Yıldız Çiçek Sivri: “Kesinlikle piyanist olmak için yaratılmışım, müziğin her haline de ayrı aşığım!”

İyi bir müzisyen olmak sadece doğuştan yetenek ve çalışmanın bileşkesi değil, aynı zamanda büyük bir adanmışlığın sonucu. “Kesinlikle piyanist olmak için yaratılmışım” diyen Yıldız Çiçek Sivri ise, 6 yaşında ilk enstrümanıyla verdiği konser ve 11 yaşında tanıştığı piyanosundan bu yana dolu dolu geçen ömrünün merkezine müziğini ve piyano tutkusunu yerleştirmiş, ismi gibi ışık ve umut saçan bir genç piyanist. Kendisi, pandeminin bana kazandırdığı ve dijital müzik platformlarında tanıma onuruna eriştiğim, ilham aldığım ve hayranlık beslediğim en büyük değerlerden biri.

Hayat boyu devam eden sonsuz bir öğrenme ve öğretme döngüsü içerisinde kendisini sürekli geliştiren ve bir yandan da pandemi biter bitmez Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda yetiştireceği genç piyanistlerin yolunu gözleyen Yıldız Çiçek Sivri’yi birçoğumuz İzmir/Bayraklı’da Körfez’in kıyısında verdiği bir gece resitalinde çaldığı Chopin’in Nocturnes’ü ve Scarlatti’nin meşhur sonatıyla (K 466 f minör) ve pandemi döneminde evinden çaldığı Erik Satie Gnossienne ve arkadaşlarıyla aranjmanını yaptığı Mil Pasos‘a yaptığı vokal ile anımsıyoruz.

2013-2014 eğitim öğretim yılında ERASMUS programı ile Fransa’ya giderek Conservatoire de Lyon’da Alain Jacquon ile çalışan genç piyanist, ulusal ve uluslararası çapta birçok duayen isimle de oda müziği çalıştı, “Klavyeli çalgılarda parmak numaraları” konusunda da oldukça ilginç ve literatüre katkı sağlayan bir tez çalışmasına imza attı.

Her ne kadar en başta keman ile piyano arasında kararsız kalsa da, annesinin “Piyano temel sazdır, solfej eğitimi için de gerekli, önce ona başlaman daha doğru olacak, sonra keman ile devam eder, daha rahat öğrenirsin” demesiyle piyanoya yönelen Yıldız Çiçek Sivri, piyanoyu gördüğü ilk an aşık olduğunu ve bir daha ondan ayrılmadığını söylüyor. Bu aşk öyle bir aşk ki, dijital platformlarda kendisi Chopin veya Haydn çalarken notaların içinden süzülen o tutkuyu, kendisinin geçmişini ve azmini bilmeyen bir dinleyici de rahatlıkla hissedebiliyor. “O benim beynimde, ruhumda, kaslarımda, parmaklarım, ellerim, bileklerim, kollarımda; sanki hücrelerime kodlanmış, benimle bütünleşmiş bir varlık gibi, her daim içimde” diye ifade ediyor bu eşsiz ruh halini.

Yıldız Çiçek Sivri, son dönemde Türkiye’de piyano öğrenimine olan ilginin artmasından mutlu ve umutlu olsa da, teknik yetersizliklerden dolayı bu müzikal gelişimin belli bir noktada tıkanmasından, Batılı ülkelerdeki gelişmişlik ivmesinin gerisinde kalınmasından da rahatsızlığını dile getiriyor. Almanya’da her piyano hocasının odasında iki büyük Steinway ya da Bösendorfer kuyruklu piyano varken Türkiye’deki bir konservatuvarda bir tanesini bile bulmanın mümkün olmaması, konser ve kayıt yapılabilecek iyi akustikli ve ekipmanlı salon yetersizliği gibi etmenlerin Türkiye’de müzik eğitiminin önünde engeller oluşturduğuna dikkat çeken genç piyanist, okullara iyi çalgıların temin edilmesinin de gerekli olduğunu kaydediyor. Onun için Steinway piyanoların olduğu sahneler ise “unutulmaz”.

