Opera ve piyanonun yükselen gençlerinden Nurnilay Pınar: “Müzik, insanlığın en gerekli dışavurumculuğu. Müzisyen olmak çok güzel yahu!”

1998 yılında doğduğu Trabzon’dan bir sene sonra Antalya’ya taşınan Nurnilay Pınar için müzik eğitimi burada yeni baştan şekillenmiş. Belki de yeni şehir ona yeni başarıların, sahip olduğu yeteneğin ortaya çıkması için yepyeni bir ekosistemin sunulmasını sağlamış. Ailenin ilk çocuğu olarak Kreş ve Ana Okuluna gittiği dönemlerde sanatsal, psikolojik, kültürel ve sosyal birçok etkinlikte yer almış; halk oyunu ve modern dans eğitimi sürerken sürekli hareket halinde, elinden mikrofonu dilinden şarkıları eksik olmayan bir çocukluğun ardından ilkokul dördüncü sınıfta müzikle olan iletişimi pratik anlamda başladı. Okulunun Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ve Türk Pop Müziği korolarında söylemeye ve aynı dönem içinde gitar dersleri almaya başladı.

Aynı tempolu müzik yaşantısı Ortaokul sonuna dek devam etti. Lise eğitimi için Psikoloji üstüne yoğunlaşma düşüncesi ise, annesinin yüreklendirmesi ve desteğiyle Güzel Sanatlar Lisesi’ne gitme fikri olarak değişiklik gösterdi. Bir aylık bir çalışma sonrasında sınava girdi ve okula kabul edildi. Güzel Sanatlar Lisesi’yle beraber Keman ve Piyano eğitim sürecine giren Nurnilay, lise eğitimi boyunca Borusan Quartet, Gürer Aykal ve Gülsin Onay gibi önemli isimlerle masterclass’lara katılma şansı buldu. Okulunun orkestrasında şehir içi birçok festival, açılış, tören vb. etkinliklerde 1.Keman olarak orkestrada; koroda Alto sıfatı ile korist olarak bulundu. Lisenin ikinci yılından itibaren İsmail Baha Sürelsan Belediye Konservatuvarı bünyesindeki Gençlik Korosu’nda söylemeye başladı. Sonraki iki yıl boyunca grup çalışmaları ve şef yardımcılığını üstlendiği korosu ile Makedonya’daki Uluslararası Koro Festivali Ohridska Perla çerçevesinde üç konser düzenledi. Bu deneyim ardından üniversite eğitimimi Opera/Şan üzerine yapmaya karar vererek ertesi sene Fatma Kalmaz ile Şan derslerine başladı ve ardından Doç. Ahter Destan ile çalışmalarımı sürdürdü.

Üniversiteye geçiş döneminde Ankapella Gençlik Korosu ile beraber Sırbistan’da düzenlenen Uluslararası Nickhi Sveçenosti Koro Festivali bünyesinde iki kategoride aldığı ödüllerle Ankara’ya dönen Nurnilay, Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Ana Sanat Dalı sınavına girerek okula kabulünü aldı. Ankara’daki beş yıllık eğitimi boyunca sosyal sorumluluk projeleri ile beraber ÇYDD ile birçok etkinlikte gönüllü olarak çalıştı. Müzisyenlerin toplumsal farkındalık yönünün en güzel örneklerinden biri olarak, çeşitli Kadın Platformlarında ve Hayvan Hakları Platformlarında hassasiyetle projeler düzenledi. Bireysel Şan ve Enstrüman dersleri verdiği dönemde ise, Ankara Ovacık Sınav Koleji’nde Keman eğitmeni olarak bir sene, Ankara Hazırlık Koleji’nde ise Keman ve Piyano eğitmeni olarak bir sene çalışma deneyimi oldu.

Üniversitenin üçüncü senesiyle beraber ‘’Opera nasıl bir sanattır?’’ başlıklı sunum ve dinleti programı üzerine çalışmalara başladı ve aynı yıl Piyanist olan kardeşi Nurniran Pınar ile konser dizisi gerçekleştirdi.

Nurnilay için üniversite hayatını kolaylaştıran, sadece ekonomik anlamda değil felsefesi ve ürettikleri öz ile ufkunu genişleten iki kurum oldu: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği.

SCA Müzik Vakfı, üç yıl boyunca Nurnilay’a desteklerini sundu. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ise, kendisinin ifadeleriyle, “Sahip olduğu düşünce, işleyiş ve uygulama, her alanda gençleri iyiliğe örgütleyen, şahane bir kurum”. Nurnilay’a göre, bu iki kurumun şu an olduğu insana ulaşmasında çok katkıları var ve hayallerinden biri de ileride böylesi kurumların yaygınlaşmasında katkısını sunmak.

Nurnilay, üniversitenin üçüncü senesinde bir yandan da Macaristan Sanat Okulu ile işbirliği içinde olan okulu aracılığıyla Alto Judith Rajk ile masterclass yapma deneyimini elde etti ve okulu bünyesinde Piyano dinletilerinde eserler seslendirdi. Tam da bu dönemde, Türkiye’de pek bilinmeyen “Sanat Şarkısı Yorumculuğu” ve Reji üzerine araştırmalarına başladı. 2020 yılının Mart ayında ise Akdeniz Üniversitesi Devlet Konservatuvarı bünyesinde kardeşi Piyanist Nurniran Pınar ile ‘’Aşk Şarkıları’’ başlıklı konserini gerçekleştirdi.

