CSO’dan genç kornocu Atay Bağcı: “Uzun vadeli hayallerimin arasında Konservatuar öğrencilerini tarihsel çalgılarla tanıştırmak, burada bir “eski müzik enstitüsü” kurmak var”

Fotoğraf: Martin Hauer

1992 yılında Ankara’da doğan Atay Bağcı, 2002 yılında Bilkent Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu’na kabul edildi ve Korno Ana Sanat dalında Mahir Çakar ile çalışmaya başladı. 2010 yılında Bilkent Müzik Hazırlık Lisesi’nden ikincilikle mezun olana dek korno dalında Cem Akçora, Sertan Sancar ve Güloya Altay’dan dersler aldı. Aynı yıl Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’ne kabul edilen Bağcı, Güloya Altay ile çalışmalarına başladı.

2012’de Graz Sanat Üniversitesi’ni (KUG) kazanması ise, ona Avrupa’nın müzik kapılarını aralamış oldu. Bu süreçte, Bağcı, Hector McDonald ile korno eğitimini sürdürdü. 2016’da Lisans programından mezun olup aynı üniversitede Yüksek Lisans programına devam etti. Hector McDonald’ın emekliliğinden sonra çalışmalarına Ozan Çakar ile devam edip 2019 yılında Yüksek Lisans diplomasını aldı.

Dünyanın önde gelen korno sanatçılarının ve pedagoglarının ders verdiği çeşitli ustalık sınıflarına katılan; Radovan Vlatković, Marie-Luise Neunecker, Froydis Ree Wekre, Thomas Hauschild, Christian Lampert, Hermann Baumann, Stefan Dohr, Szabolcs Zempleni gibi sanatçılarla birlikte çalışma imkanı bulan Bağcı, ayrıca Viyana Jeunesse Orkestrası, Hollanda Ulusal Gençlik Orkestrası, Akdeniz Gençlik Orkestrası, Türk-Yunan Gençlik Orkestrası, Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası ve kurucularından olduğu Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası ile konserler verdi. Birçok ulusal ve uluslararası gençlik ve üniversite orkestrasının seçkin isimlerinden biri oldu. “Dünyanın korno merkezi Almanca konuşan ülkelerdir” diyen Bağcı, ustalık sınıflarını da Almanya odaklı olarak seçmiş tüm eğitim süreci boyunca.

Graz Sanat Üniversitesi’nde geçirdiği sürede tarihsel enstrümanlarla performans akımına ilgi duyunca Hector McDonald ve Peter Heckl’dan doğal korno eğitimi aldı. Bu ilgisi ve yeteneği ise, ona Nikolaus Harnoncourt’un kurduğu Concentus Musicus Wien orkestrasında misafir sanatçı olma fırsatı getirdi ve Harnoncourt’un CD kaydı da yapılan son konserlerinde yer aldı. Kendisi ayrıca KUG Alte Musik Ensemble, Ensemble Prisma Wien ve musica immaginata ensemble (Hırvatistan) gibi oluşumlarla konserler verip CD’ler kaydederken, KUG’da “szene instrumental” çağdaş müzik grubu ile birçok konser verdi; bu toplulukla kaydettiği 2 CD’de de solo kornocu olarak bulundu.

Başta Graz Filarmoni Orkestrası olmak üzere değişik profesyonel orkestralar ve topluluklarda misafir sanatçı olarak görev yapan, doğal korno, Viyana kornosu ve wagnertuba gibi yan enstrümanlarda da müzikal yeteneğini kanıtlayan Bağcı, halihazırda Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda sözleşmeli sanatçı pozisyonunda.

Bağcı, “ilk defa bir orkestrada oturup çaldığımdan beri, orkestra müzisyenliği benim hayatımda kendime belirlediğim ana ülkü haline geldi” diyor, çünkü ona göre büyük bir toplulukla bir arada müzik yapmak çok özel, çok öğretici bir deneyim olup, iyi gözlem yapanlar açısından o topluluğun her parçasından öğrenecek bir şeyler var.

Peki hayalleri nedir bu başarılı korno sanatçımızın? “İleriye doğru korno eğitmenliği yapmak ve tabii ki şeflik yolculuğuma devam etmek istiyorum” diyor Atay Bağcı. Ayrıca, Türkiye’ye yeni yeni gelen tarihsel çalgılarla icra pratiğinin buradaki temsilcilerinden biri olmak da hayallerinin arasında. Öte yandan, uzun vadeli olsa da çok ilginç ve değerli bir hayali de var: Konservatuar öğrencilerini tarihsel çalgılarla tanıştırmak, burada bir “eski müzik enstitüsü” kurmak… “Kısacası, iyi müzik yapmak istiyorum!” diyor genç müzisyen.

