da ve başka ülkelerde bazı aileler, uygulamanın çocukları intihara sürüklediğini ileri sürerek TikTok’a karşı dava açtı.
Fransa’da parlamento araştırma komisyonu, yalnızca TikTok’un değil, bütün sosyal medya platformlarının 15 yaşından küçüklere yasaklanması gerektiği sonucuna vardı ve bu yönde bir yasa teklifi hazırlandı. Çocukları sosyal medya kullanımının maruz bıraktığı risklerden korumayı amaçlayan yasa 24 Ağustos’ta yürürlüğe girdi. Ancak 15 yaş altına yönelik yasak, Anayasa Konseyi tarafından ifade özgürlüğü gerekçesiyle iptal edildiği için yasada yer almadı.
Avrupa Komisyonu’nun yazının başında sözünü ettiğim Kids Act tasarısının hedefinde özellikle TikTok’un iki temel özelliği var: videoların sonsuz kaydırılması ve öneri algoritması.
TikTok Kuşağının Mizahı
Fransa’nın genç kuşak yazarlarından Baptiste Detombe’un, dijital dünyanın insan ilişkilerini nasıl tahrip ettiğini ele aldığı Duygusal Devrim: Dijital Dünya Bağları Yok Ederken başlıklı kitabı, 30 Eylül 2026’da Albin Michel tarafından yayımlanacak.
Detombe, geçtiğimiz günlerde Le Figaro’ya çok çarpıcı bir köşe yazısı kaleme aldı.
“TikTok kuşağının mizahı, yaşadığı sıkıntıyı ele veriyor” başlıklı yazıda Detombe, “İnternette gelişip yayılan yeni mizah biçimleri; dikkat süresindeki gerilemeyi, gençlerin trendlere karşı aşırı hassasiyetini ve bunların arka planındaki yaygın kaygı hâlini gözler önüne seriyor,” diyor ve yaşıtlarının sosyal medya bağımlılığının aslında onların ruh hali üzerinde nasıl etkileri olduğunu ilk ağızdan aktarıyor:
“Belki siz de anlam veremeden bu gençlerle karşılaşmışsınızdır: Ellerini, bir terazinin kefeleri gibi iki yana açarak duran ergenler… Bu hareket, başlangıçta bir basketbolcunun boyuyla alay etmek üzere anlamından koparılan bir rap dizesinden doğdu. Bugünse bir duyuru panosunun ya da çileden çıkmış bir öğretmenin önünde, bağlamından tamamen kopmuş biçimde durmaksızın tekrarlanıyor.
Yaşı daha büyük birçok okur bu dijital dalganın farkına bile varmamış olabilir. “Six-seven” ilk bakışta anlamsız görünebilir; oysa çağımızı anlamak bakımından oldukça açıklayıcıdır. Üstelik bu olgunun kurumsallaşmış biçimleri de giderek yaygınlaşıyor. Atlantik’in öte yakasında büyük ilgi gören ve belki yakında Fransa’ya da gelecek olan “aura savaşları” bunun bir örneği: İki ergen kameranın karşısında birbirini süzüyor; özenle hazırlanmış duruşları ve meydan okuyan bakışlarıyla karşı karşıya geliyor. Kazananı ise yorumlar ve parasal ödüller aracılığıyla izleyiciler belirliyor.
Amaç ne? ‘Brainrot’ (beyin çürümesi) ve ‘yapay zekâ slopu’nun bütün kodlarını yeniden üretmek. Bu kavramlar sırasıyla zihni körelten içeriklerin kitlesel biçimde üretilmesini ve sosyal ağlarda yapay zekâyla oluşturulan düşük kaliteli içerikleri ifade ediyor. Gençler, sosyal medyada doğmuş belirli hareketleri koreografiye dönüştürerek rakiplerine kendi toplumsal ‘auralarının’ üstünlüğünü göstermeye çalışıyor.
Birçok kişi bütün bunları tarif edilemez bir saçmalık, anlaşılması mümkün olmayan bir aptallık olarak gördü. Onlara göre ‘gençliğin olgunlaşmasını’ beklemek gerekiyordu. Oysa internette viral hâle gelen bu mizah, belki de olgunlaşmakta olan değil, çözülmekte olan bir gençliğin belirtisidir.”