Sahnedeki heyecanından beslenen, üretkenliği ve müzikal coşkusunu bu heyecana borçlu olduğunu belirten Yıldız Çiçek Sivri’nin rol modeli ise küçük yaşlardan itibaren İdil Biret gibi, ardından da gençliğinde tanıştığı, hayatına dokunan Gülsin Onay olup, eğer devlet desteği olsaydı söz konusu sanatçılar gibi o da yurtdışında farklı şehirlere özgü piyano eğitimleriyle kendisini daha da geliştirip, tüm piyano ekollerini yerlerinde öğrenebilmeyi çok isterdi.

Kendisiyle çok keyifli bir söyleşi yaptık. Sizlerin de onun çocukluğundan beri geçtiğimi müzikal yolculuğa kulak vermek isteyeceğinize eminim.

Kendinizi biraz tanıtır mısınız? Müzik yolculuğunuz kaç yaşında, nasıl başladı? İçinizdeki piyano sevgisi ve yeteneğini ilk ne zaman, nasıl keşfettiniz?

Bir adım Yıldız, diğeriyse Çiçek; kendimi tanıtmak için başka kavramlar arasam, daha güzel ifade edecek kelimeler bulamayabilirdim. Tam olarak bu şekilde; yer-gök kavramı gibi hayattaki her zıtlığı ve evreni içinde hissedip barındıran, bitmeyen bir merak ve enerji ile, hem kendi dünyasının hem de yaşadığı dünyanın sınırlarını zorlayan, sorgulayan, sanata, doğaya ve evrene karşı dair her daim yaşama sevinci ve bitmeyen bir sevgi duyan, araştırmaktan ve öğrenmekten bıkmayan, yeterince optimistik bir realist olmakla birlikte, bir yıldızla ya da bir çiçekle aslında aynı olduğumuzu, bir olduğumuzu hisseden biriyim diyebilirim.

Sanat, müzik, müzikoloji, tiyatro, edebiyat, şiir, sinema, kahve, resim, seyahat, kitap, sosyoloji-psikoloji-felsefe, Barok, avant-garde şeyler, Fransızca, yabancı diller, dilbilim, güzel havalar, farklı kültürler, sağlıklı yaşam, doğa, okumak ve konuşmak (sıralama değişebilir:)) en sevdiğim şeylerdendir. Bunların ötesindeyse piyanist, müzisyen, akademisyen, öğretmen, IB-DP eğitmeni, hayat boyu öğrenci, arkadaş, evlat ve iki kardeşin ablasıyım.

Müzikle ilişkim doğumumdan itibaren her an vardı. Babam doktor, annem edebiyat profesörü lakin evimizde müzik hiç eksik olmazdı. Babam müthiş bağlama çalar, annemse hem Türk Sanat Müziği hem de Türk Halk Müziği eserlerini okurdu. Akordeonlarla, bağlamayla, kaset çalarlar ya da “walkman”ler ile, evde, arabada, her yerde bizimleydi müzik. Benim konserlerim yokken onların olur, bazen korolarla, bazen solist çıkarlardı. Ben de her türlü müziği her an dinleyerek, hepsini ezbere bilip okuyarak büyüdüm ve 6 yaşımda iken kendime ait minik “cura” ile iki parçayı hem söyleyip hem çalarak ilk konserimi vermiştim.

Henüz 4 yaşımdayken Loreena McKennitt ve İdil Biret hayranıydım. Annemin “walkman”i ile İdil Biret’in Chopin Konçerto kasetlerini dinler, kasetin kapağındaki resmine hayranlıkla bakar, Loreena McKennitt’in “celtic” müziğini dinlemeye doyamaz, henüz bilmediğim İngilizce dilindeki parçaları taklit ederek söylemeye çalışırdım. Bu yolculuk, bir gün, keman öğrenme talebimin ardından, annemin “Piyano temel sazdır, solfej eğitimi için de gerekli, önce ona başlaman daha doğru olacak, sonra keman ile devam eder, daha rahat öğrenirsin.” demesi sayesinde geç denebilecek bir yaşta (11) piyanoyla tanışmam ile devam etti.