Sizi kendisiyle tanıştırmak için sabırsızlanıyorum. Buyrun güzel söyleşimize:

Merhaba Atay bey. Müzikle çocukluk döneminde ilk tanışmanızı merak ediyorum. İlk enstrüman tercihiniz ne olmuştu ve korno ile tanışmanız nasıl gelişti?

Müziğe her zaman bir yakınlığım ve sevgim vardı. Bunu erken yaşımda fark eden annem, beni ilkokulda piyano kursuna göndermeye başladı. Ben de müziğe piyano çalarak başladım. İlkokuldaki hem piyano hem müzik dersi öğretmenlerim, benim yeteneğimin olduğunu söylüyorlardı ve bu konuda çok bilinçli olan ve benim için en iyisini bulmak için hep araştıram annem Bilkent’teki Müzik Hazırlık İlkokulu’nun sınavlarını denememi önerdi çünkü o zaman yaşım Devlet Konservatuarına girecek kadar büyük değildi.

4. sınıfı bitirdiğim yıl (2002) Bilkent’in sınavına – piyano çalarak – girdim ve kazandım. Sınavda hatırladığım, piyano çalışımdan çok, jüride oturan bir beyefendinin benim dişlerimi ve ağız yapımı görmek istemesiydi. Sınav sonrası bizi aradıklarında, piyanoyu 5. sınıf seviyesinde çalmadığımı ama yeteneğim dolayısıyla beni yine de alacaklarını, Bilkent’in korno hocası Mahir Çakar (jürideki beyefendi) ile birlikte çalışacağımı söylediler.

Ben o güne kadar korno diye bir şeyin varlığından dahi haberdar değildim. İlk defa Mahir hocanın sınıfına geldiğimde tanıştım kornoyla.

Peki bunun üzerine nasıl bir eğitim sürecinden geçtiniz?

Bayağı çalkantılı başladım aslında. İlk senelerimde, yaşımın da etkisiyle, henüz nasıl bir dünyaya girdiğimi tam olarak anlayamamıştım ve çok çalışkan bir öğrenci değildim. Mahir Çakar benim ilk yılımın sonunda Bilkent’ten ayrılınca bir korno öğrencisi için çok gerekli olan öğretmen sürekliliğim de bozulmuş oldu. Bilkent’teki ilk 4 yılım boyunca 4 farklı öğretmen ile çalıştım. Bir kere oturtulduktan sonra değişmemesi gereken çalış tekniğimi de bu düzensizlik sonucunda birkaç defa değiştirmek zorunda kaldım.

Sonunda dördüncü öğretmenim Sertan Sancar ile 3 yıl boyunca kesintisiz çalışma imkânı buldum. Aklımı başıma toplayıp, kornoyu ciddiye almam da büyük ölçüde Sertan Hoca sayesinde oldu. Daha sonra Sertan Hoca da ayrılınca tekrar öğretmen değişikliklerim başladı. Önce Güloya Altay, sonra o doktora çalışmaları için ara verince Utku Ünal ile çalıştım.

Liseyi Bilkent’te bitirip üniversiteyi kazandım; 2 yıl Bilkent Üniversitesi’nde öğrenim gördükten sonra, Avusturya’da sınavını kazandığım Graz Sanat Üniversitesi’ne (Kunstuniversität Graz, KUG) geçiş yaptım. Orada üniversiteye tekrar baştan başladım. Öğretmenim, yıllarca Viyana Senfoni Orkestrası, Concentus Musicus Wien ve Deutsches Symphonie-Orchester Berlin’de solo kornocu olarak çalışmış Avustralyalı pedagog Hector McDonald idi. Kendisinin isteği üzerine yine çalış tekniğimi tamamen değiştirdim ve iki yıl kadar süren yeni tekniğe alışma sürecinden sonra hem fiziken hem de ruhen rahatladım diyebilirim.