2020 Eylül ayı ile beraber Ankara’daki Parla Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nde Piyano Eğitmeni olarak çalışmaya başlayan Nurnilay, özel gereksinimlere sahip olan her yaştan çocuk ve genç ile derslerini 8 ay boyunca sürdürdü. Kurum bünyesinde ‘’Solunum yolu organları ve Nefes teknikleri’’, ‘’Sevgi her şeydir Şan Dinletisi’’, ‘’Anneler günü özel Piyano Dinletisi’’ gibi projeler oluşturdu.

Temmuz 2021’de okulundan birincilikle mezun oldu Nurnilay. Şimdi ise Antalya’da çeşitli otellerde Şan, Piyano, Keman ve Gitar dinletileri düzenliyor; şan çalışmalarını sürdürüyor.

Kendisini tanımanız ve başarılarını, heyecanını, müzisyenlik tutkusunu yakından gözlemlemeniz için sizinle çok keyifli bir söyleşi paylaşıyorum.

Nurnilay merhaba. Opera/Şan Ana Sanat Dalı’nda başarılı bir eğitim hayatının ardından Piyano, Keman ve Gitar çalan; üstün yetenekli bir müzisyen olarak isminden sıklıkla söz ettiriyorsun. Öncelikle tebrik ederim. Peki, müziğe olan ilgin, yeteneğin nasıl ortaya çıktı?

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Müzikle tanışmam çok erken oldu aslında. Annemin Dünya Müzikleri’ne olan ilgisi ve bunları sürekli yeniliyor olması beni bu alana teşvik eden ilk unsur olabilir. Evde sürekli bir müzik  -bu müzik çok çabuk tükenen cinsten değil, sürekli ve nitelikli bir şemaya sahip- vardı. Günümüze kadar gelen bir alışkanlık aslında: evde uyanan ilk kişi gidip radyoyu açar. Tabii evde, annede ve algıda böyle bir rutin olduğunda siz de bu ve bunun benzeri alanlardan uzak kalamıyorsunuz. Doğal olarak küçük yaşlardan itibaren şarkı söylemek, dans etmek, resim yapmak birbirini tamamlayan yetiler kazanmama vesile oldu. Müzikle pratik olarak ilk karşılaşmam ise 10 yaşımda iken gitar çalmaya meraklanmam ve bulunduğum okulun korolarında solist/korist olarak şarkı söylemem ile başladı.

Bu üç enstrüman arasında hangisi senin için öncelikli ve özel? Örneğin ıssız bir adaya düşsen aralarından hangisini seçerdin?

Müziğin enstrüman ile olan ilişkisi her daim bana çok büyük hazlar katmıştır. Biliyorsunuz her bir çalgının fiziken ve ruhen sahip olduğu renk ve verdiği iletiler bambaşka… Bu üç enstrüman ise benim için çok özel çünkü hepsi farklı bir yanıma sesleniyor ve bugün fark ediyorum ki enstrümanın tınısı, bedendeki hissiyatı kişinin karakterine çok büyük oranda etki ediyor. Bazı zamanlar gitarın o dolgun ve destekli renklerini, bazı zamanlar kemanın lirik fakat hırçın seslenişini, bazı zamanlar ise piyanodaki efendi asiliği buluyorum kendimde. Ve ‘’bu ne güzelliktir yahu’’ diyorum. Seçmek zor olsa da ıssız adaya giden yolda -benim için bir tık farkla- piyano daha yardımcı olacaktır. Tabii keman ve gitar bu yoruma üzülmesin, onlar da inanılmaz meditatif, karakteristik enstrümanlar… 

Keman ve Piyano ile birçok sosyal etkinlikte yer aldın. Özellikle Antalya bölgesindeki otellerde verdiğin resitallerden nasıl geri dönüşler aldın? Muhtemelen dinleyicilerin arasında Klasik Müzik’le iç içe yaşayan Rus ve Avrupalı turistler de vardı.

Yaklaşık 8 senedir Bodrum ve özellikle Antalya’da dinleti yapma fırsatım oluyor. Bu dinletilerin otellerde olması, müziğin farklı kültür ve değerler ölçüt alınarak oluşturulması ve bunun analiz kısmı beni oldukça mutlu ediyor. Dediğiniz gibi oradaki insan paleti çok renkli. Doğu ve Batı’dan çokça kişiler eşlik ediyor bu dinletilere. Piyano müziğini otellerde yapmam diğer enstrümanlara nazaran biraz daha geç oldu. İlk dinletilerimi Bodrum’da Hilton Otel’de yapmıştım ve o zaman 18 yaşında, biraz çekingen, repertuvar için endişeliydim. Tabii bir süre geçtikten sonra kendinizle ve dinleyici kitlesinin beklentileriyle bu işte biraz daha rahatlıyorsunuz. Son birkaç senedir çok daha konforlu hissediyorum. Bu noktada kendinizden bir oranda emin olmanızın yanı sıra size güç veren yegane unsur, geri dönüşler oluyor. Rus, Alman, Fransız, İngiliz, İtalyan, İspanyol ve daha nicesi sizinle bir alanı, müziği paylaşıyor. Siz de ürettiğinizi paylaşırken bir beklentiye giriyorsunuz ister istemez. Bazı zamanlar içimden ‘’evet’’ diyorum kocaman, benim gibi hissediyorlar; bazı zamanlar ise kayboluyor ürettiğiniz şey… Müziğinizi kiminle paylaştığınız çok önemli. Elbette ki benim gibi çok fazla insan var müzik yapan. Hatta şunu söylemek yanlış olmayacaktır: beni dinlemeye gelen bazı kişiler benden iyi enstrüman çalan kişiler olabiliyor. Dinleti sonrası tebriklerden sonra tanışmak için yanıma gelen ve ‘’aslında repertuvarda şu da olsa süper olurdu’’ ya da ‘’bu parçanın üçüncü motifinde şöyle bir oynama yapabilirsin’’ diyen birkaç dinleyicim olmuştu. Bu mutluluk verici bir alışveriş. Umarım bu devamlı bir iletişim olur. Ve umarım bu alışverişi kendi milletimin insanları ile de yapabilirim bir gün. Şükür ki bu vakte kadar nazik ve duyarlı kişilerle paylaşımda oldum. Bu soruya bir anımı anlatarak son vermek istiyorum. 2016 Haziran ayında Bodrumda iken bir dinleti sonrası yaşlı bir çift geldi ve torunlarının da piyano eğitimi aldığını, repertuvarımı onlarla paylaşıp paylaşamayacağımı sordular. Tabii olumlu yanıt verdim ve ertesi akşam bir kopya ile sözleştiğimiz alana gittim. Sağ olsunlar çok güzel sözler ile teşekkürlerini sundular ve hoş bir seramik nazar boncuğu hediye ettiler. Tahmin edersiniz ki bu tatlı çift bizim asıllı. Başka bir tebrikte de Almanları görüyoruz ki ellerinde çikolatalar, çeşit çeşit… Müzisyen olmak çok güzel yahu!