Tanıştığım ilk anda ilk görüşte aşkı yaşadım ve bir daha asla bırakmadım. O andan itibaren hayatta yapmak istediğim tek şeyin bu olduğuna emindim ve büyük bir tutkuyla bağlandım bu çalgıya. Öğretmenimin çok yetenekli olduğumu söylemesi, konservatuvara yönlendirmesi, babamı zar zor ikna etme çabalarımızın ardından konservatuvara başlamam, müthiş bir hocanın (Prof. Zöhrab Adıgüzelzade) sınıfında profesyonel piyano eğitimimdeki yolculuğumun başlangıcı oldu… Sonrası koca bir ömür benim için, on altı dolu sene ve nice anı…

Dünyaya piyanist olmak için doğduğunuzu düşünüyor musunuz? Örneğin hayat karşınıza piyano çıkarmasaydı hayalinizdeki diğer uğraş neydi?

Adeta benim iç sesimi, kendimle konuşmalarımı duyup da sorulmuş bir soru gibi bu! Şaşkınlığımı gizleyemezdim… Daha geçenlerde piyano hocamla, ardından orkestra şefi olan bir arkadaşımla kurduğum diyaloglarda, tam olarak bu şekilde ifade etmiştim kendimi: “Kesinlikle piyanist olmak için yaratılmışım, müziğin her haline de ayrı aşığım!”

Yani evet, tam olarak bunun için doğduğumu düşünüyorum. Piyanoyla tanışmadan önce bana büyüyünce ne olacaklarımı sorduklarında buna gerçekten içimden gelerek hiçbir cevap veremezdim, ısrarlara dayanamayarak mecburi cevaplar verir, bir gün doktor, öbür gün pilot, berisi günse astronot olabilirdim. Ancak piyanoyla tanıştığımda bu durum tamamen değişti. O andan itibaren emindim, asla başka şey yapmayı düşünmedim, bundan hiçbir şüphe duymadım. Bugün de baktığımda, bu zorlu eğitim sürecinde piyanoyla birlikte büyürken bıktığım, ayrılmak istediğim anlar olmuş da olsa, yine olsa yine bunu seçerdim, iyi ki bu mesleği yapıyorum diyorum.

İlgi duyduğum başka alanlar da yok değil elbet. Piyanoyla tanışmadan önce çok okurdum. Annem edebiyatçı olduğu için çoğu Türk yazarla (Muzaffer İzgü, Gülten Dayıoğlu, Aytül Akal, Gülsüm Cengiz, Erol Büyükmeriç, Mehmet Güler, Nur İçözü, Zeynep Aliye, Özlem Sezer gibi), özellikle de çocuk edebiyatı yazarlarıyla tanışıklığımız, ahbaplığımız vardı. Tüm kitaplarım imzalıydı, günde 5-6 öykü kitabı, haftada 1-2 kalın roman bitirir, şiirler ve mitolojik karakterli öyküler yazardım. Yazar teyze ve amcalarımla bazı kitapları tartışır, onlara piyano ve bağlama çalar, şarkılar söylerdim.

Sonra bu yazılar kendilerini bestelere bıraktı ancak o dönem nota okuma ve yazmam gelişmediği için yazıya aktarmakta zorlanıp, geliştikten sonra da besteleri yeterli bulmakta zorlanıp bıraktım yazma işlerini (Şimdilerde, son yıllarda yani, devam etme niyetiyle adımlar atıyorum. Benim için çok değerli bir hoca olan Pieter Snapper’dan bir sene elektronik kompozisyon eğitimi aldım, akustik kompozisyon ve jazz piyano dersleri almayı ve yeni besteler üretmeyi de hedefliyorum.).

Büyüdükçe yabancı dillere müthiş bir ilgi duymaya başladım ve tüm eğitim hayatım konservatuvara eş zamanlı olarak dil okullarında geçti. Önce ilerde yurt dışında eğitim almayı düşündüğüm için Rusça ve Fransızca özel dersler aldım, o dillerde zorlanıp, Almanya’da okuma planları ile senelerce Almanca ve İngilizce kurslarına devam ettim. Fransa’da okuma fırsatı bulduğumda Fransızca’yı nitekim geliştirdim, müzik dili sayesinde biraz İtalyanca anlar oldum, ancak sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi alanlara da hep çok ilgi duydum. Bir diğer yandan kardeşimin, kendimin ve insanların saçlarını müthiş yapmam ile kuaför gibi ün saldım ailede.