Lisans diplomamı Graz’da aldıktan sonra Yüksek Lisans için yine aynı üniversitede çalışmalara başladım. Bu sırada değerli hocam Hector McDonald kansere yakalandı ve üniversiteyi bir dönem boyunca bıraktı. Ben bu arada çalışmalarıma Matthias Riess ile devam ettim. Prof. McDonald ertesi dönem geri dönmesine rağmen gözle görülür şekilde değişmişti ve çok uzun süre görevinin başında kalamadı. Üniversite yönetimi, yerine gelecek öğretmen için açtığı sınavda, benim ilk korno hocamın oğlu, Deutsches Symphonie-Orchester Berlin’de görev yapan Ozan Çakar’ı seçti. Böylece ben korno eğitimime baba ile başlayıp Yüksek Lisansı oğul ile bitirmiş oldum.

Korno, orkestrada sizce nasıl bir boşluğu dolduruyor ve hangi özellikleri onu “biricik” kılıyor?

Kornonun vazgeçilmezliği ses rengine bağlıdır. Her saz grubuyla uyumlu olabilen, gerektiğinde tek başına dahi tüm orkestrayı bastırabilen, çok yönlü; tabiri caizse “İsviçre çakısı” gibi bir sazdır. Bu çok yönlülüğünün önümüze çıkarttığı en büyük zorluk da tabii ki, bu kadar çeşitli şeye uyum sağlayabilecek teknik kapasiteyi geliştirebilmektedir. Korno, dört oktavlık bir ses yelpazesine sahip olduğu için sazın kontrolü de çok zordur. Bu özelliğiyle de müzisyenler arasında  – tabii viyolalardan sonra – en çok şakaya malzeme olan sazlardan biridir.

Şu anda bir yandan da Graz Sanat Üniversitesi’nde çağdaş müzikte icra eğitimi konusunda yüksek lisans yapıyorsunuz. Avusturya’nın korno eğitimi açısından önemi ve size yurtdışı eğitiminin kattıklarını öğrenebilir miyim?

Covid-19 pandemisi yüzünden, çağdaş müzik alanındaki eğitimime son vermek durumunda kaldım. Yurtdışında eğitim görmek, bana aslında üniversite dışındaki hayatın mesleğime nasıl etki ettiğini gösterdi. Benim Türkiye’de daha ortaokul ve lisede aldığım teori ve solfej eğitimi seviyesi, Avusturya’da ancak üniversitenin ilerleyen yıllarında karşıma çıkıyordu. Bu konuda – en azından Avusturya özelinde – bir “geri kalmışlığımız” yok.

Ancak Türkiye’nin – doğal olarak -sağlayamadığı şey, müzik kültürü. Bunu olumlu veya olumsuz anlamda söylemiyorum, bir olgu bu. Biz Türkiye’de hep “Batı müziği”nden bahsederiz. Avusturya’da “Batı müziği” diye bir şey yok, müzik onların zaten! İçine doğuyor, ister istemez içinde büyüyorlar – çeşitli kilise törenlerinde, eğlencelerde, partilerde, Noel zamanı sokaklarda, cenazelerde vesaire duyulan müzik, bizim meslek olarak icra ettiğimiz “Batı Sanat Müziği” ile aynı kökenden geliyor.

Bunun dışında yurtdışında tek başına ayakta durmak, sorumluluklarının tam olarak bilincine varmak, hayatını organize etmeyi öğrenmek ve bunların hepsini en az iki yabancı dil konuşarak yapmak insana kelimelerle anlatamayacağı çok şey öğretiyor. Korno eğitimi bakımından Avusturya, kendine has bir yere sahip; çünkü adından da anlaşılabileceği gibi, dünyada sadece Viyana’daki orkestraların kullandığı bir korno türü olan “Viyana kornosu” çok yaygın. Tabii ki bildiğimiz standart “double (çift) korno” eğitimi de veriliyor. Bakır nefesli sazların eğitimi konusunda Avusturya tarihsel olarak da hep çok önemli olmuştur ve bugün de önemini koruyor.

Peki eğitim hayatınız boyunca herhangi bir burstan, kurumsal destekten yararlandınız mı?

Bilkent’te okuduğum dönemde, okulun sağladığı kısmi bursum vardı. Avusturya’ya gittikten sonra ailemin desteği ve orada ekstraya gittiğim orkestralardan kazandıklarımla hayatımı sürdürdüm.

Bir yandan da yurtiçi ve yurtdışında önemli bir orkestra deneyiminiz var. Bunlardan da biraz söz eder misiniz? Orkestra üyesi olmak sizin müzisyenliğinize nasıl katkılar getirdi?