Koristlik deneyimlerini anlatır mısın? Koroda yer almak seni nasıl hissettiriyor?

Koro müziği bir toplumun, kültürün, geleneğin en belirgin direnişidir. Koro müziği bir gerekliliktir. Bugün ‘’gelişmiş’’ ülkelere baktığımızda altyapısında sanat, spor ve siyaset faaliyetlerinin yoğun ve çeşitli olduğunu görürüz. Bu faaliyetlerin sanat ayağında bir filtreleme yaptığımız vakit koro müziğinin çokça var olan kıymetini gözlemleyebiliriz. Koro müziğinde ses, nefes, artikülasyon, balans hep birlikte yol alır ve beraberce anlam kazanır. Bireysel olarak girdiğimiz bu yol, yanımızda duran kişi ile çoğalarak, bir düşünceye bir dışavuruma evrilir. Bu noktada hayati bir gerçekliktir koro.

Küçük yaşlardan itibaren çeşitli korolarda yer aldım. Bunlar sırasıyla: İlk ve Orta Okul Koroları, Güzel Sanatlar Lisesi Korosu, Antalya İsmail Baha Sürelsan Belediye Konservatuvarı Gençlik Korosu, Ankapella Gençlik Korosu, 100 Ses Ulusal Gençlik Korosu ve son olarak Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Korosu. Şu an hala koristi olduğum korolar da mevcut. Lise yıllarında İBSK Gençlik Korosu ile sese ve koroya bakış açım inanılmaz şekilde genişledi. Çalıştığımız şef ve yardımcıları, gerek sosyal sorumluluk gerekse müzikal içgüdüler ile sunduğumuz konserler, gittiğimiz festivaller bu alana yoğunlaşmama, onu sürekli irdelememe vesile oldu. Bu kıymetli kazanımlar daha sonrasında bana ‘’sesim olmadan var olamam’’ dedirtti ve bu alandaki çalışma azmimi daha da körükleyerek üniversite eğitimimde Opera/Şan yolunu izlememe olanak sağladı.

Ben çoksesliliği pek seven bir opera şarkıcısıyım. Bu sebeple koro müziği dinlemek, içinde olmak beni çok mutlu ediyor. Bir çalgıcı için orkestra ne ise, biz şarkıcılar için de koro öyle tepe bir noktadadır. Kişiye entonasyon, armonik analiz, metnin altında yatan felsefeyi algılama, bu felsefeyi ses ile gösterme gibi yeni kazanımlar edindirir ki bunlar hiç de azımsanacak gibi değildir zannımca. Bugün naçizane dinleyiciye sunduklarım bu mutfaklardan edindiklerim ile mümkün olmuştur. Bir şarkıyı söylemeden evvel oturup memur gibi masabaşı işini yapmak adetim koro kültürünün bana kazandırmış olduğu kendimde en takdir ettiğim yanımdır. Nitelikli ve ne yapacağını bilen bir koroda olmak, var olabilecek en güzel bahçede kocaman bir ağaç olabilmek gibi.

Peki katıldığın yarışmalardan ve ödüllerden de biraz söz eder misin?

Koro müziği adına en yoğun çalışmalarım 2013-2016 yılları arasında oldu. 2014 yılında şef Doç. Ahter Destan yönetiminde Uluslararası Koro Festivali ‘’Ohridska Perla’’ çerçevesinde Makedonya’da üç konser düzenledik. Bunlar şehrin tarihi ve sosyal alanlarında gerçekleşti ve ilk deneyim olarak ben de çok güzel hatıralarla halen . Yine şef Doç. Ahter Destan yönetiminde Ankapella ile 2016 yılında Uluslararası ‘’Nickhi Sveçenosti’’ Koro Festivali ile Sırbistan’dan ülkemize iki ödül ile döndük: İzleyici ödülü ve Tını Birliği ödülü. İzleyici ödülü sahne performansınızı izleyip dinleyen kişilerin alkış desibeline göre aldığınız bir ödül. Ankapella Gençlik Korosu’nun çıtı pıtı kızları olarak onlarca koro arasından bu değere sahip olmak oldukça gurur vericiydi elbette. Koro olarak ürettiğimiz müziği düşündüğümde hala biraz duygulanıyorum. Çok keyifliydi.

