Beethoven madalyası sahibi, İlhan Baran’ın öğrencisi genç piyanist-şef Tolga Atalay Ün: “Sanatçıyı başarılı kılan yetenek, tecrübe, çalışkanlık ve şanstır”

26 yaşındaki genç piyanist-şef-klavsen sanatçısı Tolga Atalay Ün, halihazırda Londra Kraliyet Müzik Koleji’nde (The Royal College of Music, London) ‘Mills Williams Junior Fellow’ olarak Artist Diploma Programı’nda klavsen ve tarihi klavyeli çalgılar üzerine çalışmalarını Prof.Terence Charlston ile sürdürürken, aslında ardında çok önemli başarıların kartopu etkisiyle ve çok seçkin bir eğitimin katkısıyla bu noktaya gelmiş bir müzisyen.

Günümüzden geçmişe doğru ilerlersek, Tolga Atalay Ün, aynı okulda ‘Christopher Hogwood Bursu tarafından desteklenen C. Bechstein Bursiyeri’ olarak Master Programını (MPerf) ‘Şeref Derecesi’ (Distinction) ve Lisans devresini de “Kenneth ve Violet Scott” bursiyeri olarak Bachelor of Music (Honours) First Class Diploması alarak tamamlamış ve bu altı senelik eğitimi boyunca piyano ve tarihi klavyeli çalgılar çalışmış. Okuldaki eğitimine katkı olarak, bu üstün yeteneği Sevda-Cenap And Müzik Vakfı ve Talent Unlimited tarafından da desteklenmiş. Kendisi ayrıca 2016 Eylül ayından itibaren de Güher & Süher Pekinel kardeşlerin “Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” Projesi dahilinde TÜPRAŞ sponsorluğunda destekleniyor.

2016 yılında 33.Uluslararası Ankara Müzik Festivali Açılışı’nda hem şef hem de solist olarak yer aldığı konseri müzik dünyasından güçlü bir alkış alan Ün, 6 Mart 2019 tarihinde, Galler Prensi Charles’ın RCM’e yıllık ziyareti onuruna verilen konserde yer almak üzere özel olarak seçilmiş bir genç müzisyen olsa da mütevaziliği elden bırakmadan yoğun ve disiplinli bir çalışmanın meyvelerini topluyor. Prens Charles’ın bulunduğu salonda konser vermek “çok büyük onur ve unutulmaz bir anıydı” diyor Ün, ancak “bunun sebebi sadece Prens Charles’ın orada olması değil, o geliyor olduğu için salonu dolduran diğer sanatçılar ve bu etkinliğin önemiydi” diye ekliyor.

Kazandığı yarışma ödülleri arasında Worshipful Company of Musicians ‘Beethoven Madalyası’, Aralık 2017’de Avrupa Beethoven Piyano Derneği’nin (Beethoven Piano Society of Europe) Londra’da düzenlediği Senior Intercollegiate Beethoven Piyano Yarışması’nda Birincilik Ödülü ve ‘Thomas Harris Beethoven Ödülü’; Ağustos 2017’de 4.Ahmed Adnan Saygun Piyano Yarışması’nda Birincilik Ödülü, En İyi Saygun Yorumcusu Ödülü ve Seyirci Ödülü; 2017 yılının Mayıs ayında Londra RCM’deki Kendall Taylor Beethoven Yarışması’nda Birincilik Ödülü ve 2015 yılının Kasım ayında Londra Broadwood Horniman Klavsen Yarışması’nda da İkincilik Ödülü bulunuyor. Beethoven’ın Ayışığı Sonatı yorumu ise, birçok dinleyiciyi ağlatacak, yoğun duygular yaşatacak etkiye sahip.