İlk defa bir orkestrada oturup çaldığımdan beri, orkestra müzisyenliği benim hayatımda kendime belirlediğim ana ülkü haline geldi. Büyük bir toplulukla bir arada müzik yapmak çok özel, çok öğretici bir deneyim. İyi gözlem yapıyorsanız, o topluluğun her parçasından öğrenecek bir şeyler buluyorsunuz. Beni en çok etkileyen bu yönü oldu.

Ben de bu hissi öğrenciliğim döneminde daha çok yaşayabilmek ve daha çok şey öğrenebilmek için birçok gençlik orkestrasına başvurdum. Hem Türkiye’de hem de yurtdışında gençlik orkestralarına katıldım. Bunlardan özellikle dördü benim üzerimde çok büyük etki bıraktı: 2007-2009 arası üye olduğum Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası, 2011 ve 2012 yıllarında katıldığım Akdeniz Gençlik Orkestrası, 2015 yılında katıldığım Hollanda Gençlik Orkestrası ve 2011 yılında kurucu kadrosunda yer aldığım, 2017’ye kadar üyesi olduğum Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası. Bu orkestralar benim için adeta bir torna tezgâhı gibi oldu ve müzik anlayışımı, müzisyenlere yaklaşımımı derinden etkiledi.

Avusturya’daki öğrenciliğim süresince de orada profesyonel orkestralarla birlikte çalmaya başlayınca bu tecrübelerimin yararını gördüm. 2015 yılında büyük şef Nikolaus Harnoncourt’un yönetiminde tarihsel icra orkestrası Concentus Musicus Wien ile konser vermem, hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Maestro Harnoncourt’un vefatından önce verdiği son konserlerde ben de çalmış oldum. Prova süreci boyunca kendisinden öğrendiklerim paha biçilemez. Ayrıca bu sayede doğal korno çalmayı da bir hobiden çok, bir iş olarak görmeye başladım.

KUG’daki öğrenciliğim sırasında opera prodüksiyonlarında çalmamız da zorunlu tutulduğundan – Türkiye’deki birçok öğrencinin ne yazık ki mahrum kaldığı – opera tecrübesi de edindim. Ve bu tecrübe benim hem tekrar Concentus Musicus ile opera temsilleri yapmama, hem de daha sonra Graz Devlet Operası’nda misafir sanatçı olarak temsillere çıkmama vesile oldu.

Hiç unutamadığım bir anım, Graz Operasında 2018 yılının Kasım ayında yaptığım 3 tane provayla, 2019 Şubatında Richard Strauss’un Salomé operasının temsiline çıkmam. Benzer şekilde, son anda hastalanan bir arkadaşımın yerine, Humperdinck’in Hänsel ve Gretel operasının genel prova ve 3 temsilinde benim çalmak zorunda kalmam. 1 aydır eseri çalışan ve içini dışını bilen orkestranın içinde müziği ilk defa gören tek kişi olmanın stresi gerçekten anlatılmaz, yaşanır!

Bu tür tecrübelerden alnımın akıyla çıkabilmemin sebebi, orkestracılık geçmişim boyunca edindiğim ve yıllar içinde daha da sivrilen; notada kaybolmama, hızlı deşifre, müziğin içinde yolunu bulmama yardımcı olacak “mihenk taşları” bulma, etrafında (müzikal olarak) olan biteni ayrıntılı olarak takip edebilme gibi yetiler. Kısacası orkestra müzisyenliği, bana çok üst seviyede bir farkındalık ve tepki yeteneği kattı ve dolayısıyla hayata karşı bakışımda iyi anlamda radikal değişimlere sebep oldu.

Avusturya’daki klasik müzik dinleyicisini nasıl değerlendirirsiniz? Türkiye ile kıyaslarsanız farklar, benzerlikler neler?