Eğitim hayatın boyunca ve sonrasında hangi kurumlardan burs ve destek aldın? Ve bunlar senin müziğini icra etmede nasıl bir katkı sağladı?

Bir müzik insanı olarak üzülerek söylüyorum ki ülkemizde yeteri kadar destek görmüyoruz. Finansal olarak yetersiz olan kaynakları bir yana koyduğumuz vakit, fiziksel ve ruhsal anlamda da bir boşlukta bırakıldığımızı söylemek hiç yanlış olmayacaktır. Hatta bazen üretim ve akabinde sunum aşamasında destekten çok köstek olma durumu da güncel ve içler acısıdır camiamız için. İçinde bulunduğumuz bu koşullarda da sanatçı adayları/sanatçılar kendine güvenli, ilgili ve rahatça üretebileceği bir alan aramak zorunda kalırlar. Çünkü sonuçta her kişinin finansal ve sosyal imkanları eşit değildir.  Benim için üniversite hayatımı kolaylaştıran, sadece ekonomik anlamda değil felsefesi ve ürettikleri öz ile ufkumu genişleten iki kurum oldu: Sevda-Cenap And Müzik Vakfı ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği. SCA Müzik Vakfı zaten bildiğiniz gibi Ankara’da müzik adına çalışan, köklü ve üretken bir vakıftır. Üç yıl boyunca bana destekleri olmuştur. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ise benim için bambaşkadır. Sahip olduğu düşünce, işleyiş ve uygulama, her alanda gençleri iyiliğe örgütleyen, şahane bir kurum. Şu an olduğum insana ulaşmamda çok katkıları vardır. Umuyorum hayat bana da böylesi kurumlar oluşturma fırsatı verir. İleride belki de benimle aynı süreçlerden geçecek kıymetli insan ve müzisyenlere destek olmak, onları anlıyor ve buna karşı üretiyor olmak çokça tatmin edici olacaktır.

Sosyal sorumluluk konserlerinde de yer aldın. Bunlardan da biraz söz eder misin? Güneydoğu Anadolu bölgesine dair bazı projelerin vardı sanırım.

Tabii. Kişi olarak sevmek ve yardım etmek konusunda oldukça bonkör biriyim. Hele ki o ilk ‘’ben büyüdüm sanırım’’ dediğiniz noktada hissettiğiniz sorumluluk her alanda bakışınızın, ufkunuzun biraz daha genişlemesine yardımcı oluyor. Küçük yaşlardan itibaren hayvanlar konusunda hassas yetiştirilen biriyim. Şimdilerde bu konudaki hassasiyetim ülke gündeminden ötürü ne yazık ki en sancılı zamanlarını yaşıyor. Bu alanda mama bağışları elde etmek için çeşitli projelerim oldu. Huzurevi ziyaretlerim son zamanlarda oldukça azalsa da her daim mevcuttur. Gidip birkaç şarkıyı beraberce seslendirmek, ‘’genç’’ olmayı ve akışı tekrar deneyimlemek kişinin benliğine ferahlık katıyor. Bunun dışında ülkemizdeki eğitim eşitsizliği canımı sıkan bir başka konu. Güneydoğu Anadolu bölgesinden başlayarak temel eğitim başta olmak üzere sanat alanında, benim uzmanlığım olan müzik alanında bu kadar kısır imkanlar içinde olmak, bir çocuğun herhangi bir müzik aletini dahası sesini tanımıyor olması acı verici. Bugün çokça duyduğumuz ‘’benim sesim kötüdür zaten’’ yanılgısı bu imkansızlıkların, güvensizliğin ürünüdür. Bunun için de önümüzdeki yıllarda umuyorum projelerimi sunma ve yaşama fırsatım olur. Çünkü her kişi eşit haklara sahip olmalıdır.

Katıldığın Keman, Piyano ve Şan ustalık sınıfları senin tekniğin üzerinde nasıl etkiler doğurdu?

