Genç orkestra şefi Deniz Oliveira Erdinç: “Bir müzisyen, müziği hayatta her şeyden çok sevmeli”

Fotoğraf: Rengim Mütevellioğlu

Müzisyen bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Deniz Oliveira Erdinç, çalışmalarına erken yaşta keman, piyano ve viyolonsel ile başladı. Kemanda Ilarion Ionescu Galati, viyolonselde Hayreddin Hoxha ve piyanoda annesi Vera Erdinç’in tecrübelerinden yararlandı. Üniversite dönemine dek Pierre Loti (Istanbul) ve Charles de Gaulle (Ankara) Fransız okullarında okuyan sanatçı, 2009 yılında müzisyen olmakta karar kılıp Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi sınavlarına katıldı ve Gülnara Aziz’in 8 yıl boyunca piyano öğrencisi oldu. Kendisinin klasik müziğe yönelme serüvenini ve tesadüflerin aslında hayatımızı ne kadar da güzel şekillendirdiğini gösteren anektodu aşağıdaki söyleşide okuyacağınız için önceden işin büyüsünü kaçırmak istemem.

Genç şefin müzik serüvenine geri dönecek olursak, kendisi Gülnara Aziz ile çalıştığı ve Rus ekolünün sofistikasyonunu, “tını”nın önemini fark ettiği bu süre boyunca ODTÜ KKM, Bilkent Konser Salonu, Fransa Büyükelçiliği ve Mozarthaus gibi salonlarda resitaller ve oda müziği konserleri verdi ve Hüseyin Sermet, Emre Elivar, Boris Berman, Valentin Surif, Gülsin Onay, Jean Bernard Pommier, Misha Dacic, Giselle Brodsky, Makoto Ueno, Alexander Madzar, ve Laurent Cabasso gibi hocaların ustalık sınıflarına katıldı. Aynı zamanda Yiğit Aydın ile armoni, Tolga Yayalar ile form, Işın Metin ile partisyon okuma ve Odette Gartenlaub ile Paris’te solfej ve piyano çalıştı. Piyano eğitimini bitirdikten sonra orkestra şefliği dalında tahsil yapmaya karar verdi ve bu süre zarfında çalışmalarına Erol Erdinç ile devam ederek Jorma Panula, Lior Shambadal ve Gürer Aykal ve Rengim Gökmen’in çalıştaylarına katıldı. Türkiye’de ve dünyada çok değerli müzisyenlerle, müziğin farklı alanlarını kapsayan geniş spektrumlu bir eğitim sürecinden geçen Deniz Oliveira Erdinç, bir müzisyenin tüm vasıfları ve erdemlerinden önce, müziği hayatta herşeyden daha çok sevmesi gerektiğini söylüyor ve kendisini “her zaman öğrenci” olarak gören duayen müzisyenlerin kendilerini geliştirme ve sürekli ilerleme motivasyonunun izinden gidiyor.

2017-2019 yılları arasında Türk Eğitim Vakfı’nın maddi desteğiyle Ecole Normale de Musique de Paris’te Dominique Rouits ve Roselyne Masset-Lecocq’ın orkestra şefliği ve yüksek armoni sınıflarında tahsilini tamamlayan sanatçı, bu süre zarfında Cité Internationale des Arts’da ‘Artist-in-Residence’ olarak yer almakla birlikte « Cité des Arts » orkestrasının kurucusu, şefi, ve sanat direktörü olarak görev aldı. Deniz Oliveira Erdinç 2019 yılı itibari ile müzik hayatına Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası’nda asistan şef olarak Maestro Işın Metin ile devam ediyor.

“Bir şef olarak nihai hedefim, hayatımın geri kalanı boyunca yüksek müzikal ve teknik düzeyde, işlerini seven müzisyenlerden oluşan orkestralarla gerçekten anladığım ve derinine inebildiğim eserleri, özlerine mümkün olabildiğince yakın hayata getirmektir. Repertuarımda Mozart, Beethoven, Bruckner, Brahms ve Mahler’in tüm senfonilerinin olması beni pek ilgilendirmiyor. Hayalim, sadece 10-20 eser bilmek ve yönetmek, ama onları gerçekten ‘bilmek’” diyor Deniz Oliveira Erdinç ve bu zamana dek içinde yer aldığı tüm projelerde derinlikli ve mükemmeliyetçi dokunuşunu müzikseverlere göstermeyi başarıyor.

Başarılı genç şefi tanımanız için, çok bilgilendirici, heyecanlandırıcı ve gençlerle bir kez daha gurur duymamızı sağlayacak bir söyleşi gerçekleştirdim. Paylaşmak isterim:

Müzisyen bir ailede doğmanın avantajına sahipsiniz. Peki müziğe olan ilginiz ve yeteneğiniz erken yaşta nasıl ortaya çıktı ?

Evet, müzisyen bir aileye doğmak -eğer ki müzisyen olacaksanız-  tartışmasız bir avantajdır. Müzik ile daha anne karnındayken tanışırsınız ve genetik olarak yatkın olma şansınız yüksektir; ancak bu durumun dezavantajları da vardır. Hayli küçük bir camiada, ailenizin bir uzantısı olarak görülürsünüz ve benliğinizi yaratıp ifade etmeniz bu nedenle çok zordur. Ailenizin arkadaşları sizin arkadaşlarınız, ‘düşmanları’ da sizin ‘düşmanlarınız’ haline gelir ve daha ağzınızdan tek laf çıkmadan, siz daha tek bir nota çalmadan hakkınızda bir yargı oluşturmuş insanlara rastlamanız pek olasıdır. Benliğini tam olarak yaratamama ve ifade edememe konusunun üstünde durdum çünkü bir sanatçının -bana göre- gerçek misyonu, egosundan sıyrıldığı, aslında ‘benliği’ diye bir şey olmadığını anladığı an başlıyor; fakat buna ulaşması için ilk önce benliğini, egosunu keşfedip onu doyasıya yaşaması gerekiyor. Ben bunları doğru zamanda ve doğru sıralarıyla yaşadım ve şimdi bu sürecin sonundayım (bu süreç genelde bir müzisyenin yirmili yaşlarına tekabül eder) ancak yaşadıklarımı, öğrendiklerimi ifade edebilme noktasında zorluklarla karşılaştım. Böylesine konu dışı bir şeyi izah etmemin nedeni, bir sonraki sorularda anlatacağım üzere, klasik müziği  ‘ailemin işi’ olarak görüp, kendimi onlardan ayrı bir birey olarak kanıtlamak adına, tüm ergenliğim boyunca hayatımda kabul etmememe neden olması.

Umuyorum ki bunlar şikayet olarak anlaşılmaz. Benim iyi şeylerin kötü, kötü şeylerin de iyi yanını bulmaya çalışmak gibi bir huyum var. Türkiye’de, hatta dünyanın birçok yerinde, bir klasik müzisyen olarak Erol Erdinç’in oğlu olarak doğmak çok büyük bir talih, hatta bir onur oldu. İleride, kaderimde emellerime ulaşmak varsa, bu şansa sahip olamamış yetenekli müzisyenlere yardım etmeye, gittikçe onların değerini yok sayan bir dünyada önlerini açmaya kendimi adayarak bana bahşedilen bu şansa olan borcumu ödemeyi umuyorum.

Yeteneğimin olduğunu ailem üç yaşımdayken keşfetti. O zamanlar, Andrew Lloyd Webber’ın ‘Phantom of the Opera’ adlı müzikali epey meşhurdu ve yaz tatili için gittiğimiz bir mekanda şov haline getirilmişti. Ben ise bu eserin kısmen zor sayılabilecek kromatik aralıklara sahip temalarını doğru tonda söylüyormuşum sabah akşam. Ailemin bana anlattığı ilk anekdot budur. Müziğe ilgimin nasıl geliştiğine cevaben ise, değerli okuyucularınızı sıradaki soruya davet ediyorum.

Fotoğraf: Rengim Mütevellioğlu

Keman, piyano ve viyolonsel ile başlayan eğitiminize size piyanoda karar kılmaya iten sebepler nelerdi ?  