Velhasıl kelam ya dilci, ya edebiyatçı, ya sosyolog, ya psikolog, ya oyuncu, ya ucundan bir yerlerden sanatçı, ya güzellik uzmanı, ya da babamın istediği gibi doktor olabilirdim sanıyorum, hayat karşıma piyanoyu çıkarmış olmasaydı lakin…

Türkiye’de klasik müziğe olan ilgi sizce son dönemde bir değişim yaşadı mı? Bunun ardında sizce hangi dinamikler yatıyor?

Klasik Batı Müziği, kültürel ve dinsel kökenleriyle Türk kültürüne ve coğrafyasına esasında oldukça uzak ve yabancı bir müzik türü. Bu türün dünyadaki dinleyici oranı %2 iken ve Türkiye için durum böyleyken haliyle hiçbir zaman geniş bir dinleyici kitlesi ülkemizde de olmadı. Klasik müziğin kilise ve saraydan halka, bu durumdaysa ancak aristokrat kesim ve burjuva sınıfına inmesiyle aslında büyük çoğunlukla, genel hatlarıyla bu sınıflarda kaldığını düşünüyorum.

Yine de son yıllarda her kesimden insanın çocuklarına piyano ve diğer çalgıların eğitimini aldırması, halkı çeken bazı programlarla konserlere ilginin artması dinamikleri değiştiriyor. Elbette bizler de bu müziği icra ederek pek tabii her kesime ulaşmayı arzuluyor, hedefliyoruz. Fakat bence dinamiği Türkiye için değiştiren bir diğer öğe de Fazıl Say. Çünkü hiçbir piyanisti tanımayan, hiç klasik müzik dinlemeyen insanlar bile onu biliyor ve dinliyor gördüğüm kadarıyla. Kendisinin kültürümüze ait ögeleri Klasik Batı Müziği ile birleştirmesi, eserleri, yaptığı çalışmalar, Türk bestecileri ve bu müziği dünyaya tanıtması ve müziğinin halk tarafından sevilmesiyle kendine ait bir dinleyicisi kitlesi oluşturduğunu düşünüyorum. Bunları dinleyen halk, onun çaldığı diğer klasik eserleri de dinliyor, aşina hale geliyor, alışkanlık ediniyor, konserlerine gidiyor.

Klasik müzik çalışmalarınız sırasında herhangi bir kurumsal destekten yararlandınız mı?

Ne yazık ki hayır. Anne ve babamın mesleklerinden ötürü hiçbir zaman burs programlarından yararlanamamakla birlikte, yurt dışı eğitimi ve nice diğer projeler için de hiçbir sponsor bulamadım. Bulmak için bir arayışım ve çabam da olmadı açıkçası ancak eğer destek ve sponsor olsaydı Avrupa ve Amerika’da daha çok eğitim alır, nice konserler verir, albümler yapardım.

Şu an halen üretmek istediğim pek çok proje var, daha çok üretebilmek, kayıtlar alabilmek için kendi imkanlarımla ekipman edinmeye çalışıyor, albüm çıkarmak için bütçe araştırması yapıyorum. Eğitim ve profesyonel hayatımız boyunca konserlerin profesyonel kayıtlarını alabilmek için bile ya bütçe ya da kendi uğraşlarımız, ekipmanlarımız gerekiyor. Bazı öğrencilerin çalgılarını alacak durumları dahi olamıyor. Okullarda iyi çalgılar bulmak da pek mümkün olmayabiliyor… Almanya’da her piyano hocasının odasında iki büyük Steinway ya da Bösendorfer kuyruklu piyano varken örneğin, Türkiye’deki bir konservatuvarda bir tanesini bile bulmak mümkün olamayabiliyor. Konser ve kayıt yapılabilecek iyi akustikli ve ekipmanlı salon da keza öyle… İmkân kısıtlılıkları gelişimin önündeki en büyük engel. Bu konuda daha çok destek olmalı diye düşünüyorum.

Yıllardır işletilmeyen Harika Çocuklar Yasası şayet etkin olsaydı hayalinizde nasıl bir yurtdışı planı vardı?

