Türkiye’nin gurur kaynağı kadın orkestra şeflerinden Nisan Ak: “Benim için başarı akşam konser salonundan çıkan müzisyenlerin ve dinleyicinin yüzündeki gülümseme”

1991 doğumlu Nisan Ak, Türkiye’nin ve dünyanın sayılı kadın orkestra şeflerinden biri. Genç yaşına çok büyük başarılar, gerçekleşen hedefler, sonu güzel biten mücadeleler sığdırmış, kalıbına sığmayan, neşe, enerji ve üretim dolu bir müzisyen. Şu anda müzikal yolculuğunu Amerika Birleşik Devletleri’nde sürdürüyor.

Lise öğrenimini İstanbul Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde tamamladıktan sonra Özel yetenek sınavında birincilik ile %100 burslu kabul edildiği Bilgi Üniversitesi Kompozisyon bölümünden 2014 yılında bölüm birinciliği ve yüksek onur öğrencisi derecesiyle mezun oldu. Bilgi Üniversitesi’nde okuduğu sırada yönettiği bir konser, Mimar Sinan Üniversitesi’nden akademisyenlerin dikkatini çekince bir yandan da orada şeflik eğitimi alması için davet edildi ve misafir öğrenci olarak şeflik derslerine girdi. Forbes Türkiye’nin 30 yaş altı 30 ilham veren gencinin yer aldığı lsistede yer aldı. Ancak bundan sonra artık sınırlarını zorlayıp potansiyelini daha fazla geliştirmek, sahnede daha fazla deneyim elde etmek için rotasını ABD’ye çevirdi.

Nisan Ak şu anda kurucusu olduğu Bruch Oda Orkestrası’nın müzik direktörlüğü, ABD’de Richmond Oratoryo Topluluğu’nun müzik direktörlüğü ve Aiken Senfoni Orkestrası ile Kolombiya Oda Orkestrası’nın şef yardımcılığı görevlerini üstleniyor.

Geçtiğimiz yıl Kasım ayında dünyanın en seçkin müzelerinden olan Smithsonian Müzesi’nin sipariş ettiği bir eserin prömiyerini Washington’da bu müzede gerçekleştiren ve uluslararası platformda ismi günden güne daha fazla konuşulan Ak, New York Şehir Üniversitesi’nde müzik programında yüksek lisansını tamamladı. Güney Karolina Üniversitesi’nde doktora çalışmasını geçen sene bitirdi. Tezini ise Mahler’in Das Lied von der Erde’si üzerine yazdı. Queens’te profesyonel olarak bir opera yönetmesi ise mesleki olgunluğunda ona büyük bir güç ve güven kazandırdı. Ak, afişleri ABD’de tırların üzerine basılan ilk Türk orkestra şefi kendisi…

Bu sene Nisan Ak’ın repertuarında bol bol Çaykovski var. Bir yandan da, kendi sosyal medya hesaplarında (@chillharmonic) yayımladığı ve güleryüzünün hiç eksik olmadığı videolarla da çok geniş kitlelere müziği sevdiriyor. Dört kıtada orkestralar yönetmiş olan Ak’ın programları hakkında güncel bilgiye https://nisanak.com/ üzerinden erişim mümkün. Hedefi, yaptığı işi daha da iyi yapmak. Yönettiği orkestralarda salonun tıka basa dolu olması, böyle anların çoğalması, dünyanın dört bir yanında konserler vermek… Bu hedeflerini gerçekleştirmek için ise çok büyük bir entelektüel birikimi ve pratik yeteneği var Ak’ın. “Ben pes etmeyi bilmiyorum. Ara veriyorum, yavaşlıyorum, bazen kötü iş yapıyorum, reddediliyorum ama pes etmiyorum. Bir şekilde devam etmeyi başarabilen kazanıyor zaten. Denemeyenin hiç şansı yok” sözleri ise bunun en belirgin ifadesi…

Fazla söze gerek yok; müziğe ilk günkü heyecan ve neşeyle bağlı olan bu değerli kadın orkestra şefimizi hemen tanıtmak istiyorum size. Zaten çoğunuzun da önceden tanıdığına ve takdir ettiğine eminim.

Merhaba Nisan hanım. Orkestra şefi dendiğinde genellikle bu alanı da erkeklerin doldurduğunu görüyoruz. Türkiye’nin üçüncü kadın orkestra şefi olmak ve bir yandan da Forbes Türkiye’nin 30 Altı 30 listesine girmek nasıl bir duygu?  Retorik bir soru sorayım: Kadından orkestra şefi olur mu? Kadınların sahnede orkestra şefi olarak yer almasını çok az görüyoruz. Sebepleri neler olabilir?