Piyanoda karar kılmam, benim için hayli kişisel, uzun bir hikaye. Bunun nedeni, piyano enstrümanında karar kılmamın aslında müzikte karar kılmam olmasıdır.

Klasik müziğe 6 ila 12 yaş aralığında kısmen, 12 ila 16 yaş aralığında ise hayatımda tamamen yer vermeyi seçtim. 6 ila 12 yaşım arasında keman eğitimim Ilarion Ionescu Galati, çello eğitimim Hayreddin Hoxha, piyano eğitimim ise bale korepetitörü olan annem ile oldu. Kemanda pek ileri gittiğimi söyleyemem. ¼’lük kemanımda, gamlar ve basit parçalar çalabiliyordum. Ses rengini daha çok sevdiğim viyolonsel enstrümanında ise Vivaldi’nin mi minör konçertosunu çalabilir seviyeye gelmiştim. Piyanoda geldiğim son teknik seviye ise Clementi’nin sonatinleri idi. Ama klasik müziğe tepkiliydim. O kadar zorla çalışıyordum ki, çello arşelerimi defalarca nota sehpasına vurup ikiye ayırmışlığım vardır. Burada söylemeliyim ki, ailemin planı asla müzisyen olmam değildi. Yeteneğim olmasına rağmen benim konservatuar eğitimi görmemi istemediler, arşe kırmak gibi davranışlarım yüzünden, haklı olarak müziği sevmediğimi düşünüyorlardı ve müzisyen oldukları için de bu işin sevmeden yapılabilecek bir iş olmadığının bilincindelerdi. O yüzden az sonra anlatacağım olayı onlar da benim kadar şaşkınlıkla karşıladılar.

Ergenliğime girdiğimde, müzik hayatımda daha büyük bir yer kaplamaya başladı.

Kendi kendime elektro gitar ve bateri çalmayı öğrendim. Çalmak istediğim parçaları kulaktan çıkarıyordum. Arkadaşlarımla rock grupları kurup çaldım, şarkılar besteledim. Bu süreç 16 yaşıma kadar devam etti. 16 yaşıma geldiğimde ise hayatımı  değiştiren bir olay oldu. 2000’lerin başında, benim jenerasyonum, internet’ten dinlemek istediği müzikleri ‘torrent’ adlı programlar aracılığıyla indirirdi (hayli yanlış bir davranış, haliyle. O yaşta tabi bunları düşünmüyorsunuz). Ben de, bir akşam, rock grubum ile cover’layacağımız bir parça indiriyordum. Nirvana veya Pearl Jam’di yanlış hatırlamıyorsam. Bu torrentleme programlarını kullananlar bilir, bazen bir parça indirirdiniz ve dosyanın ismi doğru olsa da parçayı açıp çaldığınızda başka bir parça çıkardı. Benim de başıma gelen bu oldu, ve indirdiğim parça Nirvana yerine Beethoven’ın 14’cü sonatı, namı diğer ‘Ayışığı Sonatı’ çıktı ! Kulaklıklarımda beklediğim sesler çalmazken, elbette ki sonatı tanımıştım ve aklıma ilk gelen düşünceler şu şekildeydi: ‘Olamaz, klasik müzik!’. Ama bir türlü sonatı kapatamamıştım ve dinlemeye devam etmiştim. Beni çeken bir şey vardı. Bir dakika geçtikten sonra ise birdenbire tüylerim diken diken oldu ve gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Sanki bütün ifade etmek isteyip edemediklerim, hissettiklerim (ergenlik de pek hisli bir dönemdir, bilirsiniz !), düşüncelerim, bütün derinlikleri ve yoğunluklarıyla, kulağımdan giren bu ulvi müziğin aracılığıyla hayat ve ses bulmuştu. Bu kısa an, hayatımı değiştiren an oldu.

Nitekim bu komik olaydan sonra hayatım klasik müzik oldu. Ayışığı sonatının ilk bölümünü çalmak istiyordum. Çalamazsam ölecektim. O denli bir ihtiyaçtı. Okulumun tüm derslerini asıp gizlice eve geri dönüyordum ve evde kimse yokken ilk bölümü öğrenmeye, çalmaya çalışıyordum. Bu hayli zor olmuştu çünkü nota okumayı unutmuştum ve  yıllarca ara vermem dolayısıyla piyano, ellerimin altında yabancı bir cisim gibiydi. Buna rağmen sonatın ilk bölümünün çoğunu kulaktan çıkartıp bir iki nota veya oktav hatasıyla, kötü de olsa çalmayı başardım.  Sonrasında, aynı his sonatın hızlı olan üçüncü bölümü için oluştu, ancak o bölüm, en azından benim kabiliyetlerim çerçevesinde, kulaktan çıkarılabilecek bir bölüm değildi. O nedenle haftalarca nota okumayı kendime tekrar öğrettim ve Clementi Sonatinler düzeyinde kalmış olan tekniğimi çetrefilli sayılabilecek olan bu bölümü çalmak için zorla geliştirdim. Bu bölümü o kadar çalmak istiyordum ki, haftalarca günde 10, 12, hatta bir kez, hiç unutmam, yemeden içmeden lavaboya bile gitmeden 18 saat çalıştım. Geceleri kol kaslarımın ağrısından uyuyamadığımı hatırlıyorum. Ve böylece, bir yıl uyumadan geçti. Chopin’in ilk ve son Etüd’ünü ve Op.23 Balad’ını da bu şekilde öğrendim. Artık okuduğum lisede sınıfta kalma raddesine gelmiştim ve piyano çalışmadığım bütün zamanlarım, ya klasik müzik dinleyerek ya da bestecilerin hayatını okumakla geçiyordu. Piyanoda küçük besteler de yapıyordum. Uzun lafın kısası, bu bir kara sevdaydı. Ne bir arkadaşım kalmıştı ne başka bir uğraşım. Klasik müzik artık benim hayatımın tümüydü ve profesyonel olarak müzisyen olmakta kendi kendime karar kılmıştım.

Ailem ilk başta bu kararıma haklı olarak pek sıcak bakmamıştı. Plan bu değildi ! Ve artık her şey için çok ama çok geçti… Fakat bu sevdamın geçmeyeceğini anladıklarında, Fransız Charles de Gaulle Lisesi’nin son sınıfındayken Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi bünyesindeki Müzik Lisesi’nin sınavlarına girmemi istediler. Bu sınava hazırlanmam için değerli piyanist Hacıbaba Adiloğlu bana yardımcı oldu. Böylece sınavı kazanmam ile jürimde olan sevgili Gülnara Aziz hocam ile tanışmam bir oldu. Kendisi, tekniğimi düzeltebilirsem beni sınıfına alabileceğini söyledi, ve bu süreç boyunca hoca ile daha evvel çalışmış olan Elif Önal ile çalıştım. Günde gene en az 10 saat çalışıyordum. Altı ay kadar bir sürenin sonunda ise muradıma erdim ve lisans eğitimime Gülnara Aziz’in öğrencisi olarak başladım. Bunlar o zamana kadarki hayatımın, çocukluk aşklarımı saymazsak, en mutlu günleridir.

Piyanoda, yani klasik müzikte karar kılmamın hikayesini böylece size ve değerli okurlarınıza aktarmış oldum. Hayatımın bu denli büyük bir dönüm noktasını kısaca, kalben anlatmamak bana cazip gelmedi. Umarım mümkün olabildiğince yalın, objektif ve sıkıcı olmayan bir biçimde bu hikayeyi aktarabilmişimdir.

Birçok değerli piyanisti yetiştiren Gülnara Azizin öğrencisi oldunuz. Size teknik açıdan katkıları ne oldu? Hiç unutamadığınız öğütlerinden birkaçını bizimle de paylaşır mısınız ?  