Küçük yaşlardan itibaren rol modelim olan İdil Biret gibi, gençliğimde tanıştığım, hayatıma dokunan, elimden tutan ve bana en büyük rol modellerden biri olan Gülsin Onay hocam gibi Paris’te eğitim almayı çok arzulardım. Bunu Almanya, Avusturya, İngiltere, Rusya ve Amerika gibi dünyanın her yerinde aldığım eğitimlerle geliştirip, tüm piyano ekollerini yerlerinde öğrenebilmek de isterdim.

Azerbaycan Devlet Sanatçısı olan, 7 sene birlikte çalıştığım Prof. Zöhrab Adıgüzelzade Tschaikovsky Konservatuvarı mezunu idi. Kendisinden senelerce Rus ekolü eğitimi aldım, tekniğimin ve müzikalitemin temellerine bu ekol hâkim oldu. Ardından Almanya’nın sayısız kentinde Alman profesörlerden aldığım özel derslerle, ayrıca Avrupa ve Türkiye’de katıldığım ustalık sınıflarında çalışma sansı bulduğum pek çok Alman profesör sayesinde Alman ekolüyle uygulamalı olarak tanışabildim. Lyon’da eğitim gördüğüm dönemde ise Fransız bir hocayla, Alain Jacquon ile çalıştım ve Fransız ekolü öğrendim. Bütün bunlar nedeniyle kendimi yine çok şanslı hissediyor olsam da bu yasa kapsamında eğitim alabilseydim çok daha farklı olabileceği hayallerim baki kalıyor.

Lyon’da uzun süre çalıştınız, eğitim gördünüz. Fransa’da klasik müzik ilgisi ve piyano eğitimi hangi açılardan farklı?

Avrupa’da müzik eğitimi her anlamda çok farklı. Gördüğüm en büyük fark öğrencilerin müzik eğitimine küçük yaşta başladıkları halde resmi olarak üniversiteye başlamadan önce tam zamanlı konservatuvar öğrencisi olmamaları. Buna rağmen seviye muazzam yüksek. Üniversite giriş sınavlarını geçebilmek için hali hazırda oldukça profesyonel olmak ve müthiş bir tekniğe sahip olmak gerekiyor. Lyon’da yalnız bir sene kalabildim ancak bana çok şey kattı bu süreç. Türkiye’de her dönem sonunda uygulamalı bir sınava giriyoruz, bu sınav için müfredata yönelik bir program hazırlıyor ve o sene o eserleri öğreniyoruz, daha fazlasını öğrenmek de genelde pek mümkün olmuyor ancak orada böyle sınavlar yoktu. Avrupa’da sınavlar genel olarak iki yılda bir yapılır. Bu süreçte sınava yönelik çalışma yapmaktan ziyade sürekli olarak repertuvar öğrenilir. Ben de bu süreçte hiç çalışmadığım kadar çok parça çalışma ve repertuvarımı geliştirme şansı bulmuştum. Konserler de verdim. Orada bölgesel ve ulusal olarak ikiye ayrılıyor konservatuvarlar. Ulusal konservatuvar yalnızca iki tane, biri Paris’te, diğeri Lyon’da. İkisine girmek de haylice zor. Diğer konservatuvarların seviyeleri nispeten daha düşük, dünya çapında denklikleri olmayabilir, başka bölümlerde okuyan öğrencilerin de orada eğitim aldıklarına şahit oldum ancak yine de hepsi çok profesyonel seviyelerdeydiler. Klasik müzik ilgisi de tüm toplumda bir kültür olarak var olan bir olgu. Paris’teki operaları, baleyi düşünün… Boş yer bulmak nasıl mümkün olabilir? Düzenli bir izleyici kitlesi, halkın çoğu kesiminin profesyonel olmasa bile profesyonel düzeyde müzik eğitimi alıyor olması…

Bir müzisyenin yurtdışında eğitim deneyiminin olması sizce hangi açılardan önemli?