İngiltere’den, Almanya’ya, Avusturya, İtalya, Yunanistan ve Romanya’ya dek birçok ülkede sahne alan, Salzburg Mozarteum’dan Bayerische Musikakademie Marktoberdorf’a, Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’dan, İstanbul Arter Müzesi ve Mersin Devlet Opera ve Balesi salonuna dek önemli ve seçkin mekanlarda konserler veren Ün, Ton Koopman, Janina Fialkowska, Rolf Plagge, Ian Jones, Gordon Fergus-Thompson, Andrew Zolinsky ve Daniel Shapiro gibi müzisyenlerin de ustalık sınıflarına aktif şekilde katıldı; ayrıca Lior Shambadal, Peter Gülke, Orhun Orhon, İbrahim Yazıcı ve Burak Tüzün ile de şeflik çalışmıştı. Şeflik çalışmaları neticesinde birçok konserde, arkadaşlarıyla gönüllü kurduğu Hitit Filarmoni Orkestrası, Hacettepe Gençlik Senfoni Orkestrası, Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası ve Bodrum Oda Orkestrası’nı yönetti ve bu alanda da yeteneğini ortaya koydu ve “şef olunmaz, şef doğulur” sözünü bir kez daha deneyimlemiş oldu.

En başa döndüğümüzde ise “bebekliğimden beri elimde mikrofonla görülmüşüm” diye özetleyen Ün’ün müzikle tanışması ilk başta 2004 yılında TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Çocuk Korosu’nun sınavını kazanarak 2004-2009 yılları arasında Şef Ahter Destan’ın yönettiği koronun çocuk koristlerinden biri olmasıyla başlamış; böylelikle sahnelere, konserlere, turnelere ve temsillere alışmış. Ardından 2007 yılında Yrd. Doç. Sibel Özgün ile Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano Anasanat Dalı’ndaki profesyonel piyano eğitimine başlamış; okuldaki 7 senelik eğitimi boyunca solist, orkestra şefi, oda müzikçisi ve eşlikçi olarak çok sayıda konser vermiş, yeni yazılmış eserlerin prömiyerlerini gerçekleştirmiş ve radyo kayıtları yapmış; 2014 yılının Haziran ayında Piyano Anasanat Dalı’nı “Okul Birinciliği” ile bitirmiş.

2009-2013 yılları arasında birçok seçkin piyanistin yetişmesinde büyük katkısı bulunan Besteci İlhan Baran’dan Modern Müzik Tarihi ve Çağdaş Müzik Teknikleri konularında dersler alan Ün, 2009 yılının Mayıs ayında, 4. Uluslararası İstanbul Pera Piyano Yarışması’nın 14-16 yaş kategorisinde Mansiyon Ödülüve 2010 yılında, Bahçelievler Rotary Kulübü ve Başkent Üniversitesi’nin işbirliği, Polonya Büyükelçiliği’nin katkıları ile düzenlenen “Doğumunun 200. Yılında Chopin Ulusal Piyano Yarışması”nda Jüri Özel Ödülü’ne layık görülmüş.

Ün’e göre yurtdışında müzik eğitimini almış ve bu kültürleri yerinde deneyimlemiş gençlerin tekrar Türkiye’ye dönüp, orada imkanlar bulmaları için gerekli koşulları yaratmak oldukça önemli. İlhan Baran’dan aldığı en önemli rehberliği ise, “bize sorduğu sorular neticesinde zihnimizde oluşturduğu meraktı” diye özetliyor.

Aşağıda bu değerli genç müzisyenimizle, çok keyif alacağınıza inandığım, çok derinlikli bir söyleşi sizi bekliyor:

Müziğe olan ilginiz ilk nasıl fark edildi? Ardından ilk enstrümanınız hangisi oldu? 

Müziğe ilgim olduğunun fark edilmesi öncesinde, müziğe yönlendirildiğimi söylemek daha doğru olur. Bu annem sayesinde olmuştur. Kendisi lise yıllarından beri ileride bir oğlu olacağını ve piyano çalacağını hayal edermiş, neticesinde de beni küçük yaşta müziğe yönlendirdi. Ancak bunun ilk etapta bir müzisyen yetiştirmek amacıyla yapılmadığını belirtmek gerek, ben küçüklüğümden beri çok farklı alanlarla ilgileniyordum, müziğe de ilk etapta şarkılar söyleyerek başladığımı sanıyorum. Annemin söylediğine göre tüm hocalarım çok iyi bir duyuşum olduğunu ve müziğe çok yetenekli olduğumu söylermiş, bu sebeple ben de piyano çalmaya başladım. Ancak müziği profesyonel olarak düşünmem önce Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Çocuk Korosu’na girmem, sonrasında da ortaokulda Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’na girmemle oldu. Burada da piyano eğitimime başladım.