Gülnara Hocamın, her öğrencisine olduğu gibi, bana da en değerli hediyesi ‘tını’ oldu (kendi deyimiyle, ‘Ton’). Gülnara Aziz’in öğrencisine  bir bakışı bile bir öğüt niteliği taşır ve onunla uzun süre çalışan her piyanistin kendine has bir tınısı ortaya çıkar. Bu husus özellikle günümüzde çok hayatidir çünkü yaşadığımız Youtube ve kayıtlar çağında, herkesin tınısı birbirine benzemeye başlamıştır. Eski kayıtları dinlerseniz (bir mikrofonun günümüzde bile hala büyük sınırlamalara tabi bir alet olduğunu göz önünde bulundurarak), her piyanisti tınısından tanırsınız, mesela, ve özellikle, Richter. Uzun lafın kısası, tını her çalgıcının parmak izidir ve Gülnara hoca sizin piyanoda buna ulaşmanızı sağlar. Gerektiğinde, büyük bir salonun en uzak noktasına kadar tınlayacak bir pianissimo’ya sahip olursunuz. Forteleriniz, olmasını istemiyorsanız (Prokofiev çalarken mesela), asla sert duyulmaz. Bu üzerinde durduğum tını konusu dışında,  elbette temsil ettiği Rus ekolünün teknik özelliklerini de öğrencisine aktarır Gülnara hoca. Mesela, tuşların dibine ulaşmak (bu da aslında etkili bir tını yaratmak ile birebir alakalı bir konudur) veya vücut ağırlığını hiçbir kesintiye uğramamış şekilde ayak parmaklarından ellere yani tuşa ulaştırmak gibi.

Sahneye çıktığınızda ilk olarak neler hissedersiniz ? 

Piyano ve şeflik için farklı bir deneyim yaşıyorum. Birinde sadece ‘ben’, besteci ve yazdığı müzik. Öbüründe, ‘biz’. Şeflik yaparken benliğimden bir nebze kurtulurum, sahneye çıkacağım anı bekleyemem, hemen konser olsun isterim, hatta her gün konserim olsun isterim. Konser sabahın dördünde bile olsa bir gram gerginlik hissetmem, ‘ya şu cümleyi istediğim gibi yapamazsam, accelerando’da herkesi birbirine sokarsam’ diye düşünmem. Bu denli pozitif düşünceler ve 10 yıllık bir düşünce yumağının sonucunda oluşmamış bir kendine güven benim zihnimde çok net bir anomalidir, çünkü ben, çocukluğumdan beri, kendimi kontrol etmektense başkalarını kontrol etmekte daha başarılı olmuşumdur. Orkestra ve şef arasındaki ilişki için ‘kontrol’ kelimesi yanlış tabii ki. Bu durumda ‘kontrol’ kelimesini ‘ifade etmek’ ile değiştirebiliriz. Ben kendimi kendime ifade edebilen bir insan değilim. Ego, süperego, id derken kendim ve kendim arasında çetrefilli bir yolda kayboluyorum. Ancak başkalarına kendimi daha dürüstçe ve net olarak ifade edebiliyorum. O nedenle karakterim gereği şef olarak sahneye çıktığımda kendimi daha mutlu, daha rahat, daha evimde hissediyorum. Sahneye çıkıp solo bir enstrüman çalmak gerçekten sirk hayvanlığı gibidir ve işinizi doğru yapıyorsanız insanlar sadece kafatasınızı, kuyruğunuzun renklerini, dişlerinizi incelemezler; aynı zamanda en derin duygu ve düşüncelerinizi bir büyüteç ile görebilirler. İçinize kapanık biriyseniz bu sizi hayli rahatsız eder ve yalnızca dünyaya haykırmanız gereken bir his veya bir düşünce olduğunda bu hislere tercüman olan uygun bir eser seçersiniz (kendizi bu doğal sürece bıraktığınızda zaten eser sizi seçiyor, –eser birdenbire kafanızda durmaksızın çalmaya başlıyor- siz onu değil) ve konser vermek istersiniz. Bu nedenle piyano konserlerime teknik olarak en ‘basit’ eserlerden oluşan bir seçki ile çıksam dahi öncesinde, sahnede ve sonrasında çok büyük stres yaşarım. Bu konu üzerine çok düşünmüş olduğum bir konudur o yüzden onu bir açıdan daha incelemekten kendimi alıkoyamıyorum. ‘Mükemmeliyetçilik’ açısı. Bence bir solist için bu konsepte ulaşmak mümkün gözükür ve bu yanılgıya düşersiniz. Sonuçta elinizdeki değişkenler, kendiniz, elinizdeki enstrüman ve çalacağınız salondan ve belki bir kaç şeyden daha ibarettir. Ancak bir şefin bir eserin kafasındaki ideal imajına ulaşabileceğini düşünmesi bir deliliktir çünkü değişkenler sayısı solistin en az 10 katıdır. Orkestra üyelerinden biri çok kötü bir boşanma sürecinden geçiyor olabilir mesela. Ya da, müzisyenlerin elindeki enstrümanların hepsi en yüksek kalitede enstrümanlar olmayabilir. Düşündükçe bir sürü daha değişken bulabilirsiniz. Bu nedenle, şeflik bu açıdan da incelendiğinde benim için daha ‘rahat’ bir deneyim. Enteresan bir şekilde, nihai bir ideale ulaşamayacağını bilmek insanı özgürleştiriyor, ve işin sonunda, ortaya koyduğunuz yorum ideale daha yakın oluveriyor. Doğaya da baktığımda mükemmeliyetin kontrolden ziyade bir teslimiyet hali (kaos, entropi…) olduğuna dair düşünmekten kendimi alamıyorum. 

Uzun lafın kısası, sahneye çıkmak piyanist olarak bir zülüm, şef olarak ise dünyanın en büyük zevkidir benim için.

Peki ilk sahne deneyiminizi anımsıyor musunuz? Nasıl bir çalışma sürecinden geçmiştiniz öncesinde ?

Evet, anımsıyorum. Altı yaşımdaydım. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 23 Nisan kutlamaları çerçevesinde bir konser veriyordu ve sevgili babam (o zamanlar IDSO’nun daimi şefiydi) ile orkestra üyeleri Rossini’nin ‘Guillaume Tell’ uvertürünü yönetmemi uygun görmüşlerdi (bu konserin kısa bir videosunu da bu röportajda siz ve değerli okuyucularınızla paylaşmayı uygun buldum). Lütfi Kırdar salonunda gerçekleşen bu ilk sahne deneyimime çalışma sürecim ise şöyle olmuştu: eserin kayıdını bir kaç kere dinledikten sonra, babam piyanoda eseri çalarken bana şu hareketi, bu hareketi yap derdi (mesela, trompetçilere sol elin ile senkopu ver, forte dinamiklerde ellerini aç ve havaya kaldır, vesaire). Ben de bu hareketleri kopyaladım, ezberledim ve uvertürü konserde yönettim. Bu benim için dünyanın en güzel oyunu gibiydi ve bu oyun başka hiçbir oyuna benzemiyordu… Belki de sırf bu konser yüzünden sahneye şef olarak çıkmak bilinçaltımda doğal bir şey olarak kaldı ve önceki sorunuza cevabımdaki irdelemelerim tamamıyla geçersiz!

Çok değerli ustalık sınıflarına katıldınız. İçlerinde unutamadığınız hangisi oldu ve neden ?  

Maestro Jorma Panula ve Maestro Rengim Gökmen’in ustalık sınıfları benim için büyük önem teşkil etti. Rengim Hoca ve Karşıyaka Oda Orkestrası ile 2016 yılında gerçekleşen ustalık sınıfı bir yetişkin olarak ilk şeflik deneyimimdi ve bitiriş konserinin son akoruyla birlikte (Tchaikovsky’nin Do Majör Serenadı) artık şef olmak istediğimi biliyordum. Jorma Panula’nın Finlandiya’nın Kuopio şehrinde 2018 yılında verdiği ustalık sınıfına katılışım ise farklı bir nedenden dolayı önemliydi. Kendisi, bitiriş konserinden sonra bir restoranda toplanmış olan bütün öğrenciler arasından bir tek bana gelip, elimi sıkıp ‘good !’ deyip gitmişti. Jorma Panula dünyanın en önemli şeflik hocalarından biridir (öğrencilerinden biri de Esa Pekka Salonen’dir) ve belki de dünya üzerinde en çok şef görmüş kişilerin arasında yer alır (kendisi her hafta dünyanın her yerinden onlarca genç şefin katıldığı ustalık sınıfları düzenler). Bu nedenle onun bana bu kişisel övgüsü, beni çok etkilemekle birlikte, kendisini her zaman büyük acımasızlıkla eleştiren bana, bu işi iyi ve hakkıyla yapabileceğini inandıran olaydır.