Avusturya’da klasik müzik dinleyicisi için ironik bir deyiş vardır: “Silbersee” yani “gümüş deniz”. Dinleyici kitlesinin yaşlılığından dolayı müzisyenler salona baktıklarında gümüşten bir denizi izler gibi olurlar. Genç izleyiciler azınlıkta orada ne yazık ki. Avrupa’da günün en büyük sorusu zaten “gençleri nasıl klasik müziğe çekeriz”. Bu uğurda denenmedik şey bırakmıyorlar; açıklamalı konserlerden tutun da programlara çeşitli “füzyon müzik”ler koymaya, opera ve bale rejilerini güncel pop kültür referanslarıyla donatmaya kadar… Gençlerin yaşlılardan çok olduğu konserler çağdaş müzik ağırlıklı oluyor, çünkü yeni olan gençlerde hep merak uyandırır. Yaşlı dinleyici kitlesi zevkleri konusunda çok tutucu. Gerçi bizde de öyle, “oturmuş” dinleyicimize yeni eserler sunmak büyük bir risk. Halbuki şimdi inanılmaz yetenekli bir genç besteci jenerasyonumuz var. Türk Beşleri’nden çok daha yüksek seviyelere gelebilecek yetenekteler. Ülkemizin gençliğine hitap edebilir, insanları çekebilirler. Müzik topluluklarımız, solistlerimiz bu jenerasyonun yaratıcı gücünü es geçmemeli, eser sipariş etmeli, programlara, repertuara almalı.

Avusturya’da olup da burada olmayan bir önemli şey, konserleri objektif olarak değerlendiren eleştirmenler ve “bilgili” (informed) dinleyici. Orkestraları, solistleri, opera rejisörlerini, profesyonel orkestralarla solist çalan genç yetenekleri “her şartta destek” kisvesi altında yüceltmiyorlar. Tek istisna belki gençlik orkestraları olabilir. Dinleyici, gittiği konserde beğenmediği şeyleri açıkça söyleme yetisine sahip. Bu da tabii ki “sahne personelini” performansları konusunda daha dikkatli olmaya zorluyor. Yapıcı eleştiriye açıklığın müzisyenin hayatında ne kadar önemli olduğunu bana öğretti bunlar. Türkiye’de henüz benzer seviyelerde bir eleştiri kültürü oluştuğunu göremiyoruz.

Bir korno sanatçısı sağlığında nelere dikkat etmeli?

Korno, birkaç gram ağırlığındaki metal bir ağızlığı dudak ve dişlerinize dayayıp çaldığınız bir saz. Çok küçük alana çok ciddi seviyede baskı yapıyor. Sazı çalarken ağzınıza yüklenen ağırlık birkaç kiloyu bulabiliyor. Dudak ve ağız çevresindeki küçük ve zayıf kaslar için hiç doğal değil! O yüzden korno çok uzun saatler çalışılabilen bir saz değil. Benim çeşitli öğretmenlerden, meslektaşlarımdan ve tabii kendimden gördüğüm kadarıyla, günde aralıklı olarak en az 3, en fazla 4 saat konsantre ve hedef odaklı çalışma, profesyonel seviyeye gelebilmek için şart. Tabii ki çalışma zamanını o gün prova-konser-temsil ne varsa, ona göre ayarlamak zorundayız. 3 saat opera temsiline çıkacağım bir gün asla 1 saatten fazla kişisel çalışma yapmam mesela.

Spor ise kesinlikle ihmal edilmemesi gereken bir unsur. Sakatlanma korkusuyla spordan tümüyle uzak durmak müzisyenlerin sıkça düştüğü bir hata. Müziğin sporla gösterdiği paralellikleri saysak bitmez. Vücudunu tanımak, sınırlarını çalışmayla genişletebilmek, çalışma disiplini öğrenmek, egzersiz sonrası dinlenmeye zaman ayırabilmek, doğru beslenmek, maça/konsere çıkıp “o anda” performans gösterebilmek… Ben müzisyenlerin mutlaka herhangi bir sporla en azından “ciddi hobi” düzeyinde ilgilenmesi taraftarıyım.

Çok fazla CD kaydınız da var. Onların da hikayesini ve eriştikleri kitleleri öğrenmek isterim.

İçinde yer almaktan gurur duyduğum bir CD kaydı, Nikolaus Harnoncourt yönetimindeki Concentus Musicus Wien ile 2015 Styriarte Festivali’nde kaydedilen, tarihsel çalgılarla çaldığımız Beethoven’ın “Missa Solemnis”i. Maestronun yaptığı son kayıt olması sebebiyle manevi anlamı da çok fazla.