Keman ve Piyano eğitimim Güzel Sanatlar Lisesi’nde iken başladı. Birçok müzisyen için oldukça geç bir yaşta aslında… Fakat bu iki enstrüman için de özellikle ilk iki sene çokça çabaladım. Öğrenim aşamasını olabildiğince yoğun ve faydalı kılmaya çalıştım. Daha sonrası zaten farklı teknik detayları gözlemleme ve çalışma, stil bilgileri ve repertuar… Bu aşamada lisenin üçüncü yılında iken Antalya Piyano Festivali kapsamında Borusan Quartet ile Okul Quartet’i olarak masterclass yapma fırsatımız oldu ki bu şahane bir deneyimdi benim için. Quartet’te 1. Keman olarak çalıyordum. Müzikal yolumun “ses”le devam edeceğini bilsem de çalgı bağlamında da her zaman dolu ve yenilenebilir olmayı arzuladım. Bu fırsatın verilmiş olması da elbette ki insanda ufuk açıcı oluyor. Quartet müziği üzerine gerek bireysel gerekse grup tınıları, refleksleri ve müzikal şemayı görebilmek adına, o zamanki üyeleriyle Borusan Quartet’i oluşturan kıymetli Esen Kıvrak, Olgu Kızılay, Efdal Altun ve Çağ Erçağ bizlere çok önemli kazanımlar edindirdi. Aynı yıl Gürer Aykal ile de çalışma fırsatımız oldu ki bu da oldukça önemli bir adımdı bizler için. ‘’1. Keman, sizi dinleyebilir miyim?’’ diye sorduğunu ve rahle arkadaşım ile titrek gözlerle birbirimize baktığımızı hatırlıyorum. Elbette daha evvel yönettiği konserlerde, konuştuğu söyleşilerinde bulundum fakat bu sefer tam karşımda ve ısrarla daha iyisi için benimle, bizimle iletişim içindeydi. 17 yaşında, ortalama bir kemancı için bu gerçekten heyecan verici bir deneyim olabiliyor. Bir sonraki sene ise kıymetli piyanist Gülsin Onay ile yine aynı festival kapsamında hem söyleşi hem de masterclass yapan okulumuz, çalışma için beni düşündüğünü söylediğinde ‘’haydi bakalım Nurnilay, yine heyecan fırtınasına giriyorsun’’ diye kendimle konuştuğumu hatırlıyorum. Şimdi dönüp o günleri düşündüğümde tüm bu çalıştığım müzik insanlarının ortak noktalarının olduğunu farkediyorum. Her biri ‘’öğretmeyi’’ ve ‘’çaba sarfetmeyi’’ çok kibar bir dille gösterdi. Bu şahane bir temeldir bizler için. Teknik detayların yanı sıra çalacağımız eserin altında ne var ve bunu nasıl üste taşırız, bir eseri icra ederken nasıl kendimiz oluruz gibi çok derin soruları da karşıladık birlikte. Bana kalırsa her bir eser farklı onlarca, yüzlerce yorumu taşıyabilmelidir. Bir eser gerçekten ‘’bir’’ yorumu mu hak eder? Hiç sanmam. Üniversite eğitimim sırasında okulumuz Macaristan ile işbirliği içinde Judith Rajk ile masterclass çalışması düzenledi. O dönem J.S. Bach’ın Matthaus Passion’undan ‘’Erbarme dich, mein Gott’’ çalışıyordum. Nefes kontrolü ve Barok stili konusunda önemli farkındalıklar kazanmama vesile oldu.

Kendine, müziğine dair yakın dönem projelerin ve uzak dönem hayallerin neler? ‘’Sanat şarkısı yorumculuğu’’ndan bahsetmişsin. Bu pek bilinmeyen bir terim. Bizimle biraz paylaşmak ister misin tüm bu projelerini?

Şu an öncelikli düşüncem İngiliz ve İtalyan dilleri konusunda kendimi geliştirmek. Seneler içinde pratik yapmamaktan dolayı iki dil de bende çokça körelmiş durumda. Bunları daha rahat pratik etmek adına bir süre için yurtdışında olmayı ve akabinde yüksek lisans eğitimim için orada kalmayı planlamaktayım. Bakalım işler benim için nasıl gidecek? Bu düşünceyle eş zamanlı olarak Opera repertuvarımı genişletmek için çalışmalarım devam ediyor elbette. Söyleyeceğim şarkılar ve albümler konusunda çok detaycı biriyim. Bir aryayı söylemeden evvel bulabildiğim her tarihsel detayı okur, sözlerin çevirisini yapar ve karakteri incelerim. Bu aryayı seslendirmek benim için doğru mu, sesime yakışacak mı, bu kelimeyi nasıl daha doğru ve derinlikli söyleyebilirim diye sıkça düşünürüm. Hatta haftalarca çalışıp sonra birden ‘’yok yahu bu benim için değil’’ deyip, notaları dosyaya geri yerleştirmişliğim de olur. Bir aryayı, albümü veya opera eserini bu şekilde incelemek bana inanılmaz keyif veriyor. Nota üzerinde o kadar yazı oluyor ki bazı zamanlar, ya burada yazan söz neydi diye baktığımda göremiyorum. Hikayenin, karakterin duruşu, yürüyüşü, mimikleri, elbisesi, makyajı, baştan aşağı her şeyi not edilmiş şekilde karşımda duruyor. Bana kalırsa müzik insanı notasını öyle tertemiz bırakmamalı, düzenli bir kalabalığı olmalı yorumunda.

Sanat Şarkısı Yorumculuğu üzerine konuşmayı isterim. Evet, bu terim pek duyulmuş değil ne yazık ki. Öncelikle söylemek istediğim bu terimin ne anlam ifade ettiğidir. Sanat Şarkısı kavramı, bir şarkının/albümün müzikal unsurlar düşünüldüğünde birbirini destekleyecek biçimde, güncel değil sanatsal kaygı ile oluşturularak bestelenmesi ve buna bağlı olarak icra edilmesi olarak anlatılabilir. Eserin sözleri, melodik ve armonik yürüyüş ve hareketleri, vokal ve eşlikçi enstrüman ile olan diyaloğu ve bunu icra edecek kişinin dönem, besteci, çeviri, mimik çalışması, sahneleme, dekor, kostüm gibi ölçütlerde derin çalışmaları sonucu sunumunu öngörür. Ben buna ‘’Müzikal Memurluk’’ diyorum. Türkiye’de ne yazık ki bir şarkıyı alıp onunla böyle bir sürece giren, konuşan, dinleyen, kavga eden kişi sayısı hayal ettiğimin altındadır. Bu süreci yaşamak her müzik insanı için hayati bir önem taşır. Öyle zamanlar oldu ki, bir şarkı ile kavga etmişliğim ya da çeviri yapmaya çalışırken antik dil incelemelerinde bir kelime için saatlerimi ayırmışlığım var. Bazı büyük ustalar dışında –güncel olarak örneğin: Feryal Türkoğlu, Hülya Kazan, Hasan Yener, Ezgi Demirel, Cihan Ceylan- günümüzde böyle hassas yaklaşımları görmek çölde su bulmuşçasına mutluluk verici oluyor benim için. Bilgim dışında bu yaklaşıma sahip olan kişileri tenzih ediyorum. Umuyorum ve biliyorum ki, birkaç sene içinde daha da meraklısı artacak bu alanın.