Orkestra şefliğine olan ilginiz nasıl ortaya çıktı? Bu doğrultuda nasıl çalışmalar yaptınız ?  

Orkestra şefliğine ilgim çocukluğumdan beri vardı. Babam da orkestra şefi olduğu için onu idolleştirip onun gibi olmak istedim. Bu, sorunuza verebileceğim kolay cevap. Ancak, size ve değerli okuyucularınıza, ilginizi çekerse, zor, uzun ve kalbimden anlatmak gelen cevabı da sunmak isterim.

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nin piyano bölümünden lisans mezuniyetim yaklaştıkça, 25 yaşıma doğru, müzikten büyük bir uzaklaşma yaşamaya başladım. Zihnim hayata karşı “zehirli” denebilecek bir bakış açısı geliştirmişti ve maalesef müzik bile bu düşüncelerin etkisinden kaçamamıştı. O zamanlar çok Schopenhauer okuyordum ve hayatımda, ikinci derece yakınlıkta ailemin başına gelen menfur bir hadise olmuştu. Hiçbir şeyi artık ulvi olarak görememeye başlamıştım, hayat benim için büyüsünü kaybetmişti. İnsana mahsus davranış ve yaratıların tümünü, belirli hayvani içgüdülerin sonuçları olarak yorumluyordum. Bu bağlamda müzik, bir kuşun çiftleşme çağrısından farksızdı ve sadece bir bireyi ‘arenada’ öne çıkaran bir zeka belirtisi rolü görüyordu. Müziğe yeteri kadar derin bakmıyordum, tatmin olamıyordum. Eskisi kadar müzik dinlemiyordum ve az çalışıyordum, okumuyordum. Bu dışarıdan mutlaka komik ve gereksiz bir kapris gibi gözüken, içeriden ise hayli sancılı olan varoluş krizi kronikleşerek yıllar sürdü, ve 30 yaşıma yaklaştığım bu günlerde artık kendini tüketti.

Tükenmesinin en önemli etkenlerinden biri, şefliğe yönelmem oldu. Bu krizin, bitiş noktasından bakarak yorumlandığında, piyanonun bana artık yetmemeye başladığı anlar barındırdığının farkına varıyorum. Piyano enstrümanı, ‘tekil’ bir enstrüman olarak, benim benliğime, egoma tekabül ediyordu. Yeni ‘enstrümanım’, orkestra ise, ‘çoğul’ bir enstrüman olarak, benliğimin ötesine geçmemi, öyle bir şeyin aslında var olmadığını anlamaya başlamamı, evrende her şeyin bir olduğunu hissetmeye başlamamı tasvir ediyordu. Ne kadar ‘kitsch’, değil mi ?

Şaka bir yana, söylemek isterim ki, yazdığım bu düşüncelerimden de tahmin edeceğiniz üzere, yeni enstrümanıma yönelme kararını kolayca vermedim. Emin olmam gereken sualler vardı: babam şef diye mi şef olmak istiyordum ? Hiyerarşinin üst noktasında olmayı isteyen egom muydu? Oda müziği yapmayı solo çalmaktan daha çok sevdiğim için mi şef olmak istiyordum ?  İnsanlara içimi açacak cesareti bulamadığım (önceki cevaplarımda bahsettiğim gibi, bana göre birine piyano çalmak kişisel dünyamı rahatsız edici derecede açığa çıkaran bir şey) için mi şef olmak istiyordum ? Ve en önemli soru: piyanist olamadığım için mi şef olmak istiyordum ? Sonuçta piyanoya geç geri dönmüştüm, önceki sorularınızda açıkladığım gibi. Tekniğim de pek iyi değildi ve o ‘kaçırdığım’ yılları kaçırmayan akranlarımla teknik olarak aynı sonuca ulaşmak için onlardan iki, üç kat daha fazla çalışmam gerekiyordu. Dürüst olalım: enstrümanlarında yeteri kadar iyi bir düzeye ulaşamamış olmanın kompleksiyle şefliğe soyunan birçok müzisyen vardır. Ben onlardan biri olmak istemiyordum. Bu nedenle, piyano mezuniyet yılımda çok zor programlar seçtim ve Gülnara hocama en zor konçertolardan biri olan, Rachmaninov’un 3’cü Konçertosu’nun birinci ve ikinci bölümünü hazırlayıp çaldım (hocamın bu eseri bana vermesi için bir taktik olarak üçüncü bölümü niye hazırlamadığımı piyanistler anlayacaktır). Gülnara Hocam, benden önce bu eseri sadece bir kişiye vermişti. Ona bu eseri kabul ettirecek seviyede çalabilmem ile, kendime şefliğin bir ‘kolaya kaçma’ olmadığını böylece kanıtlamış olmuştum. Sonunda, uzunca ve her yönüyle anlattığım bu ‘şefliğe yönelme süreci’, önceki sorularınızda bahsettiğim ustalık sınıfı ile son buldu. Artık emindim, orkestra şefliği benim yapmam gereken şeydi ve tüm yaşadıklarım, klasik müziği 6-7  sene bırakmam bile, bunun için olmuştu. Ruhum ve zihnimdeki labirentten çıkmıştım ve taşlar yerine oturmuştu.

Şimdi, izninizle, sorunuzun ikinci bölümüne geçerek, şeflik için nasıl çalışmalar yaptığıma değinmek isterim.

Paris’teki hocam Maestro Dominique Rouits, Pierre Boulez’in öğrencisi olmakla birlikte babamın öğrencilik yıllarından sınıf arkadaşıydı ve onunla aynı ekolden geliyordu. Ikisinin de ilk hocası o zamanlar Köln Opera’sının müzik direktörü, önemli eğitimci ve şef Pierre Dervaux olmuştu. Maestro Rouits birinci sınıf bir müzisyen ve etkili bir eğitimciydi, ancak sınıfında çok fazla öğrenciydik ve hepimize çok zaman ayıramıyordu. Bir başka husus, orkestra ile –bana göre- yeteri kadar çalışma olanağımızın olmamasıydı. Bu olumsuzluklara rağmen, iki sene boyunca ondan çok şey öğrendim. Gönlüm, ondan daha da çok şey öğrenebilmem için şeflik sınıfındaki sistemin biraz daha ideal olmasını isterdi, ancak kabul etmek lazım ki dünyada çoğu şeflik sınıfı böyledir. Her şeye rağmen bu durum bir çok iyi sonuca vesile oldu. Mesela, Cité des Arts orkestrasını kurmam, veya boş zamanlarımı doldurmak için Ecole Normale de Musique’in yüksek solfej ve yüksek armoni sınıflarına da yazılmam gibi.

Bir başka hocam, şu an birlikte çalıştığım Maestro Işın Metin’in ise çok önemli, ayrı bir yeri vardır benim için. Kendisinin yarattığı bir sistem (‘Algoritma’) vardır ve bu sistem öyle müthiştir ki bir çay fincanına bile teknik olarak orkestra yönetmeyi öğretebilir.  Bu algoritmanın dördüncü kısmı olan ‘şeflik tekniği’ kısmı dünyadaki bütün şeflik tekniği ekollerinin bir özetidir. Bana bu algoritma dışındaki en büyük hediyesi, müziğe bakmak istediğim derinliğe nasıl ulaşabileceğimi göstermesi ve iç duyuşumu daha da geliştirmeye sevk etmesidir. Onun sayesinde, müziğe çok daha saflaştırılmış bir biçimde, bir bestecinin bakış açısıyla bakabiliyorum artık.