Tarihsel çalgılarla kaydettiğim iki CD daha var; ilki KUG’daki Eski Müzik Enstitüsü’nün bir projesiydi. Avusturya’daki tarihi Kremsmünster Manastırı’nın kütüphanesinde keşfedilen bazı oda müziklerini, manastırın içinde kaydettik. Bu müzikler 18. yüzyılda Avusturya’da çok yaygınlaşmış, “Harmonie” adı verilen, 5-8 kişilik nefesli çalgılar toplulukları için yazılmışlar. Bu topluluklar için yazılan müziklere de “Harmoniemusik” deniyor. Türkçedeki “armoni mızıkası” tabiri de buradan geliyor bildiğim kadarıyla. Diğeri, 18. yüzyılda yaşamış Dubrovnik’li Hırvat diplomat ve amatör müzisyen Luka Sorkoćević’in bestelediği 7 senfoninin bir kaydı; Hırvatistan merkezli topluluk “musica immaginata” ile kaydettik.

Graz’da iki yılda bir yapılan “Johann Joseph Fux Opera Beste Yarışması”nın kazananları, eserlerinin KUG’daki çağdaş müzik enstitüsü öğrencileri tarafından kaydedilmesine de hak kazanırlar. Ben de 2013 yılı kazananı “Asteroid 62” ve 2017 kazananı “electric dreams” adlı eserlerin kayıtlarında solo kornocu olarak yer aldım.

Katıldığınız ustalık sınıflarından da biraz söz edebilir misiniz? Ağırlıklı olarak Avrupa odaklı bir eğitim gözüme çarpıyor. Kornoda öne çıkan ülkeler hangileri ve bu eğitimler sizi hangi açılardan geliştirdi?

Katıldığım ustalık kursları bana paha biçilmez tecrübeler kattı. Aldığım bireysel derslerin ve yorumların yanında, diğer katılımcıların derslerini izlemek; eğitmenlerin her öğrencinin kendine has sorunlarına nasıl yaklaştığını, önerdikleri çözümleri, eğitim tarzlarını, öğrencilerin öğrenme tarzlarını çok yakından incelemek, belki bir raf dolusu kitabın öğretemeyeceği kadar çok şey öğretti bana. Sonuçta kursa katılan herkes aynı çalgıyı çalıyor ve oradaki her sorun üç aşağı beş yukarı hepimizin başından geçmiş veya geçebilecek şeyler. İleride kendi öğrencilerime de aktarmak istediğim bir dolu değerli bilgi edindim.

Korno kültüründe kendi başına başka bir dünya olan Amerika’yı saymazsak, dünyanın korno merkezi Almanca konuşan ülkelerdir diyebilirim; yani Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin Alman kantonları. İkincil derecede Macaristan, Hollanda ve İngiltere vardır; Hollanda ve İngiltere daha çok tarihsel icra ve doğal korno eğitimi konusunda Germanofon ülkelerden ileriler. Benim katıldığım ustalık kurslarının birçoğu da doğal olarak Almanya’daydı.  

Türkiye’den ve Avrupa’dan ilham aldığınız korno sanatçıları kimler peki?

Bir Türk kornocu olarak en başa koyacağım kişi tabii ki Mahir Çakar’dır. Kişiliği, çalışma azmi, müzisyenliği ile bütün kornoculara örnektir. KUG’dan hocam olan Hector McDonald da benim için bir kutup yıldızıdır. Ondan özellikle teknik, çalışma tarzı ve orkestracılık üzerine öğrendiklerim, benim bugün olduğum müzisyen olmamı sağlamıştır. Mahir Çakar’ın oğlu Ozan Çakar da bana hep yardımcı olup yol göstermiştir, üzerimde emeği büyüktür. Anmam gereken bir kişi de, ustalık kursuna katıldığım Macar korno eğitmeni Pálma Szilágyi. 3 gün gibi kısa bir sürede, söyledikleriyle zihnimde adeta baraj kapakları açarak korno çalışımı başka seviyelere taşıdı. Bu isimlerin dışında aslında işini iyi yapan her kornocudan ilham alacak bir yön bulabilirim; illa isim yapmış bir sanatçı olmasına gerek yok.

Türkiye’deki korno eğitimi ile Avrupa’yı kıyasladığınızda gözünüze çarpan farklılıklar neler? Ülkemizde korno eğitimini güçlendirmek için neler yapılmalı?