Türkiye’de bu alanı daha bilinir ve istenir kılmak için bazı dinleti konseptleri oluşturmak konusunda çalışıyorum son zamanlarda. Operalar kadar uzun olmayan, şarkı albümlerini müzikli tiyatrolara dönüştürecek, bazen antik bazen modern temalı alanlarda var olacak projeler… Temelini attığımda, sizden de bu projeyi tanıtmak adına bir söyleşi sözü almak isterim. Hazır gelmişken…

Kimi çevrelere göre Türk geleneğinden kopuk görülen, ‘’elitist’’ olarak algılanan, ancak bir yandan da Türkiye’de önemli bir dinleyici kitlesi olan Opera müziği senin hayatında nasıl bir yere sahip?

Günümüzde Opera müziğinin eskisi kadar ‘’kültürümüzden uzak’’ olarak nitelendirildiğini düşünmüyorum. Tabi bir Opera temsiline gittiğimizde ağırlıklı kitlenin yaşça daha ileri olduğunu gözlemliyoruz fakat bu gençlerin de ilgisiz olduğunu göstermemektedir. Bu konuda kıymetli Murat Karahan’ın, Şan tekniğini Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği ile başarılı şekilde harmanladığını ve belki de bu sebeple son senelerde opera salonlarında daha çok genç dinleyici var olduğunu söyleyebilirim.

Opera benim için ilk defa 12 yaşında deneyimlediğim bir haz oldu. Daha evvel tabii opera şarkıları dinlemişliğim vardı fakat bunlar hepimizin bildiği, çokça popüler olan aryalardı. Canlı olarak bunu deneyimlemek, başta aşağı tüm sahne, karakterler, şarkıcılar, orkestra… Büyüleyiciydi. Öyle operalar dinliyorum ki bestecilerin bunu nasıl başardığı sorusu aklıma gelince Tanrı’nın varlığını bir kez daha kabul ediyorum. Bu muazzam müzik başka bir temelle sağlanamaz diye düşünüyorum. Ses ile doğan her türlü müzik bana yeni bir değer katıyor. Aynı Koro müziği gibi Opera müziği de toplumların tüm dünyadaki yerlerini, kendi iç kültürlerini ve bireysel bağlamda, içinde yaşayan vatandaşlarını büyük oranda etkiliyor diye düşünüyorum. İster bizden ister Batılı olarak nitelendirilsin, Opera müziği dâhilerin arenasıdır. Büyük bir bilgi birikimi, müzikal farkındalık, sağlam kondisyon ve disiplin gerektirir. Belki de müziğin başka hiçbir dalında aldığınız 1 kilonun, eksik uyuduğunuz 1 saatin bu derece etkisi yoktur yorumunuza.

Senin müziğin üzerinde etkili kadın müzisyenler (Opera, Piyano ve Keman) hangileri ve neden?

Opera alanında tını yakalayışları ve yorumlama gücü için Jessye Norman, Diana Damrau, Cecilia Bartoli, Maria Callas ve Feryal Türkoğlu; şan algısı ve eğitimi için Hülya Kazan ve Joyce DiDonato; sürdürülebilir bir icra anlamında Elena Obrazstova, Ezgi Karakaya, Görkem Ezgi Yıldırım, Elina Garanca kendime örnek aldığım birkaç kadın şarkıcı arasındadır.

Piyano alanında teknik anlamda Martha Argerich ve Khatia Buinatishvili; besteleme anlamında Clara Schumann.

Keman alanında ise derinlikli klasik müzik çalışmalarından ötürü Suna Kan, azimli ve sistemli çalışmaları sebebiyle Hande Küden, sahne performans anlamında Özgecan Günöz severek dinleyip takip ettiğim müzisyenlerdir.

Hayatında en çok iz bırakan opera hangisi oldu ve sebebi neydi?

Klasik dönem Mozart operalarını konu, işleyiş, orkestrasyon anlamında çok kuvvetli bulurum. Sosyal, dönemine göre güncel ekonomik, politik sorunları ve farkındalıklarını operada çok ince işleyen bir bestecidir W.A. Mozart. Bununla birlikte tam bir Romantik dönem aşığıyım operalar söz konusu olduğunda. Donizetti’nin Aşk İksiri’nden birkaç arya vardır kalbimi bıraktığım. Verdi operaları bambaşka bir sevda. Fakat sanıyorum çoklarımızın da bildiği, Carmen operası benim için apayrı. Başrolün Mezzo bir karakter olması, kadın figürünün tüm ‘’ahlak’’ sınırlarıyla ele alınması, kadının keskin yanının bu kadar dişil bir yükseklikle tanıtılması, orkestra müziği, dönemine nazaran korkusuz bir yazı ve işleniş dili olması, ilk defa sahnede bu kadar gerçek tepkiler göstermesi ve belki de sayabileceğim onlarca sebepten ötürü Carmen benim için özel bir yerdedir. Carmen çok farklı prodüksiyonlarda da bambaşka tatlar sunacaktır. Repertuvarımda da Carmen’den birkaç şarkı vardır. Fransız besteciler aradığım müzikal yolu bana her zaman sunmuşlardır. Bununla birlikte Rameau’nun Platee operası da özellikle 2002  Palais Garnier kaydı ile beni prodüksiyonuna aşık etmiştir.