Son olarak, şefliği ilk öğrendiğim hocam olan sevgili babam da bu kararımın en başından beri yanımda oldu ve şeflik tekniğini, bilgilerini, tecrübelerinin (‘know-how’)  tümünü bana aktardı.

Peki şu anda orkestra şefliği ile piyanistlik arasında nasıl bir denge var ?  

Ben maalesef asla iki şeye aynı anda yoğunlaşabilen birisi değilim. Son üç ay boyunca yalnızca Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası ile olan konserimiz için çalıştım ve piyanoya sadece iç sesimde bir veya birkaç enstrümanlık bir dokuyu istediğim kadar net olarak duyamadığımda dokundum. Bir piyano programı hazırlamam gerektiğinde de şefliği tamamen bırakıyorum. Tabii ki, hangisine yoğunlaşmış olursam olayım, müzikle olan bu iki farklı ilişki türü içimde birbirlerini besliyorlar. Benim için ideal denge, hayatımın büyük kısmını şefliğe ayırıp her sene tek bir resital programı, tek bir konçerto ve tek bir oda müziği programı seslendirmek olurdu.

Eğitiminiz boyunca nasıl destek mekanizmalarından yararlandınız? Fransız eğitimini deneyimlemiş biri olarak Türkiyede bu tür müzik burslarının yeterli olduğunu düşünüyor musunuz ?  

Müzik eğitimimde Fransız sistemini yalnızca Ecole Normale de Musique de Paris’de yüksek lisans yaptığım iki sene boyunca deneyimledim. Bu süre boyunca Fransa ülkesinin, klasik müzisyen olan vatandaşlarına dünyada en çok yardım eden ülkelerden biri olduğunu da bizzat görmüş oldum. Cité Internationale des Arts seçmesini kazanıp ‘Artist-in-Residence’ olmam ile bana da yardım elleri dokunmuş oldu.

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi ve bünyesindeki Müzik Lisesi’nde, her öğrenci üç aşağı beş yukarı en az yüzde elli burs alır, o yüzden bu okuldaki öğrencilik dönemim boyunca da şanslıydım. Çok büyük bir yardım da Paris’e gideceğim zaman Türk Eğitim Vakfı’ndan geldi ve benim eğitimimle beraber yaşam giderlerimin büyük bir parçasını bir sene boyunca karşıladılar. Benim şansım yaver gitmiş olsa da, Türkiye’deki müzik burslarını maalesef yeterli bulmuyorum. Bu durum, burs veren seçili kurum ve vakıfların yeteri kadar çabalamamasından değil, dünyanın ve özellikle ülkemizin olduğu sosyo-ekonomik konjonktürden dolayı ortaya çıkıyor. Sanat, hiç bir zaman hayati bir ihtiyaç olarak görülmedi. Bunun nedenleri, insanoğlunun hayatta kalma içgüdüsü çerçevesinden bakıldığında, anlaşılabilir, pragmatik nedenler. Fakat pandeminin de işin içine girmesi ile bu acı gerçeği biz müzik sanatçıları daha da keskin bir biçimde yaşamaya başladık. Tüm dünyada gittikçe daha çok kabul gören bu ‘zihniyeti’ yenmeli ve değiştirmeliyiz. Sanatın hayati bir ihtiyaç olmadığına inanan kişilerden oluşan bir grubu, kötü kalpli bir deney adına aylarca aç bırakarak bir odaya kapatın. Bu durumdan ne zaman çıkacaklarını da söylemezseniz, yaşadıkları acıyı, gerekirse kendi kanlarıyla odanın duvarlarına çizeceklerdir ve onlara umut veren şarkılar besteleyip söyleyeceklerdir.

Cité des Arts orkestrasını, projenin nasıl doğduğunu, şu anda neler yapıldığını biraz anlatır mısınız ?

Cité des Arts orkestrasını, Paris’teki ikinci yılımda kurdum. Cité Internationale des Arts, tüm dünyadan gelen, her yaştan, her disiplinden sanatçılara, Paris’in göbeği olan 4’cü bölgede, kalacak yer ve uygun imkanlar  (odalarda piyano, plastik sanatçılar için özel malzemeler, vb.) sunan, ağırladığı sanatçılar arasında Daniel Barenboim, Mstislav Rostropovitch, Erol Erdinç, Hüseyin Sermet, Selman Ada, Serge Gainsbourg gibi isimler olan, eşi benzeri olmayan bir kurum. Bir sanatçı, en fazla iki sene bu kurumda ‘Artist-in-residence’ olarak kalabiliyor ve bir seçme sonrasında kabul ediliyor. Aşağı yukarı her an 300 sanatçının ikamet ettiği Cité’de klasik batı müziği sanatçıları azınlık olsa da, ilk geldiğim sene, bu kurumun bir salonu bile olmasına rağmen, bir orkestrasının olmamasına anlam verememiştim. Bu sorunun cevabı aslında kolay ve netti: her müzisyenin Cité’de farklı zaman dilimleri boyunca ikamet etmesinden dolayı (kimisi iki ay, kimisi iki yıl) bir orkestra kurmanın lojistiği korkunç derecede zordu. Paris’teki okulumda, önceki sorularda belirttiğim üzere, orkestra karşısında olan sürem epeyce sınırlıydı. Bu nedenle böyle bir girişimde bulunmaya karar vermiştim. Bu girişimde bulunmamın nedenleri sadece egoistçe nedenler de değildi: Cité des Arts orkestrası aynı zamanda Cité’de ikamet eden bestecilerin eserlerini seslendirebilecekti ve Türkiye’den tanıdığım yetenekli meslektaşlarıma da orkestralı konser imkanı sağlayacaktı. Orkestranın kadrosunu oturtmam yaklaşık üç ay sürdü ve akabinde ilk konserimizi verdik. Konser başarılı olmuştu ve Paris Belediyesi (Cité Internationale des Arts’ın bağlı olduğu kurum) orkestraya maddi olarak sponsor olmayı kabul etmişti. Bu olaylar sürerken Ecole Normale de Musique’ten şeflik diplomamı almıştım ve değerli Maestro Işın Metin Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde kendisiyle ikinci bir master yapma fikrini vermişti. Bu, benimle hayli ilgilenebilecek önemli bir hoca ve Bilkent Gençlik Senfoni Orkestra’sında yardımcı şef olarak bolca orkestra karşısında  süre anlamına geliyordu. O nedenle hiç düşünmeden bu teklifi memnuniyetle kabul ettim ve pılımı pırtımı toplayıp Türkiye’ye 2019’un Eylül ayında geri döndüm. Cité des Arts orkestrasını ise başkemancısına, aynı zamanda şef ve besteci olan Mateus Araujo’ya devrettim. Kendisinin Cité’deki iki senelik ikametinin sonlanması ve pandeminin ortaya çıkması ile, orkestranın sonunu getirdi.

Şu anda Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası’nda yardımcı şefsiniz. Dinleyiciler orkestranızı izlemek üzere geldiğinde onları en çok büyüleyen özellikler neler olur ?

Pandemiden dolayı Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası ile ilk konserimizi daha geçtiğimiz ay yapabildik. Beni en çok etkileyen şey, genç orkestra üyelerinin kendilerini müzik ile ifade etme isteklerinin (pandemi yüzünden delicesine keskinleşen bir istek) gözlerine ve tınılarına yansımasıydı. O 1 Temmuz akşamı,  gözlerlerindeki parıltıyı ve birlikte yarattığımız tınıyı asla unutmayacağım. Beni büyüleyen onlar oldu!  Sanıyorum dinleyiciler de bu dediklerime yakın şeyler söyleyeceklerdir.

Sizce bir orkestra hiyerarşisinde en üstte şef mi olur yoksa besteci mi ? 