Menekşe Hanim, aslında kadınların azınlığı yalnızca bu liderlik pozisyonuna özgün değil. Bütün dünyada liderlik gerektiren pozisyonların çoğu erkekler tarafından yönetiliyor. Misojenik bir yaklaşım tabii bu. İşgücü gerektiği için kadınları kullanıyorlar ama vizyon gerektiren, karar verebileceğimiz noktalarda önümüzü kesen bir duvar var. Bu yeni bir şey değil. Yüzyılların getirdiği bir pratik bu ancak yavaş yavaş yıkılıyor. Tabii ki kadınların yönetimdeki aktifliği en az erkeklerinki kadar değerli ve güçlü. 

Peki müziğe olan ilginiz küçük yaşta nasıl fark edildi ve bu yönde nasıl bir eğitim aldınız?

Beni ilk “keşfeden” annem olmuş. Daha bebekken ritimle hareket ettiğimi fark etmiş. Hatta çok sevdiğim bir anısı var… Bir gün minibüsteyiz. Birden AYI diye bağırmışım. Bütün minibüs bana dönmüş. “Aa küçük bebek/çocuk ayı dedi” diye gülüşmüşler. 10-15 saniye sonra radyoda Barış Manço’nun Ayı şarkısı çaldığını anlayınca şok içinde tekrar bakmışlar:)))

Ben 23 yaşına kadar Türkiye’de okudum. Yüksek öncesi eğitimimi de hep devlet okullarında okudum. Anadolu yakası çocuğuyum:) Göztepe ilkokulu ve Datça ilkokulunda okudum. Sonrasında da tekrar Göztepe’ye Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’ne gittim. Piyano çalmaya burada başladım. Öncesinde de klasik gitar çalıyordum.  Bilgi Üniversitesi’ni birincilikle kazandım, birincilikle bitirdim. Çok sağlam bir teori, modern müzik ve müzik felsefesi eğitimi aldım orada.

Bu müzikal yolculuğunuzda yolunuz ABD’ye nasıl çıktı? Türkiye’de şeflik eğitimi veren bir kurum olmaması bu kararınızı tetikledi mi?

Aslında tam yok değildi Türkiye’de şeflik eğitimi. Ben lisanstayken Mimar Sinan’da misafir öğrenci olarak şeflik derslerine giriyordum. Ama şeflik eğitimi çok daha fazla fırsat gerektiriyor Menekşe Hanım. Yani ben Amerika’ya taşındığım ilk yıl “al bu modern opera git yönet” deyip elime notayı verdiler mesela. Bu şeflik eğitimimin ilk senesiydi… Büyük okullar ve bol bol konser yapan, yardımcı şeflere ihtiyacı olan enstitüler, şehirler gerektiriyor. Bol bol müzisyenle tanışık olabildiğimiz fırsatlar gerektiriyor. Böylece pratik yapabiliyoruz, kendimizi düzeltebiliyoruz.

Yani uzun lafın kısası ben fırsatlardan etkilenip gittim.

Peki bu süreçte hangi kurumsal destek mekanizmalarından yararlandınız?

İlk gittiğimde Eczacıbaşı bursiyeriydim ama o miktar yaklaşık bir dönemlik bir paraydı New York için. Ben de kitlesel fonlamayla bir dönemimi daha fonladim. Sonra bunu gören okulum bana tam burs verdi sonraki iki donemim için:) Yani tam burs da yetmiyor tabi  New York için, kafelerde calistim, arada konser yönettim, bir şekilde atlattım. Sonra doktora için USC tam burs ve asistanlık verince biraz daha rahatladım.

Bu kadar başarılı bir müzisyen kadın olarak sizin “Süpergücünüz” nedir?

Süper güç mu yoksa neurodivergency (Nöroçeşitlilik) mi bilemiyorum ama ben pes etmeyi bilmiyorum. Ara veriyorum, yavaşlıyorum, bazen kötü iş yapıyorum, reddediliyorum ama pes etmiyorum. Bir şekilde devam etmeyi başarabilen kazanıyor zaten. Denemeyenin hiç şansı yok.

“Ben başarılı bir orkestra şefiyim, çünkü”… Nasıl tamamlardınız bu cümleyi?

Başarıyı pek umursamıyorum açıkçası. At değiliz, sanatçıyız. Sürekli bir şeyleri “kazanmaya” ya da “başarmaya” yoğunlaştığımız zaman aldığımız ilham kayboluyor. Önemli olan mutluluk hakikaten. Ben zor işler yaptığımda, uzun süre konsantre olduğumda, küçük parçaları bir araya getirip bir konser çıkarttığımda mutlu oluyorum. Benim için başarı aksam 21:30’da konser salonundan çıkan müzisyenlerin ve dinleyicinin yüzündeki gülümseme. “Kazanmak” da okuduğum mesleği icra ederek hayatımı kazanabilmek.

