Yaren Eren Budak: 10 parmağında 10 marifet, başarılı ve sıradışı bir genç çellist

Yaren Eren Budak, meslektaşlarının bir çoğundan farklı bir çizgide ilerlemiş, çellosunu klasik müziktense yeni müzik, elektronik müzik alanlarında kullanmaya yönelmiş, sıradışı ve çok başarılı bir genç çellist. Onu “İstanbullu çellist, elektronik/elektroakustik müzik icracısı, ses tasarımcısı, eğitmen ve müzik okur-yazarı” diye tanımlamak doğru olur sanırım.

Kendisiyle beni konuk etme nezaketi gösterdikleri Sub Rosa / Açık Radyo müzik programında tanışma fırsatı bulmuştum.

Müzikal geçmişine bakarsak; ATSO Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde başlayan çello, piyano, müzik teorisi öğrenimine YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi Duysal Sanatlar Programı Müzikoloji Anabilim Dalı’nda devam etti.

Çeşitli yeni müzik, elektronik/elektroakustik müzik, bağımsız müzik festivallerinin hem mutfaklarında hem de sahnelerinde yer aldı. Bağımsız plak şirketi Müzik Hayvanı ile çalıştı, bünyesinde çeşitli organizasyonlar yürüttü.

Kam Ata, kutu, In Hoodies, shin, DAT (Duysal Aksiyon Topluluğu), Akkor gibi projelerle birlikte üretimler yaptı, canlı performanslar gerçekleştirdi; bir kısmının albüm kayıtlarında yer aldı. Bu iş birliklerinin bir kısmını halen yürütüyor olmasının yanı sıra, son yıllarda solo üretim ve performanslarına yoğunlaşmaya gayret ediyor.

2021 yılının Nisan ayında Açık Radyo’da Tekfen Filarmoni’nin desteğiyle yayınlanan klasik müzikte sürdürülebilirlik hakkındaki program Sub Rosa’yı yayına hazırlayan ve sunan ekibin bir parçası oldu. 

Çeşitli kurumlara ve kurumlar dışı öğrencilerine çello, piyano, müzik teorisi alanlarında eğitmenlik desteği veriyor.

Kendisini sorularımla çok yordum, ama müzikal kariyerinde merak ettiğim o kadar çok boyut vardı ki! Sizi çok keyifli bir söyleşi bekliyor aşağıda… Yaren Eren’in bundan sonraki müzik başarılarını da ilgiyle ve gururla takip etmeye devam…

Merhaba Yaren hanım. Sizinle Açık Radyo’da çok keyifli bir programın ardından bu kez soru sorma sırası bana geldi. Biraz kendinizi anlatır mısınız? “İstanbullu çellist, elektronik/elektroakustik müzik icracısı, ses tasarımcısı, eğitmen ve müzik okur-yazarı” Yaren Eren Budak nasıl doğdu, nasıl müziğe ilgisi ortaya çıktı ve nasıl bir eğitim sürecinden geçti?

Menekşe Hanım merhabalar! Bu pek keyifli iade-i ziyaret beni çok mutlu etti…

1991 Kadıköy doğumluyum. Çocukluğum Ankara’da; Ankara’nın merkezinin biraz dışında bir uçak fabrikasının lojmanında geçti. Babam sıkı bir müzik dinleyicisi ve arşivcisidir; erken çocukluk yıllarımda aynı zamanda aktif ve üretken de bir müzisyendi. Herhalde tam da bu sebeple müziğe ilgimin ne zaman doğduğunu deşifre etmek zor; evde, arabada her an müzik dinlenirdi, sık sık konserlere gidilirdi. Ankara’nın Karanfil Sokağı’nın 2000’ler başına kadarki yıllarına şahit olanlar beni anlayacaklardır; o yıllarda oralar gerçek bir edebiyat ve müzik cennetiydi. Babamla her fırsatta çıkar, kasetler—sonradan tabii CD’ye döndü iş—alır, eve gelir, aldıklarımızı taze taze, heyecanla dinlerdik. Elimizde birikmiş poşetlerdeki kasetlerin arasına benim ilgimi çeken çocuk kasetleri de karışırdı. Zamanla Kızılay’a tek başıma da gidebilmeye başladım, elimdeki minicik harçlıklarla artık kendi kasetlerimi seçiyordum. Aldığım her bir kaseti yüzlerce kez dinlediğimi, her birini baştan sona ezberlediğimi hatırlıyorum. Heyecanlı zamanlardı.