Kesinlikle, ve kesinlikle, besteci. Bunun aksini belirten bir şef umarım aynı zamanda bestecidir, ve eserleri arasında Missa Solemnis’in ulviliğine ve Mozart’ın 41’nci Senfonisinin zanaat seviyesine eşdeğer bir eseri vardır.

Bireysel performans ile ekip performansı arasındaki denge nasıl kurulur ? 

Thomas Reid’in ‘Essays on the Intellectual Powers of Man’ adlı 1786 tarihli denemesinde, şunu ifade eden bir paragraf vardır: ‘Bir zincir yalnızca en zayıf halkası kadar güçlüdür’. Bir orkestra yalnızca solist  düzeyde sanatçılardan oluşuyorsa ne âlâ; ancak öyle olsa bile, yine de bazı müzisyenler her konserde en iyi performanslarını ortaya koyamayabilirler. Bu durumda da orkestra şefine büyük sorumluluk düştüğüne inanıyorum. En arka rahledeki keman sanatçısı ile bütün bir konser boyunca tek bir notadan sorumlu perküsyon sanatçısına da şef ilham vermeyi başarırsa, ekip performansı başarıya ulaşır.

Dünya çapında en çok beğendiğiniz, size ilham kaynağı olan şefler ve orkestralar hangileri ve neden ?  

Claudio Abbado’yu her açıdan çok seviyorum. Yönettiği her müzik onun zihninde, vücudunda adeta yaşam buluyor. Benim için ‘şeflerin şefi’ odur. Vladimir Fedoseyev’i de çok beğeniyorum, özellikle Tchaikovsky yorumlarını. Orkestra olarak, Paris’te okurken konserlerine gittiğim Deutsche Kammerphilarmonie Bremen beni bir hayli etkilemişti (Brahms’ın Senfonilerinin hepsini üç akşam boyunca çalmışlardı). Ortaya koydukları yorumun mükemmeliyetinin dışında, orkestradaki ‘ahenk’ beni çok etkilemişti. Orkestranın her üyesi birlikte nefes alıyordu, kalpleri aynı anda atıyordu ve her notada size bunu hissettiriyorlardı. Ancak unutmamak lazım ki o orkestranın çok kişisel bir iç yönetim şekli var ve bu yönetim şekli Berlin Filarmoni’ninkinden bile ideal. Betimlemeye çalıştığım bu ‘ahenk’e ulaşmaları sadece orkestranın ve şefin yetkinliği  sayesinde olmuyor. Aynı zamanda doğru imkanlara sahipler.

Orkestrada bir düzensizlik olduğunda ve bu düzensizlik önemli bir konser sırasında ortaya çıktığında nasıl bir kriz yönetimi yürütürsünüz ?  

Şimdiye kadar böyle bir deneyim yaşamadım; ama bu mesleğe devam etmem durumunda yaşamayacağımı varsaymak, sanırım naif bir düşünce olur. Bir olay olmadan ona nasıl tepki verip vermeyeceğimi bilmek çok zor. Ancak kendi karakterim üzerindeki gözlemlerim doğruysa, ben kriz zamanlarında ben sakin ve hızlı problem çözen bir insanım. Sükunetli zamanlar bana daha puslu ve daha bilinmez geliyor, beni daha çok zorluyor. İnsanlar arasında açık ve net, dürüst bir iletişim oluşturulduğunda her sorunun çözülebileceğine inanıyorum. Zaten müzik yapılması gerektiği gibi yapılıyorsa bu kanalların (içtenlik, açık olabilmek için gereken cesaret, dürüstlük vs…) hepsi zaten açık olacaktır o müziği yorumlamakla mükellef olan insanlarda. O yüzden sorunuza cevabımı şöyle özetleyebilirim: tüm müzisyenler (en başta şef tabii ki) işlerini doğru, hakkıyla, severek ve dürüstçe yapıyorlarsa ve en önemlisi bu işi yapmaları için tüm şartlar ideal ise, çıkacak olan herhangi bir kriz zaten doğal olarak, kolayca çözülür. Sanırım dünyanın acı gerçeklerini kabul etmekten pek uzak, ütopik bir cevap oldu bu. Sizden ricam, bu soruyu saçlarım daha da beyazladığında bana tekrar sormanız.

Daniel Barenboim, orkestra şeflerinden müzisyenlerin en az üçte birinin nefret ettiğini söyler. Sizce doğru mu ?

Nefret’ kelimesinin bu durumu betimlemek için biraz güçlü bir kelime olduğunu düşünüyorum. Daniel Barenboim’un bu sözünde ne demeye çalıştığını anlamak için bence bir orkestra müzisyeninin hayatını, hatta günlük hayatını mercek altına almak gerekir. Bu bahsettiğim orkestra müzisyeni, enstrümanında en üstün seviyeye ulaşması için hayatın ona güldüğü, ayda 50 bin Euro kazanıp eline 300 senelik bir enstrüman verilen, aynı zamanda solo kariyer yapabilen, turneler ile dünyayı gezen, her açıdan tatmin edici bir hayat yaşayabilen Berlin Filarmoni Orkestrası üyesi değil. Bahsettiğim müzisyen, çok zor maddi ve manevi şartlar altında çalışan, nadiren üyesi olduğu topluluk ile güzel bir müzikal sonuç ortaya koyabilen sanatçıdır. Bu kişi olduğumuzu düşünelim. Her hafta yeni bir ‘lider’ karşınıza çıkar. Bu liderin yaptığı iş dünyanın en multidisipliner işlerinden biridir ve dahiyane bir yeteneğe, müzikaliteye sahip olsa bile, ancak yaşlılığına doğru işinde virtüöziteye ulaşır. Bu nedenle çoğu çalıştığınız ‘lider’, hala işini öğrenmekte olan bir liderdir ve çoğunlukla zamanınızı ve enerjinizi harcar. Sizden çok daha fazla para kazanır ve seyircilerin alkışına o selam verir. Sahneye çıktığında, sanki yanınızdan bir sultan, bir kraliçe, bir kral geçmişcesine saygı ile kalkarsınız ve sadece o otur dediğinde oturursunuz. Bu ‘lider’, kanının son damlasına kadar müziği yaşamıyor ve ona inanmıyorsa, armoni bilgisi en harmonik modülasyonlarda bitiyorsa, bir Füg veya Passacaglia’nın form analizini yapamıyorsa, ileri düzeyde bir enstrüman çalamıyorsa, Youtube’dan yöneteceği eserin bir kaydını açıp şurada elimi böyle, şurada da Abbado gibi şöyle sallayayim diye karşınıza çıkıyorsa, hele ki en kötüsü, bu eksiklerini de yüzeysel bir otorite gösterisi ile veya size yaranarak kapatmaya çalışıyorsa elbette ondan ‘nefret edersiniz’.

Sizce bir orkestra şef olmadan da çalabilir mi, ne zaman ? 

Orkestralar tabii ki şefsiz çalabilir. Ve çalmalılardır da. Yakın zamanda, YouTube’da seviyesi hayli yüksek bir orkestranın, repertuarın en zor eserlerinden biri olan Stravinsky’nin ‘Bahar Ayini’ni şefsiz çaldıkları bir video kaydına rastladım Youtube’da. Bu ekstrem bir durum olsa da, ideal bir dünyada, birliktelik, entonasyon ve enstrüman grupları içerisindeki balans ve daha birçok küçük sorun, orkestranın halihazırda çözmüş ve kendi kendine yapabiliyor olması gereken şeylerdir. Kısaca söylemek gerekirse, orkestra zaten söz konusu eseri kendi kendine çalabiliyor bir seviyede olmalı (yoksa orkestra şefliği mesleğinin Jean François Lully’den beri pek ilerlediğini söyleyemeyiz). Orkestra bu durumda olursa, müzikalitesini, form ve stil bilgisini takdir ettikleri bir şefi seçer ve çağırırlar, ona tuvali, hatta karakalem eskizini sunarlar. Şef de renkleri ve çerçeveyi ekleyerek, tabloyu, yani eseri tamamlar ve dinleyiciye sunar.

Sizce bir müzisyeni iyi bir şef kılan özellikler nelerdir ? 