Detombe’un “viral mizah” olarak adlandırdığı ve “boşluk çağının tercümesi” olarak gördüğü bu yeni “gençlik akımı”, dijital ortamda kendisini meşrulaştırıyor ve toplumsal açıdan ona uyum sağla(ya)mayanları ayıklayan bir filtre işlevi görüyor.
“Buradaki gülme eylemi, dijital endüstrinin üstünlüğünü güvence altına almasının bir aracıdır. İnternet bağlantısından vazgeçen kişi çok geçmeden geride kalır. Çünkü doğrudan kahkahayı tetikleyen göstergelere artık hâkim değildir. Mizahı dijital dünyanın dayattığı hıza yetişemezse hemen ‘cringe’, yani utanç verici ya da rahatsız edici olarak nitelendirilir. Böylece kişi hem istenmeyen biri hâline gelir hem de utanca sürüklenir,” diye daha da açıklıyor bu durumu genç yazar.
Yani sosyal medya platformlarındaki bazı “akımlar”, sanal dünyayı toplumsal kodların asıl geçerli olduğu mekâna dönüştürme, herkesi dijital akışın çok hızlı temposuna ayak uydurmaya zorlama çabasında. “Bir trendin ömrü biter bitmez, onu kullanmaya devam etmek utanç kaynağına dönüşür. Bu gecikme, kişiyi dışlanmaya kadar götürebilecek bir uyumsuzluk işareti sayılır” diye ekliyor Detombe.
Ve buradan da gençlerin bu yaşanan sanal döngüde, “dijital orman kanunu” altında itildiği yalnızlığa varıyor:
“Bildirimler, ‘beğeni’ sayıları ve WhatsApp’taki sınıf grubuna gönderilen bir mesaja verilen tepkiler, kişinin toplumsal değerini ölçmeye yarayan varoluşsal sınavlara dönüşüyor. Bu nedenle, yaygın toplumsal stresin ve kronik yalnızlığın kuşağında yalnızlığın ve kaygı bozukluklarının böylesine patlamasına şaşırmamak gerekir.”
Akıllı telefonların ve sosyal medya platformlarının, özel ve kamusal alan arasındaki ayrımı yok ettiği bir çağda, gençler yeni trendleri kaçırma korkusuyla yaşıyorlar. Adeta bir sürü psikolojisiyle… Yanlarında başka biri varken bile sürekli ekranı kaydırmayı ifade eden “phubbing” (sosyotelizm) davranışını sergiliyorlar.
Ekranların toplumsal etkileşimlerimizi sekteye uğratması anlamına gelen “teknoferans”, bağlantının karşımızdaki kişinin gerçek varlığının önüne geçtiği, ilişkilerin yoksullaştığı bir çağa işaret ediyor.
Bildirimler, “beğeni” sayıları ve WhatsApp’taki sınıf grubuna gönderilen bir mesaja verilen tepkiler, kişinin toplumsal değerini ölçmeye yarayan varoluşsal sınavlara dönüşüyor.
Pierre Valentin’in kapsamlı çalışması Z Kuşağında Huzursuzluk’ta («Malaise dans la génération Z») ortaya koyduğu gibi, yaygın toplumsal stresin ve kronik yalnızlığın hüküm sürdüğü bir kuşakta yalnızlığın ve kaygı bozukluklarının böylesine artmasına şaşırmamak gerekir.
Ben de yeni kitabım “Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları”nda tam da bu yalnızlığı çocuklar açısından ele aldım. Yazdıkça çevreme daha farklı bir gözle bakmaya başladım. Ve başları telefonlarına eğik, gözleri TikTok akışlarına ve sonsuz kaydırmalara kilitlenmiş çocukların yalnızlıklarını, kaygılarını, korkularını ve anlam arayışlarını çözmek için biçare sihirli değnekler aradım.
Bir yandan da zihnimde kaç gündür Orhan Veli Kanık’ın Yalnızlık şiirinin şu dizeleri dönüp dolaşıyor.
Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.
Çocukları bu yalnızlık çağından koruyun. Bir cana hasret kalmasınlar.