Sonrası, belki de tüm bunların doğal sonucu olarak ilkokuldaki müzik dersleriyle karşılıklı iyi anlaşmamız, öğretmenimin bir gün ailemi yanına çağırması ve müziğe yatkın olduğumdan bahsetmesi… Elime geçen enstrümanları kurcalamaktan keyif aldığımı hatırlıyorum. Bir şekilde onlarla “oynuyor” ve çevredekilerin anlamlı bulduğu sesler çıkarıyordum. Henüz herhangi bir eğitim almadan bunu yapabiliyor olmam onları şaşırtıyordu. Çok geçmeden birtakım kurslara gittim, enstrüman çalmayı öğrenmeye başladım. Bir gün uzunca bir Tarih dersinin çıkışında annemin karşısına geçip, geri kalan hiçbir alanın ilgimi çekmediğini, hayatımı yalnızca müzikle geçirmek istediğimi, dershaneyi bırakıp profesyonel müzik eğitimine başlamak istediğimi söyledim. Şanslıydım ki ailem hep çok destekleyiciydi; Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, ardından yarım bırakılmış bir Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği eğitimi, sonra YTÜ Sanat Tasarım Fakültesi’nde Müzikoloji eğitimiyle devam eden maceralı bir eğitim serüveni…

Peki viyolonsele olan yatkınlığınız nasıl fark edildi? Sizin verdiğiniz bilinçli bir tercih miydi bu?

Lisede enstrüman seçmem gerekiyordu. Yanlış hatırlamıyorsam okul kaydı için idarî odalardan birindeydik. Hangi enstrümanı seçeceğimi merakla bekleyen birkaç gözün bana baktığını hatırlıyorum. Birkaç yıldır klasik gitar çalıyordum, aklımdan geçen de güvenli alanımdan çıkmamak ve onu çalmaya devam etmekti. Çekingen ve kararsız hâlimi gören okulun keman hocalarından biri duruma müdahale etti; meğer okula dereceye giren öğrencileri (okulu ikincilikle kazanmıştım) yaylı sazlara yönlendiriyorlarmış. Benden de bir yaylı saz seçmemi istediler. O sırada artık çello çalmak istediğime çok emindim. Meğer bunun için böyle minicik bir teşvike ihtiyacım varmış 🙂

Müzik kariyerinizin bir noktasında yeni müzik, elektronik müzik alanına yöneldiniz. Bu kırılma noktası nasıl oluştu peki? Bu, klasik Batı müziğinden tamamen bir kopuşu da beraberinde getirdi mi? Bu müzikteki var oluşunuza viyolonseli de entegre ettiniz mi?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki, belki de bu kırılma noktasını yaşamasaydım, çoktan radikal bir kararla meslek değiştirmiş olurdum. Böyle bir dönüşümü yaşamak kaçınılmazdı benim için. Kendimi bildim bileli kurumsal yapılarla, otoriteyle; bunların müzik dünyasındaki izdüşümü olarak da müzik kurumlarıyla ve müzik eğitimiyle ilişkisini sorgulayan biri oldum. Eğitim hayatımın her aşamasında hem kendimi, hem de içinde bulunduğum kurumu sık sık gözden geçirirdim; “Ben burada gelişebiliyor muyum, buraya kök salabiliyor muyum?” diyerek kendimi, “Burası beni besliyor mu, beni motive edip güçlendiriyor mu, kendimi ifade etmem için bana yeterince olanak sağlıyor mu?” diyerek de kurumu ve eğitmenleri… Artık bu soruların hiçbirine olumlu cevap veremediğim mutsuz, umutsuz geçen bir süreci noktalayan, tam da bu tanışıklık olmuştu. Bu tanışıklığın çöpçatanı ise o yıllarda YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi’ndeki hocam, Müzikolog Alper Maral’dır.

Çaldığım enstrümanlarla, çıkardığım seslerle aramın tamamen bozulduğu birkaç yılın ardından, bu yepyeni keşif ve çalışma alanı beni yeniden müziğe ve hattâ hayata bağlamıştı. Çağdaş müzik doğası gereği, ona ilgi duyan kişiye, elinde ne var ne yoksa sorgulatıyor. Sese dair her şeyi yeniden gözden geçirmek, ihtiyacım olmayanı elemek, ezbere tek bir söz söylememek/tek bir nota çalmamak gibi yeni alışkanlıklar, çelloyla olan ilişkimi de onardı, özgürleştirdi. Onunla yapabileceklerimin sınırlarını genişletti. Bu sınırları keşfetmeye ve zorlamaya her gün aynı heyecanla devam ediyorum.