Eğer bu müzisyen Klasik Müzik alanında eğitim alıyorsa kesinlikçe çok önemli bir faktör bu. Olmazsa olmaz bana kalırsa. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, bu müziğin ait olduğu coğrafya ve kültür orada. En iyi öğrenme yaşayarak olandır. Bunun içinde bulunmak, görmek, duymak, o bestecilerin soluduğu havayı solumak, gezdikleri yollarda gezmek, gördükleri mimarileri ve sanatı görebilmek, kültürü öğrenmenin ve içselleştirebilmenin en güzel yanı. Ekolleri öğrenmenin de… Teknoloji çağında yaşıyoruz ve elbette bir şeyi okumak, dinlemek artık çok daha kolay, her şeye rahatlıkla ulaşılabiliyor. Hele pandemi sürecinde online müze gezebilir, dünyanın farklı senfonilerinin konser kayıtlarını dinleyebilir, ekstra ulaşabilir olduk. Yine de o atmosferde yapılan üretimler bambaşka olacaktır diye düşünüyorum…

Sahneye çıktığınızda hangi ruh hallerine bürünürsünüz? Heyecan ve stres sizce bir müzisyenin eserlerini nasıl besler?

Aslında benim için çalgıyı nerede çaldığım fark etmiyor. Odada kendi kendime çalarken de çok yoğun duygular hissediyor, yaşıyorum. Bu hisleri ve duyguları insanlarla da paylaşmayı arzuluyorum. Diğer insanlar dinlerken ise, bu bir kişi bile olsa, bu duyguyu paylaşmak çok büyük mutluluk veriyor. Her konser, küçük büyük fark etmeksizin mutluluk kaynağı oluyor benim için. Sahnede performans sergilerken hissettiğim heyecan bugüne kadar benim hep yardımcım oldu, daha iyi performans sergilememi sağladı. Bu heyecanı hissetmeyi çok da seviyorum. Bir keresinde daha az heyecan hissedilsin diye içildiğini gördüğüm kalp ritmi yavaşlatıcı ilaçlardan kullanmış, iyi etkilenmeyerek memnun kalmadığım, kontrolümü kaybettiğimi hissettiğim bir performans sergilemiştim. O gün bir kez daha anladım ki heyecan beni daha tetikte, daha konsantre, daha kontrollü tutuyor.

Heyecandan bacağımın titrediği ve onu hissetmediğim bir anda bile çalan kaslarım, beynim ve ruhum en iyi şekilde devam ediyor. Eğitim ve meslek hayatımızda stres yaşadığımız dönemler ya da anlar da olabiliyor, yetişmesi gereken programlar ve azalan zamanlar gibi, ancak bu da beni genelde daha verimli çalışmaya itiyor. Sahnede stresten çok heyecanın keyifli yanını hissediyorum, mümkün olsa hep sahnede olmayı isterim.

Peki en ilginç sahne deneyiminiz neydi?

Pek çok ilginç, komik anlar yaşanan sahne deneyimim oldu. Çalarken uçan notalar mı dersiniz, kafadan kayan tacı en sonunda alıp atmam mı, yoksa unutulan bir pasajı doğaçlamaya çalışmak mı? Gülsin Onay hocamla henüz öğrenme aşamasında olduğum konçertoyu çok az prova ardından çalmamız da en unutulmaz anlardan biriydi! İlginç kapsamına girer mi bilemiyorum ancak benim için en özeli orkestra eşliğinde solist çıkmaktı… Her daim konser vermek konusunda en büyük hayalim solistlikti, hala da öyle…

Piyanonuzla aranızda nasıl bir bağ var? Ondan ne kadar uzun süre ayrı kalabilirsiniz?

O benim beynimde, ruhumda, kaslarımda, parmaklarım, ellerim, bileklerim, kollarımda; sanki hücrelerime kodlanmış, benimle bütünleşmiş bir varlık gibi, her daim içimde. O yüzden ondan hiç ayrı kalmıyorum, her an birlikte olmasam, hep birlikte olsam, ya da uzun süre uzak kalsam da. Hiçbir kopma, unutma ya da buna benzer bir şey söz konusu olmuyor. Her türlü duyguyu ifade edebilecek türlü zenginliklerle bezenmiş, geniş paletli nüanslara ve seslere sahip rengarenk bir ruhu var; tıpkı benim içimde hissettiğim ve gördüğüm ruh gibi, dışarıda gördüğüm evren gibi, hayat gibi. Hissettiğim tüm duyguları, söylemek istediğim her şeyi ona dokunarak aktarabiliyorum, ifade edebiliyorum. Belki de konuşmak ve yazmaktan daha da rahat, öyle doğal, öyle kendiliğinden…

Sizi en çok etkileyen Türk ve yabancı piyanistler kimler? Ve neden?