Sence Türkiye’de Opera sevgisi okul sıralarında yeterince aşılanıyor mu? Daha başka ne yapılmalı?

Bu soruya ilk cevabım tabii ki Türkiye’de ‘’sanat’’ kavramı bu kadar eksikken, Opera’nın duyurulması çok güç olacaktır. Çocuklar çok geç tanışıyor sanatla, müzikle. Hatta birçoğu ne yazık ki yaşamını dinlediği birkaç pop şarkı ile geçiştirmekle yetiniyor. Buna o kadar üzülüyorum ki… Sanırım en güzel yol şu olacaktır bu soruya yanıt vermek için: bugün 20’li yaşlarda yeni tanıştığım bir kişiyle birbirimizi tanıma anlamında sohbetlerken daha evvel opera izlemiş mi diye sorarım. Çünkü öyle ya belki konuştuğumuz konu üstüne bir tiyatro oyunundan bir operadan örnek vermek isterim. Şu ana kadar tanışıp da kafamdaki bu örneklemeleri yapabildiğim kimse olmadı. Spesifik olarak müzikle uğraşmayan kişilerin Opera izlemiş olması durumu ve bunun okul sıralarında özendiriliyor olması hali umduğumdan az gerçekleşiyor. Bu konuda özellikle Müzik Öğretmenlerine çok iş düşüyor. Bir yandan işletilmesi gereken dersler, okuldaki genel hava, çocukların bu alana ilgisi gibi faktörler de ele alınınca operaya sıra gelmesi herhangi bir devlet okulunda çok zor biliyorum ama belki de bu alan için de birkaç şey söylemek hatta belki birkaç arya dinletmek bile operanın hak ettiği o ilk adımı attıracaktır. Hali hazırdaki özel eğitim kurumlarında işletilen müzik dersleri deneyimlediğim üzere bu tarz ‘’sanat’’ konulu ders, kurs vb. oluşumlarda daha hassas davranabiliyor. Son olarak tabii en nihayetinde iş ailelerde başlayıp bitiyor. Anne-babalara çok iş düşüyor elbette. Her anlamda bilinçli olmak önemli bir ölçüt gelecek yeni nesil için.

Müzik bir toplumda sence nasıl bir boşluğu doldurur ve nasıl bir toplumsal işlevi vardır?

Dönüp de yaratılışımıza baktığımızda, ilk hareketlerimize, ilkel güdülerimize, bugün herhangi bir olaya verdiğimiz ilk tepkiye: her birinin en derininde müzik olduğunu görürüz. Şaşırdığımızda nefesle beraber bir ses çıkartırız, ağlamak veya gülmek söz konusu olduğunda ses üretir ve bu sese çeşitli yönler veririz. İletişimimizin temelini oluşturan ‘’konuşma’’ bile ses ile ve dolayısıyla müzikle mümkündür. Ve her milletin konuştuğu dil, konuşma rengi, hızı, artikülasyonu farklı müzikler ortaya koymaktadır. Bu anlamda müzik, insanlığın en gerekli dışavurumculuğudur.

Bireysel veya toplumsal anlamda bilindiği üzere gerçek verilere dayanan, beyin işlevini dengeli arttıran, rahatlatan, büyüten bir aracıdır. Hem estetik, hem sanatsal hem de ruhani bir kaygıyı ortaya koymaktadır. Toplumların kendi özünü fark etmesinde, bulmasında ve bunu ‘’açıkça’’ göstermesinde büyük rolü vardır. Müzik tarihine baktığımızda da Ulusal Akımlar bu düşünceler ile ortaya çıkmıştır. Operanın kökeni evet İtalya’dır fakat bir süre sonra Alman da, Fransız da, İngiliz de, Rus da ‘’ben artık kendi dilimi, kültürümü, benliğimi duyurmak istiyorum’’ demiştir. Tüm dünyaya duyurmak istediğiniz bir yanınız var ise müzik bu konuda her zaman alçakgönüllü davranır.

Kişilerin dengeli, akıcı, anlayışlı, bazen ‘’aksi’’, canlı hissedebilmeleri için, daha doğrusu hissedilen her şeyin gerçek ve pozitif bir yanını kabul edebilmeleri için müzik en iyi araçtır. Zaten bireysel olarak kabullenmeleri sağladığınız an, içinde bulunduğunuz toplumun yaşam felsefesinde ve süreçte ne denli geliştiğini gözlemleyebiliyorsunuz.

Kariyerinin en başına dönsen değiştirmek istediğin bir şey olur muydu?