Açık Radyo’daki Sub Rosa programınızda klasik müzikte sürdürülebilirliği konuşuyordunuz. Peki çellistler açısından bakıldığında bu kadar değerli çellist genç konservatuardan mezun olduklarında rahatlıkla istihdam edilebiliyorlar mı? Bu alandaki sürdürülebilirlik nasıl sağlanıyor?

Bu ne yazık ki bu sektörün en handikaplı konularından biri. Yalnızca çellistler için değil elbette, konservatuvarın herhalde tüm branşları için, istihdam meselesi derin bir kaygı ve mutsuzluk sebebi. Sub Rosa’nın pek çok bölümünde istihdam, ekonomik sürdürülebilirlik gibi konulara genişçe yer vermiştik, evet. Bütün o konuşulanlardan en çarpıcı noktaları süzerek ve biraz da kendi gözlemlerimi ekleyerek durumu şöyle özetleyebilirim: Türkiye’de ne yazık ki profesyonel müzisyenlerin çok büyük bir kısmı bağımsız çalışıyor; bu bağımsız müzisyenlerin çoğu ise hâliyle güvencesiz. Konservatuvar mezunu pek çok müzisyen, eğitmen olmak üzere yetiştirilmemesine rağmen müzik öğretmenliği yaparak ya da özel ders vererek geçimini sağlıyor. Bir özel orkestraya ya da devlet orkestrasına bağlı çalışmak, güvenceli çalışmanın neredeyse tek yolu, fakat orkestralardaki kontenjanların sayısının azlığı bir yana, Türkiye’de ne yazık ki orkestra sayısı da oldukça az.

Çağdaş müzik dünyasında en çok beğendiğiniz çellistleri öğrenmek isterim.

Okkyung Lee, Hildur Gudnadottir, Anja Lechner, Lukas Lauermann, Anıl Eraslan, Zeynep Ayşe Hatipoğlu…

Çello şu anda hayatınızda nasıl bir yere sahip? Ne kadar sıklıkla ve nasıl bir programa göre pratik yaparsınız?

Son yıllarda öğrencilerim sayesinde hemen hemen her gün en az 3-4 saat çello çalıyorum; hiç değilse derslerimiz sırasında. İçlerinde seviyesi oldukça ilerlemiş olanlar var, yeni başlamasına rağmen hızla ilerlemekte olanlar var, onların çalışma azimlerinden ve motivasyonlarından ben de nasibimi alıyorum. Yıllar önce haftalarca çalıştığım, o zamanlar her bir detayını ezberlediğim yapıtları, bugün öğrencilerimle tekrar çalışıyor olmak çok keyifli.

Dersler dışında ise yoğun bir kayıt rutinim var. Gerek kendi kompozisyonlarım için, gerek başka müzisyen arkadaşlarımın projeleri için sık sık masa başına oturarak kayıtlar yapıyorum. Sıkı bir egzersiz rutinim olmasa da, bu yoğunluk beni bir nebze zinde tutmaya yetiyor.

Bu zamana değin çellonuzla ne tür konserlerde, festivallerde veya yarışmalarda yer aldınız ve nasıl geri dönüşler aldınız dinleyicilerden?

Oldukça geniş bir skala: Klasik müzik toplulukları, çağdaş müzik toplulukları, “Kadıköy Sound” adıyla janrlaşan bağımsız müzik toplulukları, dark wave, deneysel elektronik müzik sahneleri, caz festivalleri, disiplinler arası projeler; dans müzikleri, film müzikleri, audio-visual projeler…

Herhalde şimdiye kadarki en ilginç deneyimlerden biri Sinop Bienali’nde verdiğimiz bir konserdi. Asıl ismiyle ‘Sinopale’ kapsamında Akkor adlı audio-visual projeyle bir konser vermiştik. Sinop’un Tarihi Paşa Tabyaları’nda, bir açık alan konseriydi bu. Tabyalardan bir tanesi, aynı zamanda prova da yaptığımız kulisimiz olmuştu. Sahnemiz tabyaların ortasında biraz çukur ve düz bir alandaydı. Akşam olup konser vakti yaklaşınca, tüm Sinop halkı taşınabilir sandalyelerini, atıştırmalıklarını alıp çevreye yerleşmeye başladılar. Bir kısmı sahneyle hemzemin, bir kısmı sahneyi çevreleyen yükseltilere yerleşmiş, keyifle sohbet ediyorlar, sahnedeki hazırlığı ilgiyle izliyorlardı. Karşılaştığım en odaklı dinleyiciler onlardı. Konser sonunda onlarcası yanımıza gelip yaşadıkları deneyimin eşsizliğini anlattılar. Belli ki hislerimiz karşılıklıydı…