Öncelikle, söylemek isterim ki bu soruyu cevaplamanın haddime olmadığını düşünüyorum. Hatta şeflik hakkındaki önceki sorularınız için de bu geçerli. Elli sene sonra hayatta olur ve binlerce konser vermiş olursam, belki ancak o zaman! Şimdi beyan edeceklerim, kariyerinin başında olan bir genç şefin, daha zaman tarafından haklı veya haksız çıkarılmamış olan düşünceleridir.

Her şefin kendine özgü bir analiz, yönetme, çalışma ve kendini ifade etme biçimi vardır ve bu yöntemler gerçekten çok özneldir. Bu nedenle, şefler asla aralarında anlaşamazlar. Bir şefin dirseğiyle aldığı müzikal sonucu, bir başkası ellerini titreterek alır. Bir başkası ise sadece gözleriyle… Kimisi armonik analizini sadece Schenkerian metotla yapar, kimisi tüm notaları analiz eder, kimisi müzikal içgüdüsüne güvenerek analiz etmez bile. Eseri öğrenme faslında, kimisi piyano ile partisyonu çalar, kimisi de asla piyanoya dokunmayarak bir eserin tamamen iç duyuş ile öğrenilmesi gerektiğini savunur. Eser tempolarına geldiğimiz zaman ise ortalık iyice karışır, şefler birbirlerini bıçaklama raddesine gelirler. Form ve stil konusunda da her şefin fikri farklıdır. Mesela, klasik sonat formunda iki ana tema arasındaki kontrastı tını değişimiyle mi, yoksa küçük tempo varyasyonlarıyla mı ortaya çıkarmak stile daha uygundur? Dominant yedili bir tutti akorda, akorun yukarı çözülen üçlüsünü mü, aşağı çözülen yedilisini mi çalan enstrümanın sesi daha önemlidir ve vurgulanmalıdır ?

Uzun lafın kısası, şeflik belki de dünyanın en öznel mesleğidir. Her şef kendine göre en iyi şeftir ve yöntemi de en doğrusudur. Bu durumda, ve tüm bu farklılıklara rağmen, günün sonunda bir şefin yetkinliğini ölçen tek şey ortaya çıkardığı yorumun kalitesi, yani ‘gerçek’ olana ne kadar yaklaştığıdır. Yorumun kalitesini ve gerçekliğini en doğru saptayabilecek olanlar ise kanımca çocuklar ve klasik müzik sevmeyen insanlardır. Bu iki insan grubunu etkilediyseniz, bir yorumun kötü ve ‘gerçek’ olmama şansı bana göre çok düşüktür.

Bir müzisyenin, bana göre, iyi bir şef olması için gerekenler şu sıradadır (sıranın ilk iki ve son şıkkı daha çok iyi bir müzisyen olmakla alakalıdır):

1. Müziği, hayatındaki her şeyden çok, kalben, tüm ruhuyla sevmesi

2. İçgüdüsel müzikalite (namı diğer, ‘yetenek’) ve kişisel kapasitesinin en son noktasına kadar getirilmiş bir ‘iç duyuş / iç kulak’

3. Kendini çok güçlü ve net olarak ifade edebilme yeteneği  

3.1 Vücuduyla, beden diliyle

3.1.1 Şeflik tekniği (bu yetkinliği en çok opera/bale şefliği ve eşlikler ölçer)

3.2 Sözel olarak

3.2.1 Güzel ve etkili bir diksiyon, akıcı konuşabilmek, yabancı dil bilmek, vs.

4. Bilgi

4.1 Müzik teorisinin ve müzikolojinin tüm branşlarında, her branşın hocası olabilecek derecede üst düzey yetkinlik (solfej, form, armoni, orkestrasyon ve enstrüman bilgisi, müzik tarihi, etnomüzikoloji, kontrpuan…)

4.1.1 İdealin ideali: Besteci olmak ve böylece besteleme sürecine ve partisyonun neleri ifade edemeyeceğine dair oluşan bilinç

4.2 Prova yapma becerileri ve bilgileri, orkestrayı istenen müzikal sonuca ulaştırmak adına farklı enstrümanların hepsinin çalıştırma tekniklerini bilmek ve uygulayabilmek

            4.2.1 Provalarda etkili zaman yönetimi

4.3 Birey ve topluluk psikolojisi bilgileri ve bunları uygulayabilmek

5. Yüksek seviyede bir enstrüman çalabilmek (idealin idealinin ideali: şan, piyano, bir yaylı enstrüman, bir tane de nefesli enstrümanda yetkin olmak)

6. İnsani değerler

6.1. Empati, içtenlik, dürüstlük, kendisiyle barışık olmak (namı diğer, ‘Karizma’), disiplin, sabır

6.1.1 Liderlik vasfı

6.1.2 Kendi doğrularından asla ödün vermemek

6.2 Mükemmeliyetçilik

7. Fiziksel özellikler

7.1 Zihin (nefesin önemini kavramak ve kullanmak) ve vücut sağlığı 

8. Çok mühim ve değerli bir müzik insanımızın  (kendisinin ismini zikretmeyi doğru bulmadım) gençliğinde Sviatoslav Richter’e ders verip vermediğini sorduğunda Richter’in verdiği cevap: ‘Toujours élève, jamais professeur’. Cümle yapısı hayli bozuk bir çeviri ile: ‘Her zaman öğrenci, asla öğretmen’.

Bu cevabıma bir sonsöz olarak, ilk sıraya niye müzik sevgisi koyduğumu belirtmek isterim. Paris yıllarımda, Valery Gergiev’in bir konserinden sonra kendisiyle konuşma fırsatım olmuştu (Philarmonie de Paris’nin kulis odasına gizlice, yasadışı olarak girmenin bir yolunu bulmuştum ve bu haylazlığım sayesinde Andras Schiff, Grigory Sokolov, Martha Argerich, Arvo Part, Daniel Barenboim ve daha nice sanatçılar ile uzunca konuşabilmiştim) ve bir genç şefe hangi öğütlerde bulunabileceğini sormuştum. Çok içten, babacan bir enerji ve ağır bir Rus aksanıyla bana şunu söyledi: ‘Müziği sevin. Gerçekten çok sevin’. Bu cevap, klişe olarak duyulsa da, bir hazır cevap değildi ve öncesinde yirmi saniye kadar düşünmüştü. O nedenle beni çok etkilemişti. Bu cevabı, üzerine düşünüp içselleştirdiğimde, tek bir sonuca varabiliyordum: gerçekten de bu ilk şık olmadan, öbür saydığım şıkların tümünün işlevsiz hale geldiği.

Peki sizin orkestrayı yönetme tarzınızı nasıl tanımlarsınız ? 

Kanımca şef orkestrayı değil, müziği yönetmelidir. Sonuçta şefi de yöneten bir şey var, besteci. Ama besteciyi de yöneten bir şey var, müziğin ta kendisi, ilham. Yani aslında bakarsanız kimse kimseyi yönetmiyor. İlhamın nereden geldiği üzerine fikir üretmek çok konu dışı olur, ancak sanırım tüm müzisyenler insan aklından üstün bir ‘akıl’ dan geldiği konusunda hemfikir olur. Benim bir yönetme tarzım varsa (en azından ‘gerçekleştirmeye çalıştığım yönetme tarzım’ diyelim), o ‘akıl’ dan yani müzikten besteciye, besteciden nota kağıdına, nota kağıdından ‘copiste’ ine, ‘copiste’inden notayı basan yayınevine, yayınevinden 200 sene sonra  elime ulaşan notaya, notada yazılanlardan bana, benden orkestraya, orkestradan çalgılarına, çalgılarından çaldıkları salona, salondan dinleyicilere, dinleyicilerden kendi iç dünyalarına, iç dünyalarından sabah konseri anlattıkları iş arkadaşlarına olan bütün bu uzun yol üzerinde oluşabilecek pürüzleri süpürmek, ortadan kaldırmak diyebilirim. Bazı şeflerin hareket etmesine bile gerek yoktur. Podyuma çıkarlar ve orkestra, provasız bile, şefin hissettiği, düşündüğü gibi çalar. Bu, şeflikte ulaşılacak en yüksek mertebedir ve artık bir şefin benliğinin ötesine geçtiğini, sadece bir ulak olduğunu kabullenmesiyle olur. ‘Maestro’ kelimesi kanımca sadece bu mertebede bir şefe yakışır.  Bir sürü farklı yönetme tarzı, hareketler, yaklaşımlar olabilir, ama bir şefin nihai hedefi bence budur. Podyuma çıkmak ve müziğin fiziki dünyada, özüne olabildiğince en yakın şekilde varolmasına sadece izin vermek. Yönetme tarzımı tanımlayamasam da, ne olmasını istediğimi böylece anlatmış oldum.