Müzik yolculuğunuz sırasında çok değerli kurumsal desteklerden yararlandınız. Bunlardan biraz söz eder misiniz? Bu destekler sizin müziğinize daha konsantre şekilde hayatınızı devam ettirmenizde etkili oldu mu? 

Elbette oldu. Öncelikle şunu söylemek isterim ki, bilim ve sanat ancak maddi ve yaşamsal kaygılar olmadığı takdirde sürdürülebilecek alanlar. Şu ana kadarki öğrencilik ve sanatsal yaşantımda çok şanslı olduğumu söylemek isterim. Her şeyden önce annem ve ailemden karşılıksız destek gördüm, bu sanata veya bilime yönlenecek insanlar için çok önemli bir gereklilik. Sonrasında Konservatuvar yıllarımda hocalarım ve onların bana yarattığı olanaklar bakımından da çok şanslıydım. İngiltere’ye üniversite eğitimim için geldiğim yıldan beri yedi senedir okulu da tam burslu olarak okudum. Aldığım kurumsal desteklerden bir diğer çok önemli olanı ise 2016 Eylül ayından itibaren, Güher & Süher Pekinel “Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” Sistemi dahilinde TÜPRAŞ sponsorluğunda destekleniyor olmamdır. Bu sistem bünyesinde aldığım destek sadece maddi değil, aynı zamanda Sayın Güher ve Süher Hanımefendiler’in uluslararası kariyerlerinin getirdiği deneyim ve yönlendirmelerini bizlerle paylaşmalarıdır. Tüm bunlar da elbette şu ana kadar çalışmalarıma konsantre bir şekilde devam edebilmemi sağlamıştır.

Çok fazla yarışmada yer aldınız ve çok değerli ödüller aldınız. Peki ilk ödülünüzü aldığınızda kaç yaşındaydınız ve sahneye ilk çıkışta neler hissetmiştiniz? 

Sahneye ilk çıkışımı hatırlamıyorum, nitekim evdeki fotoğrafların gösterdiğine göre bebekliğimden beri elimde bir mikrofonla geziyormuşum… Ancak bir yarışma ödülü olarak ilk aldığım ödül 2009 yılının Mayıs ayında, 4. Uluslararası İstanbul Pera Piyano Yarışması’nın 14-16 yaş kategorisinde Mansiyon Ödülü’dür.

Yarışmalar ve ödül mekanizmaları sizce bir müzisyenin hayatında ve gelişiminde nasıl bir etki / meydan okuma doğurur? 

Yarışmalar bazı insanlara fazladan çalışma ve ilerleme motivasyonu sağlarken, bazılarına ise tam tersi etki yaratıp psikolojik bir çöküntüye sebep olabilmekte. Yarışmaya katılan insanların bile çoğunluğunun yapmak istemeden, sadece zorunda olduklarını hissettikleri için yaptıklarını biliyorum. Burada ‘ödül mekanizması’ tanımını kullanmanız yerinde oldu, çünkü asıl önemli olan mesele yarışmaların neden yapıldığı ve kimlere nasıl faydalar sağladığıdır. Sanatlar, spor müsabakaları gibi kazananın ve kaybedenin net göstergelerle belirlenebildiği alanlar olmadığı halde öyleymiş gibi kabul edip, ‘sen kazandın, sen kaybettin’ demek zorunda kalıyoruz. Bazı yarışmalar bazı insanlara tanınırlık ve bir çok imkan yaratırken, kimisi de bütün bunlara rağmen başarılı ve tanınır olamıyor. Dolayısıyla iş tamamen kişinin kendisinde bitiyor.

6 Mart 2019 tarihinde, Galler Prensi Charles’ın RCM’e yıllık ziyareti onuruna verilen konserde yer almak üzere özel olarak seçilmiştiniz. Kendisiyle tanışma fırsatınız oldu mu, neler hissettiniz? 

Bu konserde yer almak çok büyük onur ve unutulmaz bir anıydı. Ancak bunun sebebi sadece Prens Charles’ın orada olması değil, o geliyor olduğu için salonu dolduran diğer sanatçılar ve bu etkinliğin önemiydi. Bu etkinlik senelik okul takviminin en önemli olayı olduğundan, bu ziyaret esnasında çok üst düzey bir sanat camiası orada oluyor, çok önemli kişilere ödüller ve onursal dereceler veriliyor. Ben de içinde Prens Charles’ın da bulunduğu böyle bir camiaya konser vermiş olmaktan ve seyircinin muazzam tepkisiyle karşılaşmaktan büyük onur ve mutluluk duymuştum. 