Daha önce de söylediğim gibi küçük yaşlardan itibaren İdil Biret’den çok etkileniyordum, kendisiyle büyüdüğümde çalışma şansım da oldu. Hafızasına, tekniğine, disiplinine, yeteneğine hayranım. Ardından değerli öğretmenim Prof. Zöhrab Adıgüzelzade’den ve onun çalışından, müzikalitesinden çok etkilendim. Değerli piyanistimiz, Devlet Sanatçımız, sevgili hocam Gülsin Onay benim için çok büyük bir esin kaynağı ve rol model oldu. Kendisiyle burcumuz da aynı, ben kendimi benzettiğim çok nokta buluyorum onda ve müzikalitesine, muhteşem renklerine ve tınılarına, tamperamanına, bitmeyen enerjisi ve müzik aşkına, hümanizmine hayranım. Fazıl Say’ın da beni etkileyen bazı yorumları ve eserleri vardır, tam benim hissettiğim gibi çalmış dediğim ve beğendiğim kayıtları, performansları. Türk piyanistlerden Emre Şen’i de çok beğenirim. Onun Chopin yorumları beni derinlemesine etkiler, Bach kayıtları hayranlık uyandırır bende.

Yabancı piyanistlerdense özellikle bir kadın olarak en çok etkilendiğim isim Martha Argerich. Teknik kolaylıkları ve acilitesiyle beni her defasında dehşet bir şoka sürükler… Çok imrenirim. Muazzam repertuarına da hayran kalırım. Yine tekniğine ancak onun yanı sıra müzikalitesine de hayran kaldığım, kalbime dokunan isim ise Horowitz’dir. Perahia ve Zimerman yorumlarını da beğenirim. Bu şekilde sayabileceğim bir sürü isim var, ilk aklıma gelenler bunlar…

Eğitim hayatımda beni etkileyen isimleri de saymazsam olmaz… Son yıllarda piyano ve tez çalışmalarımı yürüttüğüm, öncesinde ve genelde de hayatımın her alanında, her daim büyük etkileri olmuş olan sevgili ve değerli hocam Oytun Eren de beni çok etkileyen, ayrı bir rol modeldir benim için, disiplinine de hayran olduğum. Eski müzikle beni tanıştıran, bugünkü Barok aşkımın belki de geçmişten bugüne mimarı, lisans ve yüksek lisansta klavsen, sürekli bas ve tez çalışmalarımı yürüttüğüm sevgili, değerli hocam Burak Basmacıoğlu da… Lisansta yaklaşık üç sene çalıştığım Gökhan Aybulus da… Bugüne değin bana katkısı olan, üzerimde emeği geçen tüm hocalarım, çalıştığım tüm isimlerin de etkisi vardır eminim üzerimde.

Sahneye çıktığınız veya konser izlediğiniz, unutamadığınız konser salonu hangisi oldu?

Eğer ben çalıyorsam en iyi yanıt veren, en güzel piyanoların olduğu salonlardır, ki onlarda da salondan ziyade piyanoyu hatırlarım. Genelde Steinway piyanoların olduğu sahnelerdir bunlar, ancak İstanbul’da Leyla Gencer Salonu da benim için hem piyano hem de akustik açısından oldukça unutulmazdı.

Gülsin Onay hocamla birlikte Schumann Piyano Konçertosu çaldığımız konser de öyle…

İzmir AASSM’de dinlediğim konserler de, akustiğiyle, dinlediğim konserler arasında en etkileyici olanlardandı. Akustik ve atmosfer olaraksa Gümüşlük Piyano Festivali kapsamında Eklisia Kilisesi’nde ve Antik Taş Ocağı’nda verdiğimiz konserler benim için büyülü ve unutulmazdı…

Sizce klasik müziğin kalbi dünyada hangi şehirde atıyor? Neden?