Kadın Orkestra şeflerini hep pantolon ya da erkek kıyafetleriyle sahnede yönettiklerini görüyoruz. Neden feminen bir giyimden kaçınılıyor?

Ben daha yeni saçlarım açık çıkmaya başladım sahneye! Yaklaşık 10 senemi aldı “aa böyle de oluyormuş” diyebilmem. Gelenek çok acayip bir şey. Kendimizde hak bile görmüyoruz bazı şeyleri. Tam da bu yüzden kadınlar şef olmayı kendilerinde hak görmüyorlar eğitimleri sırasında. Kadın liderleri yorulmadan usanmadan göz önünde tutmalıyız bunun değişmesi için.

Peki repertuarınızda son dönemde olmazsa olmaz besteciler veya eserler hangileri?

Tezimi Mahler’in Das Lied von der Erde’si üzerine yazdım, onun yeri bende bambaşka! Bu sezon bol bol Tchaikovsky var, öyle denk geldi.

Fotoğraf: Ogün Akgül

Mesleğinize karşı nasıl duygular besliyorsunuz? Tutku mu, heyecan mı, profesyonel bir kariyerin yerine getirilmesi mi? Sizi hangi duygu daha iyi tanımlar?

Tutku! Kesinlikle başka kelime yok. Müzik dinlerken her bir duyum aktifleşiyor. Bazen ağzım sulanıyor, ya da tüylerim diken diken oluyor, gözlerim açılıyor… Gözümü kaparsam şekiller beliriyor. Tüm bunlar müzik sayesinde oluyor, böyle bir şeye tutku duymamak mümkün mü!

Peki bir orkestra şefinin orkestra ile arasındaki duygusal mesafe nasıl olmalı? Mesela o dengeyi tutturmak için orkestra üyeleriyle dostluk kurmamaya özen göstermek mi gerekir?

İşyerindeki yönetici gibi düşünün… Özellikle mesafeli durmaya çalışmıyorum kimseyle. Ama onların işi var, benim işim var… Arada denk gelirsek neden yemek yemeyelim. Zaten herkes birbirini sosyal medyadan takip ediyor. Romantik ilişkiler biraz riskli… onları iki kere düşünmek lazım.

Sizi sosyal medyadan hep güler yüzünüzle görüyoruz ve birçok gence ve çocuğa da bu güler yüzünüz klasik müziği sevdirdi. Bu enerjinizi nereden alıyorsunuz? Sizin motivasyon kaynaklarınızı öğrenmek isterim.

Çünkü müzik eğlenceli ve müziği anlatırken ben de eğleniyorum! Vallahi bu kadar basit. Müziğin kendisi beni kolayca motive edebiliyor zaten. Umarım herkes benim müzikte bulduğum tutkuyu kendi alanlarında bulabilir.

Klasik müzik nasıl halka inebilir? Sosyal medyada kısa videolarla sanki halka biraz daha yaklaştığınızı düşünüyor musunuz?

İzninizle bu cümleyi değiştireceğim… klasik müzik “çoğunluğa” nasıl sevdirilebilir?

Klasik müzik bu donemde biraz “keşfedilmesi gereken” bir müzik. Ama keşfettikçe de bol bol getirisi olan bir müzik. Dipsiz kuyu! Hayat boyunca keşfedebilirsiniz, ne güzel. Hiç bitmeyen dizi gibi:) Ben müziği seviyorum ve arkadaşlarıma, aileme, öğrencilerime anlatıyorum. Aslında bundan başka yaptığım bir şey yok. Umarım takip edenler de benim aldığım zevki alıyorlardır.

Piyano ile orkestra şefliği arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu iki alan birbirini besliyor mu?

Aslında piyano geleneksel olarak çok orkestral bir enstrüman değil. Ama tabii ki polifoniyi çok desteklediği için çok yardımcı oluyor çalışmalarda. Ama onun yanında orkestral enstrümanları da en azından “tıngırdatabilmek” önemli. Ben keman, viyola, çello, ve gitarı “tıngırdatabiliyorum”. Bir ara da klarnet öğrenmek istiyorum.

Fotoğraf: Uygar Taylan

Türkiye’de orkestra şefliği geleneği sizce yeterince gelişmiş mi?