Beethoven / Ayışığı Sonatı’na dair yorumunuzla dinleyicileri ağlattığınız, çok duygulandırdığınız söyleniyor. Bu eser sizde nasıl duygular uyandırır? 

Ne mutlu bana, seyircide böyle hisler uyandırabiliyorsam… Bu eseri çok farklı ülkelerde çok fazla kereler çaldım ve her seferinde seyircinin o ana son derece konsantre olduğunu fark ettim. Eserin kendi içindeki güzelliği, çok bilinir olması ve benim de tam olarak kendimi esere verip o anı seyirciyle paylaşmam neticesinde böyle bir sonuç ortaya çıkıyor sanıyorum. Eserin içinde çok farklı duygular olduğu için, çalarken ne hissettiğimi tam olarak kelimelerle ifade etmem çok zor…

Peki piyanoda çalmaktan en çok hoşlandığınız eser hangisi ve neden? 

Bu soru maalesef kolay cevaplayabileceğim bir soru değil, çünkü insan anlık ilgileri, duygu durumları, çalışmaları ve daha birçok başka sebeple bazı eserlere ve bestecilere yakınlık duyabiliyor. Ama benim için en önemlisi, o an hangi eseri çalıyorsam o eserin ve bestecisinin en çok sevdiğim olmasına çalışıyorum. Çünkü böyle bir bütünleşme olmadan eserin hakkını tamamen vermek mümkün olmuyor. Bütün bunların yanında Beethoven’ın müziğine her zaman özel bir yakınlığım olduğunu da söylemem gerek. Bu sevgim başkaları tarafından da değer görmüş olmalı ki kazandığım Beethoven yarışmaları neticesinde Worshipful Company of Musicians tarafından ‘Beethoven Madalyası’na layık görüldüm.

Klavsen açısından bakıldığında en görkemli çağı Barok Çağ olsa gerek. Müzik tarihinde geçmişe ışınlanma hakkınız olsa hangi dönemi ve neden tercih ederdiniz? 

Doğru, klavsen çoğunlukla 17. ve 18. Yüzyıllarda kullanılmış bir enstrüman. Müzik tarihinde hangi döneme ışınlanmak isteyeceğim sorusu da yine o anki çalışmalarım ve ruh halime göre değişebilir, ancak J.S.Bach ve oğullarıyla bir akşam yemeği yemek isterdim.

Yurtiçinde ve yurtdışında çok değerli mekanlarda sahne aldınız. Peki akustiği, mimarisi, izleyicileriyle hiç unutamadığınız, aklınızda yer etmiş konser salonu hangisi oldu? 

Bu konuda kendimi çok şanslı sayıyorum, çünkü ifade ettiğiniz gibi çok sayıda ülkede ve salonda çok çeşitli formatlarda konserler verdim. Bazıları mekanı, akustiği, programı veya seyircisi ile zihnimde yer etti. Ben her zaman bir konser verdiğimde o anın hatırlanmaya değecek bir an olmasına gayret gösterdiğim için bir tanesini seçmem çok zor. Ancak bir tane örnek vermek gerekirse,  2016 yılında 33.Uluslararası Ankara Müzik Festivali Açılışı’nda Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası ile hem şef hem de solist olarak yer aldığım konseri hiçbir zaman unutmayacağım. Konser ile ilgili tüm hazırlıklar, gelen seyirci, konserin kendisi ve sonrasında Ankaralıların zihninde edindiği yer gerçekten benim için çok özeldi…

Peki şu ana kadar konser verdiğiniz “en sıradışı” mekan hangisiydi?

Eğer ‘sıradışılıktan’ kastınız ‘alışılmadık veya beklenmedik’ ise, yıllar önce Londra’da Drapers’ Hall’a adım attığımda gözlerime inanamamıştım. Londra’nın çok dar sokaklarından birinde, dışarıdan bakıldığında sıradan bir binaya giriyormuş hissi veren, ama aslında içeri girince arkada gizli bir saray olduğu anlaşılan, şu ana kadar gördüğüm en pahalı eşya ve antika koleksiyonuna sahip, müzelerden daha müze bir yer düşünün…

Klavsen sizce Türkiye’de yeterince bilinen, tanınan bir enstrüman mı? Neden? 