Klasik müziğin tarihi müzik tarihine bakıldığında büyük çoğunlukla Viyana olmuş. Özellikle Klasik Dönem’de bu müziğin merkezi orasıymış, tüm bestecilerin yolu orayla kesişmiş. I. Viyana Ekolü bestecileri olan Mozart, Haydn ve Beethoven; II. Viyana Ekolü bestecileri olan Schönberg, Webern ve Berg için de bu durum böyleymiş ki adlarını bile bu şehirden almışlar. Ancak bana göre bu müziğin kalbinin attığı birden çok şehir var. Bunlar Venedik, Paris, Viyana, Moskova, Berlin, müzik tarihinde belki bir de Leipzig ve 20. yüzyıl ardından dahil olan New York’dur bana kalırsa.

Pandemi döneminde alkışları, sahne ışıklarını özlediğinizden eminim. Peki, bu dönem müzik çalışmalarınızı, maddi ve manevi yönden nasıl etkiledi?

Akademik çalışmalar anlamında da, solo piyano çalışabilmem için vakit sahibi olabilmek konusunda da benim için daha verimli oldu bu dönem. Pandemi öncesi aşırı tempolu olan hayatım nedeniyle verimli geçirebileceğim bir sürü zaman kaldı kendime. Beş makale yazdım, doktoranın ders dönemini bitirdim, solo programım için yeni eserler öğrendim, kayıt yaptım, yaz geldiğinde doğaya gittim ve uzun süre dönmedim, yıllar sonra bunun için de ilk kez vakit bulabilmiştim, klasik müzik dışında üretimlerim de oldu ancak tüm bunların yanı sıra da çok sayıda konserim oldu açıkçası…

İzmir Bayraklı Belediyesi ve Tobav İzmir Şubesi tarafından Cumhuriyet Bayramı Konseri için bir resital çekimi daveti aldım, hem solo parçalar çaldığım, hem de soprano ve piyano için eserler seslendirdiğimiz güzel bir konser gerçekleşti.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nın açık hava konserlerinde ve çekimlerinde defalarca klavsen, çelesta ve piyano partileri çaldım. Her hafta konserimin olduğu süreçler oldu.

Dersler ve konserler azaldığı için maddi gelirim de azalmıştı, hem kendi geleceğim adına hem de dünyanın geleceği adına çok endişelendiğim anlar oldu, bu süreçte aldığımız kötü haberler beni derinden etkiledi. Ancak benim için yeni gelişmeler de oldu. IB-DP eğitmenliği teklifi aldım ve bunun için uluslararası bir eğitim alarak sertifika sahibi oldum, yeni bir işim olmuştu. Bu esnada Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümü Piyano ASD’de verdiğim dersler online devam ediyordu, IB dersleri de öyle…

Ardından Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümü Çalgı ASD’de açılan kadro sınavını kazanarak kadro aldım. Hayatım yeni bir sürece evrildi. Bu süreçte Covid de atlattım, çok hafif geçmedi. Kendi içime döndüğüm, kendimi keşfettiğim çok süreç yaşadım. Çok düşündüğüm, okuduğum, çalıştığım, spor yaptığım bir dönemdi… Kısacası maddi ve manevi yönden getirileri ve götürüleri oldu, ancak ben hep olumlu yönlere odaklanmaya ve duruma uyumlanmaya çalıştım.

Türkiye’de sizce piyano sınıfsal bir uğraş mı, yoksa son zamanlarda farklı kesimlere de ulaşıyor mu?

Klasik Batı Müziği ve sınıfsallık konusunda fikirlerimi belirtmiştim. Bence piyano bir noktada evet, sınıfsal bir uğraş ancak son zamanlarda her kesime de ulaşmaya başladı. Ancak ne kadar ulaşabildiği de tartışılır. Çünkü herkes piyano dersi veriyor. Piyanist olanlar da, olmayanlar da… Alınan eğitimin kalitesi ve seviyesi, çalışılan enstrümanlar, deneyimlenebilen canlı konser etkinlikleri ve çevre öyle etkili bir faktör ki… Öyle fark ettiriyor… Bence her evde bir piyano olmalı, her evde farklı çalgılar olmalı. Her şehirde bir konser salonu, o salonda yapılan düzenli konserler, tiyatrolar, baleler; bunları icra edecek senfoni, tiyatro ve bale sanatçıları, sergiler ve niceleri. Yaşamın içerisinde ve çevrede ne kadar çok olursa bu etkinlikler, ne kadar maruz kalınırsa buna o kadar çok artacaktır ulaşılan kesimler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s