Özellikle Tiyatro ve Opera okumalarımı daha çok yapmaya çalışırdım sanırım. Ben her zaman yoğun olmaya çalışırım. Tabi bu ‘’Nurnilay’’ yoğunluğu. Fakat daha da yoğun olmak, alanınızda daha çabuk yoğrulmanızı beraberinde getiriyor. Bilmenin ve öğrenmenin gücü her zaman sahip olmayı istediğim en nitelikli yan olacaktır. Bir de an’da olmak konusunda sıkıntı çektiğimi hatırlıyorum. Bir şarkı söylemek istediğimde ‘’hayır, henüz bunun sırası değil’’ ya da ‘’keşke önceden bunu söyleyip diğerine geçseydim’’ derdim. Geçmiş ve gelecek için fazlaca endişeler, planlar yapmak beni yaşadığım an’dan çok uzaklaştırırdı. Hatta itiraf edeyim hala biraz böyle gidiyor hayatım. Bu değiştirmek istediğim bir yanım. Son olarak her gün deşifre yapmalıydım. Bazı zamanlar tembeldim, yapmazdım. ‘’Sağlık olsun’’ diyerek kendime kızmadan bu cevabı noktalayayım bari.

Bir günlüğüne Müzik Bakanı olsan ne tür projeleri uygulamaya başlardın?

Sadece bir gün mü? Benim için öyle kısa ki. Bir işe girişmeden birçok kez düşünür, yazar çizer, beğenmez sonra birkaç plan yapar öyle girişirim. Şimdi bir günde öyle bir iş olmalı ki bu yapacağım, geri kalanlarında ne yerime gelecek kişiyi ne de benden öncekini küstürmeli. (…)

Yapacağım ilk şey nitelikli ‘’Konser Salonları’’ inşası için projeler götürmek ve tabii sanat kurumlarına alımları için Kadro açmak olurdu. Öyle şahane müzisyenler görüyorum ki, bir yerde istediği gibi, olduğu gibi üretemeyen. Hep dar kalıplar, hep bilindik ve popüler olana övgü yağdırmak ve ısrarla bunu sunmak… Bu ülkenin sanatsal anlamda en büyük yaralarından biri senelerdir aynı repertuvar üzerine konserler düzenliyor olmasıdır. Bir kurul belirleyip eser seçimi, konser yer ve tarihleri konusunda yıllık planlamalar oluşturulmasını talep ederdim. Devlet bünyesinde Yurtiçi ve Yurtdışı eğitim kampları düzenlerdim gençler için ve tabii uzun senelerdir Sanat Kurumlarında çalışan kişiler için de bir ‘’Güncelleme Programı’’ önerisi getirdim. Bakın, daha üç beş dakikada ne kadar iş çıktı. Ve dahası da var elbette…

Yurtdışında okuma, çalışma hayallerin var mı? Varsa neresi ve neden?

Şans ve döviz kurları yüzümüze gülerse tabii yurtdışında eğitim almayı çok istiyorum. Sanatla birlikte büyüdüğünüzde ve bir süre sonra bu sizin mesleğiniz olduğunda sadece bulunduğunuz ülke yetmiyor icra gücünüzü ortaya koyarken. Dünya ülkelerinden haberdar olmak -tarihi, ekonomik, ticari ve sanatsal tüm yanlarıyla- kendi çizginizi ve elbette ürettiğiniz müziği büyük oranda etkiliyor. Bilinçli bir sunu yapıyorsunuz. Son zamanlarda Avusturya, Almanya çok dikkatimi çekiyor. Önceleri belki bize daha yakın bir kültür olan İtalya’da bulunmayı tercih ediyordum. Şimdilerde çok net olarak bu ülkeye gideceğim ve bu alanda büyüyeceğim diyemiyorum fakat projelerim için gitmeyi planladığım ülkeleri söyleyebilirim: Avusturya, Fransa, Macaristan, Almanya, Amerika, İtalya ve Çek Cumhuriyeti. Belki bu ülkeler arasından okurlarımızı şaşırtacak olan Macaristan ve Çek Cumhuriyeti olacaktır. İlkokul sıralarından itibaren, bireyleri nitelikli ve disiplin içinde bir müzik algısı ile büyüten ve pedagojik anlamda muhteşem yaklaşımlarından ötürü Macaristan çok ilgimi çekiyor. Orada bulunma amacım kendi kültürlerine ait olanı sahiplenmede ısrarcı ve mutlu olma güdülerinin yanında, müzik eğitiminde de imrendiğim bir ekole sahip olmalarıdır. Diğer ülkeler müziğin farklı alanlarında ünlere sahiptir bilindiği üzere. Bu alanları deneyimleyip, şahane müzik kütüphanelerinden yararlanmayı ve birçok müzik insanının, kurumun dinleti ve temsillerine kolaylıkla erişmeyi çokça istiyorum. Bizim ülkemizde müzik üretip sunarken sürekli bir endişe duyuyoruz. Bu saydığım ülkelerde böyle bir algı olmadığına inanıyorum.

Son olarak müzisyen çocuklara üç tane öğüt verme hakkın olsa bunlar ne olurdu?

Müzik sektörü sürekli yenileniyor ve bazen sizi fazlasıyla bir yarıştaymışsınız gibi hissettirebiliyor. Aslında bu doğru. Bu yarışın kendinizle olması gerektiğini düşünüyorum. Ne olursa olsun sizi siz yapan gerçekleri kabullenip, standardınızı oluşturup sakince, acele etmeden ilerleyin. En güçlü yanınızı keşfederek o çizgi üzerinden pratiklerinizi yaparak gelişmeyi sürdürün. Çok okuyun ve araştırın, sahip olduğunuz farkındalık ve duyarlılığı arttırmaya çalışın.

Çok teşekkürler bu keyifli söyleşi için.

Ben teşekkür ederim. Çok mutlu oldum. Emeğinize sağlık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s