Orkestranın sizce en haylaz çalgıları hangileri ? 

Şefler! Bu sevimsiz yaratıklar da birer çalgı olmadıkları için sanırım bagetleri diyebiliriz. Bu çalgı bazen kırılır, havalarda uçar, bir çello sanatçısının gözüne girer (neyse ki daha başıma gelmedi). Bundan büyük haylazlık olur mu?

Orkestranızda disiplini nasıl sağlarsınız ? 

Kanımca, disiplin saygıdan gelir, ve saygının kazanılması gerekir. İsterseniz Ricardo Muti olun, önüne çıktığınız her yeni orkestrayı ‘kazanmak’ zorundasınızdır. Hatta sanat yönetmeni olduğunuz bir orkestrayı bile ideal şartlarda her gün tekrar kazanmalısınızdır. Bu saygıyı kazanmanın yolu da, bana göre, öncelikle iyi bir müzisyen, iyi bir şef olmak ve işini hakkıyla yapmakla birlikte, insani değerlerdir. Batı dünyasında yaşayan herkesin az çok bir kompleksi, iç dünyasında kaçtığı şeyler, küçük bağımlılıkları, çözülmemiş çocukluk travmaları vardır. Biz, insanlar olarak, genelde bu yanlarımızı saklamayı seçiyoruz ve bu, sonrasında “negatif” olarak yorumlanabilecek davranışlara sebep oluyor. Benim gündelik hayatımda (ve tabii ki “orkestra” diye adlandırılan topluluğun karşısında) deneyimlediğim şudur: insanlara bu ‘güçsüzlüklerinizi’ açıklık, dürüstlük ve cesaret ile gösterirseniz, size saygı duyarlar, çünkü ‘gerçek’ olursunuz. Çoğu insan ‘gerçek’ değildir (ben de çoğu zaman değilim ve olmak için çabalıyorum). Ancak bir orkestra şefi ‘gerçek’ olmazsa, en nihai, en gerçek duygulardan doğup bestelenen eserleri nasıl hayata getirebilir, açıkçası bilmiyorum. Bu tüm yorumcular için de geçerli bence. Bir yorumcu kendine karşı dürüst değilse, zaten yorumlayacağı müziğin özü ile de zaten ilişkisi sekteye uğrar.

Teoriden çıkıp işin pratik yanına gelirsek: bir topluluk olarak orkestra müzisyenlerinin gözlem yetenekleri çok gelişmiştir. Sizin müzikalitenizi, eseri ne kadar iyi bilip bilmediğinizi, sevdiğinizi ve içselleştirdiğinizi, kendinizle barışık olup olmadığınızı görür ve hissederler. Aşağılık kompleksiniz varsa, veya bir genç şef olarak doğal olan tecrübe eksikliğinizi saklamak adına onların üzerinde sahte bir otorite kurmaya çalışırsanız, bunu görürler. Sizi sevmezler. Güzel bir müzikal sonucun peşinde koşup zorlu savaşlar vermek yerine seneye tekrar davet almak için onlara yaranmaya uğraşırsanız, bunu görürler. Sizi sevmezler. Saygılarını kazanamazsınız ve bir disiplin hali yaratamazsınız.

Öbür sorularınızda da söylediğim gibi tekrar hatırlatmak istiyorum: ben daha kariyerimin çok başında bir genç şefim. Bu söylediğim şeyleri uyguladığımda olumlu sonuçlar aldım, ancak binlerce kez olumlu sonuç almadan, ‘bu böyledir’ demem mümkün değil. Dediklerim, ütopik, naif, teoriden pratiğe aktarılması mümkün olmayan şeyler olabilir. Zaman gösterecek…

Piyanistlik hayatınıza geri dönme planlarınız var mı? Bir şef olarak nihai hedefiniz nedir ?

Piyanistlik zaten benim ‘hayatım’ diyebilirim. Müzikle fiziksel temasımı piyano ile kuruyorum. O nedenle piyano asla hayatımdan uzun süre çıkmıyor. Sekizinci sorunuzda belirttiğim gibi, hayatımda piyano konserleri açısından hedeflediğim yoğunluk çok büyük değil.

Paris yıllarımda, İtalya’ya Maestro Lior Shambadal’ın (Berlin Senfoni Orkestrası şefidir ve Türkiye’ye de bir kaç kez gelmiştir) sunduğu bir ustalık sınıfı için gitmiş ve Dario Ntaca adında Arjantinli bir piyanist ve şef ile tanışmıştım. Kendisi beni beğenip İsviçre’deki evine çalışmak için davet etmişti. Bern’de geçirdiğim o üç gün boyunca bana öğütlediği en önemli şeylerden biri, şefliğe yoğunlaşsam bile piyanoyu asla uzun süre bırakmamam yönündeydi. «Müziğe ‘dokunamazsan’ psikolojin bozulur ve tükenirsin» demişti. Bu sözlerini, özellikle pandemi sürecinin zor günlerini geride bırakırken, gittikçe daha iyi anlıyorum. Besteciler, müzikle en ulvi, en içsel teması olan kimselerdir ve ayrı bir kulvardalardır. Onların müzik ile temas noktaları en kritik noktalardan olur (direkt bir kablo ile bağlanıyorlar diyelim?) ve fiziki temasa pek ihtiyaç duymazlar. Daha alt bir kulvarda olan yorumcunun ise müzik ile fiziki bir teması olmaması acı vericidir. Birine aşık olup ona dokunamamaktan farksızdır ve bu durum yorumcunun içinde büyük bir yoksunluk hissi yaratır. Bu nedenle piyanoya her zaman ihtiyacım var. Konser versem de vermesem de, dediğim gibi, piyanistlik zaten benim hayatım !

Bir şef olarak nihai hedefim, hayatımın geri kalanı boyunca yüksek müzikal ve teknik düzeyde, işlerini seven müzisyenlerden oluşan orkestralarla gerçekten anladığım ve derinine inebildiğim eserleri, özlerine mümkün olabildiğince yakın hayata getirmektir. Repertuarımda Mozart, Beethoven, Bruckner, Brahms ve Mahler’in tüm senfonilerinin olması beni pek ilgilendirmiyor. Hayalim, sadece 10-20 eser bilmek ve yönetmek, ama onları gerçekten ‘bilmek’, gerçekten ‘yönetmek’.  Bir uzvumdan farksız duruma gelmemiş eserler yorumlamamın, ne dinleyicilerimin ruhuna, ne de dünyaya pek bir şey katacağına inanmıyorum. Bu hayallerimin, kalite yerine yarım yamalak bir üretkenliğe, ‘gerçek’ yerine şaşaalı saçlara ve imaja daha fazla önem veren bir dünyanın idealleriyle pek örtüşmediğinin hayli farkındayım. Bu nedenle, bu söyleşide çoğunu açıkladığım kendi gerçeklerimi savunmak adına ne kadar savaşmam gerekeceğini,  nelerden feragat etmek zorunda kalacağımı görmeyi merakla bekliyorum…

Bu röportajı hazırlamaktaki emeğiniz ve beni uygun gördüğünüz için en derin, en içten teşekkürlerimle.

Ben teşekkür ederim. Çok şey öğrendiğim, çok keyifli bir söyleşi oldu…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s