Klavsen maalesef Türkiye’de yeterince bilinen ve tanınan bir enstrüman değil. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bu enstrümanın eğitimini veren hiçbir bölüm yok ve son yıllarda ülkemizden klavsen eğitimi alan tek kişi de benim yanılmıyorsam. Eğer başkası varsa da kusuruma bakmasınlar, çünkü benim haberim yok. Ancak şunu belirteyim, ‘klavsen eğitimi almak’tan kastım klavsen çalmak değil. Çünkü elbette ülkemizde çok sayıda klavsen var ve birçok piyanist bunları çeşitli yerlerde çalıyorlar. Ancak benim demek istediğim, sadece klavsen ve diğer tarihi klavyeli çalgıların eğitimini alıp, bunların gerektirdiği stil ve dönemlerin eğitimini almak üzere program okumaktan bahsediyorum ki şuanda benim yaptığım da bu ve sene sonunda Artist Diploma’mı alıyorum. Piyano ve klavsen çok farklı iki enstrüman. Teknik farklılıklarının yanında, çok farklı stil ve dönem bilgisi de gerektiriyorlar. Bu anlamda yakın zamanda başka birinin bu konunun bölümünü okuyup uzmanlaştığını duymadım. Türkiye’de klavsenin tanınmıyor olmasının çok sebebi olmakla birlikte en önemlisi sanıyorum dünyada klavsenin gözde olduğu dönemler olan 17. ve 18.yüzyıllarda bu topraklara bu müziğin ve çalgıların fazla gelmemiş olmasıdır.

Günümüzde klavsen alanında uzmanlaşmak isteyen bir genç, eğitimini hangi ülkeye yoğunlaştırmalı sizce? 

Günümüzde klavsen ve diğer tarihi klavyeli çalgılar konusunda uzmanlaşmak isteyenler, bu çalgının kullanıldığı dönemlerdeki en köklü ve sağlam müzik geleneklerinin olduğu ülkelere gitmeli. Bunlar İngiltere, Fransa, Almanya/Avusturya, Hollanda ve İtalya/İspanya’dır. Bu ülkeler, klavsenin kullanıldığı dönemlerdeki en önemli bestecilerin ve müzikal stillerin çıkış yerleridir.

İmkanı olan üstün yetenekli gençlerin yurtdışında eğitimlerinin bir kısmını sürdürmelerini önerir misiniz, neden? 

Öneririm, çünkü yaptığımız müziğin çıkış yeri olan yerlerde bulunup bu kültürleri yerinde deneyimlemek en önemli meseledir. Elbette günümüzde her türlü kaynak dünyanın neredeyse tamamının erişimine açıktır, ancak bu gelenekleri ve performans dinamiklerini yerinde deneyimlemenin yerini hiçbir şey tutamaz. İyi hoca bulmak çok önemlidir, ancak belki de daha önemlisi iyi bir kültürel ve sanatsal ortamı bulmaktır.

Sizce son dönemde müzisyen gençlerin Avrupa ve ABD’ye doğru bir beyin göçü söz konusu mu? Bu, Türkiye’deki müzik iklimi üzerinde nasıl bir etki doğuruyor? 

Evet, öyle gözüküyor. Gençlerin çoğu öncelikle eğitim ve sonrasında da olanaklar için Avrupa ve Avrupa geleneğini sürdüren ülkelere gitmeye çalışıyor. Bunun sonucunda da ülkemizin en önemli yetenekleri dünyanın bambaşka yerlerine dağılıyor. Bunun, bir önceki soruda bahsettiğim kültürleri ve gelenekleri yerinde deneyimlemek ile elbette yakından bir ilişkisi var. Ancak önemli olan, eğitimini almış ve bu kültürleri yerinde deneyimlemiş gençlerin tekrar Türkiye’ye dönüp, orada imkanlar bulmaları. Bunun sağlanması çok önemli. Dünyanın çok farklı yerlerinde eğitim alıp, başarılar kazanmış gençlerin tekrar Türkiye’de bir araya geldiklerinde yaratabilecekleri enerji ve ortamı bir düşünün…

2009-2013 yılları arasında Besteci İlhan Baran’dan Modern Müzik Tarihi ve Çağdaş Müzik Teknikleri konularında dersler aldınız. İlhan Baran’ın size verdiği ve hiç unutamadığınız öğütleri var mı? 