Aslında Türkiye’de korno eğitimi, ustamız Mahir Çakar’ın yetiştirdiği nesiller sayesinde, çok yüksek seviyede. Birçok kornocu daha burada liseyi bitirince Avrupa’da üniversite sınavlarını rahatça kazanabilecek, orkestralara girebilecek kalitede müzisyenler oluyorlar. Bizim ileride karşılaşacağımız asıl büyük sorun, üniversite eğitimlerini Avrupa’da görmüş, orada orkestra tecrübesi kazanmış korno sanatçılarının sonradan Türkiye’ye eğitmen olarak dönmeyip, Türk üniversitelerinde sınıf kurmayıp sadece ustalık kurslarıyla yılda bir-iki defa gelmeleri olacaktır. Burada temeller sağlam atılmazsa, başarı istikrarı kaybedip münferit hale gelir ki, herhalde Türkiye’deki müziğe vurulan en kötü darbelerden biri bu olur. Bu sadece kornoyla da sınırlı değil ne yazık ki. Şu anda yetenekli Türk müzisyenlerin Türkiye’ye dönmek bir yana, buradan ayrılmaya can attığı bir dönemdeyiz. Bu durumu değiştirmesi gerekenler buradakiler, makam mevki sahibi olanlar. Bizim kişisel olarak yapabileceklerimiz çok kısıtlı.

Okulların ve ülke müzik yaşamının sunduğu imkânlar bakımından kıyaslayacak olursak, tabii ki göze daha farklı şeyler de batıyor. Mesela KUG’da ben okulun orkestrasıyla her çeşit müzik çaldım. Caz orkestrasıyla, barok topluluğuyla, çağdaş müzik topluluğuyla, operayla, senfoniyle, hepsiyle tecrübem oldu. Bu kadar farklı müziklerle haşır neşir olunca ister istemez çok şey öğreniyorsunuz. Türkiye’de benim bildiğim kadarıyla üniversite seviyesinde opera temsili yapan bir okul orkestrası yok.  Geçen yıllarda bir tek Uludağ Üniversitesi’nde Don Giovanni temsili yapılmıştı, onun dışında hiç öyle bir proje duymadım. Opera orkestralarımıza sanatçı yetiştiriyorsak ve bu sanatçılar ilk opera tecrübesini işe başladıktan sonra ediniyorsa, bir durup düşünmek lazım bence.

Tabii ki bunlar konservatuarların aldığı maddi destek, imkânlar ve öğrenci sayısıyla direkt olarak bağlantılı. Hangi konservatuarımız, bırakın bir opera sergileyebilecek sayıyı, profesyonel müzisyenlerden takviye almadan tam kadro bir gençlik orkestrası kurabilecek öğrenciye sahip? Hangisinin bir opera sahnesi var veya şehrindekini kullanabiliyor? Sorunuzun cevabı aslında burada: Türkiye’de korno eğitiminin gelişmesi için, toplu müzik aktivitelerinin çoğalması, müzisyenliğin bireyselliğe odaklanmak zorunda kalmaması gerekiyor.

Bir yandan da yardımcı şeflik deneyimleriniz oldukça fazla. Bundan da söz eder misiniz? İlk başta zorlandınız mı ve bu alanda nasıl bir eğitimden geçtiniz?

Hiç resmi olarak şeflik eğitimi almadım. Bilkent’teyken okulun gençlik orkestrasının şefi Orhun Orhon, beni nefesli çalgılar grup sorumlusu yapmıştı; nefeslilerin grup provalarını yönetiyordum. Aynı görevi Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası’nda da sürdürdüm. Graz’da iken sadece bir dönem “Orkestracılar için Şeflik” adlı bir seçmeli ders aldım, o kadar. Dersi veren şef Daniel Geiss, sonradan bana asistanlığını yapmamı teklif etti. 2019 yılından beri 4 farklı orkestra projesinde onun yardımcı şefi olarak görev aldım. Gelecekte de yardımcılığını sürdüreceğim gibi görünüyor.

Tabii ki şeflik kolay bir şey değil. Şansıma da yardımcı şef olduğum projelerde hiç “nispeten rahat” diyebileceğim eserler yoktu; Wagner, Mahler, Schönberg ile başlamak durumunda kaldım! Ama zordan başlamak bana çok şey kattı; karmaşık eserlerin ve ağır programların üstesinden gelebileceğimi gösterdi ve kendime güven duymamı sağladı. Elbette daha yolun çok başındayım ve yemem gereken kırk fırın ekmek var, ama ilk adımlarımı iyi attığımı düşünüyorum.

Yan enstrümanlar da çalıyorsunuz. Bize Barok korno, Viyana kornosu ve Wagnertuba’dan ve ses yelpazelerinden söz eder misiniz biraz?