Okulda haftada bir Mozart yönetmekle şef olunmuyor, profesyonel fırsatlar gerekiyor. Pasaportumuzun bize sunduğu/sunamadığı fırsatlar da buna dahil. Çıkıp masterclass’lara gidip vizyonumuzu geliştiremediğimiz surece çakılıp kalıyoruz ayni yere. Ama ben böyle deyince de Türkiye’deki öğrenciler umutsuzluğa kapılmasın lütfen. Çok çok çok yetenekliler. İnsan fırsatını kendi yaratır. Pes etmesinler.

ABD’deki müzik çalışmaları için halen kitlesel fonlama yapıyor musunuz?

Ben 2016’dan beri hiç kitlesel fonlama yapmadım. Ama şunu unutmamak lazım, müziği fonlayanlar yalnızca dinleyicilerimiz değil. Devlet, özel fonlar, sponsorlar… Bir orkestranın konser giderlerinin yaklaşık %30’u bilet gelirlerinden karşılanır. Diğerleri başka çeşitli fonlarla ödenir. Bu fikre ne kadar çabuk alışırsak o kadar çabuk yol alırız.

Kariyerinizin başlangıcına dönebilseydiniz en çok neyi değiştirmek / düzeltmek isterdiniz?

Ben inançlı biri değilim ama beni bu güne getiren her şeyin bir önemi olduğunu düşünüyorum. İyisiyle ve kötüsüyle verdiğim bütün kararlar ya da benim yerime verilen bütün kararlar beni bu güne getirdi. Önemli olan bugün mutlu olabilmek, değilsek de yarın mutlu olabilmek için adim atmak…

Peki bir şansınız olsaydı hangi orkestra şefiyle öğle yemeği yemek ve ona ne soru sormak isterdiniz?

Ne tesadüftür ki, JoAnn Faletta ile yemek yedim geçen hafta, harika bir deneyimdi. Nathalie Stutzmann ve Marin Alsop ile de çalışmayı da çok istiyorum.

Bu vesileyle beğendiğiniz (Türkiye’den ve dünyadan) orkestra şeflerini öğrenmek isterim.

Mirga Gryzanite-Tyla, Marin Alsop, Nathalie Stutzmann ve JoAnn Falletta!

Piyano çalarken ruh halinizle orkestra yönetirken ruh halinizi kıyaslamanızı istesem nasıl benzerlikler ve farklılıklar ortaya çıkar?

Orkestra yönetirken çok daha fazla sorumluluk var. Piyanoda ben kendi kendimi yönetiyorum, parmaklarımı yönetiyorum. Bir şey yanlış gittiyse ben düzeltirim zaten. Orkestrada 50-80 kişi var. İyi bir konser çıkmasının sorumluluğu bende.

Bir orkestrada uyum nasıl sağlanır?

İnsanlar arasındaki uyum gibi düşünün. Nasıl sağlanır? Uyum üzerine pratik yaparak ve dikkatli olarak sağlanır. Tabi seçme şansım varsa da uyumlu olabileceğini düşündüğüm insanla çalışırım:)

Orkestrada “yaramaz”, “neşeli” ve “uysal” enstrümanlar hangileri sizce?

Tabi orkestradan orkestraya değişir ama bizimkisinde bakırlar ve perküsyon genelde eğlenceliler oluyor. Yaylılar biraz daha sakin, yakında oldukları içindir belki. Tahtalar da biraz kaprisli:))

Peki, son olarak öğrenmek istediğim bir şey daha kaldı. Şu anda neler yapıyorsunuz? Yakın dönem planlarınız nedir?

Kasım ayı başında, çalıştığım Aiken Senfoni Orkestrası’nda Associate Conductor pozisyonuna yükseltildim. Benim için büyük bir onur bu çünkü şu an müzik direktörü arayışındayız ve bu süreçte artistik kararlar hakkında bana güvenecekler.

Ayrıca doktoramı da aldım, öğretmenlik yapıyorum.

Ben şu an bir yandan da göçmenlik statümle uğraşıyorum biraz ve benim Avrupa ve Türkiye’yle olan işlerimi de etkiliyor haliyle. Bu vesileyle de göçmen olmanın ne kadar zor olduğunu tekrar hatırlatalım, hayatınız sekteye uğruyor. Ama pes etmek yok!

Önümüzdeki dönemler için çok güzel, çok onur duyduğum insanlarla çalışma fırsatları buldum ama onların duyurularına daha var…

Gerçekten de sizin gibi harika bir söyleşiydi. Çok teşekkürler değerli vaktinizi ve sonsuz enerjinizi benimle ve okurlarla paylaştığınız için. Müzik her daim dostunuz olsun bu güzel yolculukta.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s