İlhan Hoca gerçekten hayatımda etkisi olmuş en önemli hocalarımdan birisiydi. Bilgisi, nezaketi, beyefendiliği ve kişiliğiyle bizlere hep örnek oldu. Müzik ve sanatlar haricinde her türlü konuya merakı olan, bizde de bu merakı uyandıran biriydi. Kendisinin bize verdiği çok öğüt var, ama belki de bize kattığı en önemli şey, bize sorduğu sorular neticesinde zihnimizde oluşturduğu meraktı. 

Bir yandan da şeflik çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Sizi örnek alan gençlere ve çocuklara öneri olacak şekilde, iyi bir şefin hangi özellikleri karakterinde barındırması gerekir? 

‘Şef olunmaz, şef doğulur’ diye bir söz olduğu söylenir. Bence bu prensip tüm meslekler için geçerli; her türlü işi yaparken o işin gerekliliklerine doğuştan sahip insanların daha başarılı olduğu söylenebilir. Ancak sanıyorum bu prensip şeflik için ekstradan önemli. Çünkü şeflik, diğer birçok enstrümanın aksine, mesleki ustalık yanında başka kabiliyet ve nitelikleri en çok gerektiren mesleklerden biri. İyi bir şefin bence en önemli özelliği liderlik vasfı ve organizasyon kabiliyetidir. İyi bir müzisyen olması, partitüre hakimiyeti, teknik bilgisi vs. gibi her türlü mesleki gerekliliğin zaten var olduğunu kabul ettiğimizde, iyi bir şefi ayrı kılan şey o kişinin bir orkestrayı hem müzikal, hem de insani olarak nasıl idare ettiğidir. Nitekim bir şef çok sayıda farklı insanın karakterleri ve müzikal fikirleriyle muhatap olup, bunların bir uyum içerisinde bir araya gelmesini sağlayacaktır. İyi bir şefin içinde bulunduğu toplulukta bir karizması ve güvenilirliği vardır. Bu karizma ve güvenilirlik de hem şefin müzikal yetkinliği, hem de liderlik vasfının neticesinde ortaya çıkar.

Günümüz müziğinde klavsenin yeri var mı? Ve kolay bulunan bir çalgı mı? 

Günümüzde klavsen dünyanın pek çok yerinde kolay bulunan ve dönemin müzikleri icra edilirken çok sık kullanılan bir çalgı. Ancak klavsene yazılan yeni müziklerin sayısının diğer çalgılara kıyasla daha az olduğunu söyleyebiliriz. Bunun da pek çok sebebi vardır. 

Müzik çalışmalarınıza eğitmenliği / öğretmenliği de katma hedefleriniz var mı? 

Kesinlikle var. Sanatlar tarih boyunca usta-çırak ilişkisi ile nesilden nesle aktarılmıştır, dolayısıyla ben de elbette zamanı gelince eğitmenliği/öğretmenliği yapmaya başlayacağım.

Yetenek mi, tecrübe mi, çok çalışmak mı? Bir piyanisti başarılı kılan kriterler sizce hangileri?

Hepsi bir arada. Bunlardan herhangi bir tanesini çıkardığınız zaman resim tamamlanamıyor maalesef. Ancak ‘başarı’, sanatlarda tanımlanması güç bir kavram. Dolayısıyla günümüzde bir sanatçının ‘başarılı’ olması için bu üç faktörün yanında sanırım en önemli etken ‘şans’. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle tanışmak… 

Yakın geleceğe dair planlarınız ve hayalleriniz neler? 

Çocukluk hayalim olan, yıllardır aldığım eğitimlerin hepsinin nihai hedefi olan ve tüm hocalarımın, meslektaşlarımın ve meslek büyüklerimin bana yapmamı söylediği şey olan, şeflik yapmaya başlama zamanım geldi sanıyorum…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s