Barok ve klasik doğal kornolar, günümüzde kullanılan modern kornonun evrimsel atalarıdır. Barok korno, dar ve ince materyalden mamul tek bir borunun kendi etrafında dolanması sonucu ortaya çıkmış bir çalgıdır. Aslında çok uzun, yuvarlak bir trompet gibidir diyebiliriz. Kalağı küçüktür, sağ el içine sokulmaz, bunun sonucu olarak da sesi delici ve güçlüdür. 18. yüzyıl ortalarında, kornonun ana borusuna takılan ek borularla akort değiştirme mekanizması icat edilene kadar, kornolar “fabrika çıkışı” hangi tondaysa o tonda çalınabiliyorlardı bir tek. Bu icat şöyle çalışır: kornonun “gövde”sine mesela Mi Bemol borusu takarsanız, Mi bemol tonunun doğuşkanları çalınabilir. Başka bir tonda çalabilmek için başka bir boru takmalısınız. Kornoların erken müzik yazımında genelde tek yönlü kalmalarının sebebi budur.

Klasik doğal korno, Barok kornonun biraz daha “medeni” halidir. 18. yüzyıl ortasından itibaren artık bu korno kullanımdadır. Sesleri akort etmekte yardımcı olan bir “akort borusu” eklenmiştir. Kalak biraz daha büyüktür; çalarken sağ el kalağın içine sokulur, bu yüzden ses daha yumuşaktır. Sağ elle kalağı çeşitli seviyelerde kapatarak, doğuşkan serisinde bulunmayan bazı kromatik tonları elde edebilirsiniz. Bu da kornonun esnekliğini arttırmış, bazı usta çalıcıların çabalarıyla bir “solo çalgı” niteliği de kazanmaya başlamıştır.

Viyana kornosu, klasik doğal kornonun bir adım sonrasıdır; 19. yüzyıl başlarında icat edilen piston ventil sistemi ile tamamen kromatik bir ses yelpazesine kavuşmuştur. Diğer ventilli modern kromatik kornolardan farkı, boruların dar ve yine ince materyalden olması; modern kornoların tamamen yeni boru sistemleri kullanmalarına karşın Viyana kornosunun klasik doğal korno dizaynını bozmamasıdır. Viyana kornoları, aynı doğal korno gibi, bazı tonlarda entonasyon kontrolünü kalaktaki sağ el ile yapmanızı zorunlu kılar.

Wagnertuba, orkestrasında yeni bir ses rengi arayan Richard Wagner’in “Nibelungen Yüzüğü” operalarında kullanmak için yaptırdığı bir çalgı. Sesi kornoya nazaran daha yumuşak ve dünya-dışı tınlar, kontrolü daha zordur. Görüntü olarak kornoya değil, tubanın küçüğüne benzer; korno ile aynı ventil sistemine sahip olduğu ve aynı ağızlıkla çalındığı için, orkestrada kornocular Wagnertuba çalmakla yükümlüdür. Wagner dışında birkaç besteci daha bu çalgıyı orkestra eserlerinde kullanmıştır ama repertuarda nadiren karşımıza çıkar.

Çok başarılı bir eğitim ve icra geçmişinden geliyorsunuz. Yakın döneme dair projelerinizi ve hayallerinizi öğrenmek isterim son olarak Atay bey.

Kısa dönemde zannederim tüm sanatçılar gibi hedefim, pandemi dönemini sağ salim atlatıp tekrar normal bir şekilde konser verebilmek. Temmuz ayından beri Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın sözleşmeli sanatçısıyım. Çocukluktan beri eğitimini aldığım, hayalini kurduğum işimi yapabildiğim için mutluyum. İleriye doğru korno eğitmenliği yapmak ve tabii ki şeflik yolculuğuma devam etmek istiyorum. Türkiye’ye yeni yeni gelen tarihsel çalgılarla icra pratiğinin buradaki temsilcilerinden biri olmak istiyorum. Konservatuar öğrencilerini tarihsel çalgılarla tanıştırmak, burada bir “eski müzik enstitüsü” kurmak uzun vadeli hayallerimden biri. Çağdaş müzik alanında genç bestecilerle birlikte çalışmak, yeni eserler kaydetmek, kaliteli çağdaş müziği Türkiye’de yaymak istiyorum. Kısacası, iyi müzik yapmak istiyorum!

İyi müzik yapma yolculuğunuzda sonsuz başarılar dilerim. Bu söyleşi için de çok teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s