Bu güzel anı bir yana, dinleyicilerden aldığım geri dönüşler konserden konsere değişiyor elbette. Ama sıklıkla duyduğum dönüşlerden biri, onlara daha önce benzerini pek duymadıkları sesler duyurduğum yönünde oluyor. Ben de tam bu amaçla bu zor ülkede, bu korkunç yüzyılda inatla müzik yapıyorum.

Sizce “güzel müzik” nedir ve toplumda nasıl bir ihtiyaca karşılık gelir?

Benim için yanıtlaması oldukça güç bir soru; “güzel müzik” dendiğinde akla gelen kalıpların, kuralların karşısında duran bir deney ve oyun insanıyım zira. Peki ben neye “güzel müzik” diyor olabilirim? Bir müzik, zamanının, içinden doğduğu çağın dertlerini, güncel dokusunu, rengini, duygusunu taşımıyorsa, ben onu güzel bulmakta zorlanıyorum sanırım. Kimi zaman güzel olan aynı zamanda kaotik, karanlık, karmaşık olabilir. Güzelliği sağlayan ne kadar olumlu birleşen varsa, bir o kadar da olumsuz birleşen var sanki. Kusursuzluğu güzel bulanlardan değilim. Bir duyguyu, bir fikri, bir atmosferi anlatmaya, tarif etmeye çalışmak yerine, doğrudan onu deneyimletmeyi başaran müziğe, gönül rahatlığıyla ‘güzel’ diyebilirim. Müzik bu aktarımı yapabiliyor olması sayesinde nefis bir iletişim aracı. Besteciyle dinleyici arasındaki bağ doğru kurulduğunda, insanın yalnızlığını azaltmak, yaralarını sarmak konusunda en az edebiyat kadar güçlü olabilecek güçte…

Müzisyen arkadaşlarınızla muhtemelen müzik dünyasının sorunlarını sık sık konuşuyorsunuzdur. Müzisyenlerin Türkiye’de kendilerini gerçekleştirmek açısından yetkililerden beklentileri neler? Örneğin burs olanaklarından memnunlar mı? Veya konservatuarlardaki olanaklar onları tatmin ediyor mu?

Çevremdeki pek çok müzisyen, ekonomik kurtuluşu yurt dışına yönelik çalışmakta buluyor. Boşuna değil; Türkiye’de sanatı/sanatçıyı destekleyen yılda diyelim ki 5 birim proje varsa, Avrupa ülkelerinde 100 birim proje var. Kimi gelişmiş ülkelerde, müzisyenlerin verdikleri konser başına devletten aldıkları ek bir ödenek var. “Ek ödenek” diyorum, çünkü müzisyen oldukları için zaten düzenli bir gelirleri de var. Türkiye’de devlet, bağımsız müzisyenleri konser salonlarıyla baş başa bırakmış durumda; salonlar ise kendilerine en çok seyirciyi garanti eden müzisyenleri tercih ediyor; böylelikle müzisyenler arasında ciddi bir gelir adaletsizliği ortaya çıkıyor.

Devlet, müzisyenin herhangi bir konseri verebilmek için yaptığı hazırlık ve üretim sürecindeki emekten tutun da; enstrümanını, ekipmanını çalışır halde tutabilmek için sırtında taşıdığı ekonomik yükü tamamen göz ardı ediyor. Herhalde yetkililerle mutabık olmamız gereken ilk konu, müzisyenliğin de bir meslek olduğu konusu. Daha işin burasındayız…

Son olarak yakın döneme dair projeleriniz ve hedeflerinizi öğrenmek isterim.

Müzik üzerine konuşmaktan ve yazmaktan her geçen gün daha çok keyif alıyorum. Herhalde eğitmenliğin yan etkisi bu. Hem düzenli yazılar yazacağım hem de podcast yayını yapacağım birtakım projeler kapıda.

Henüz duyurusunu yapmaya başlamadığımız, fakat beni çok heyecanlandıran bir diğer proje de, bir çizgi roman için soundtrack yapmak üzerine kurulu kolaboratif bir iş. Kısık ateşte pişiyor şu sıralar.

Çok yakın zamanda üç parçadan oluşan bir EP yayınladım, onun heyecanı oldukça taze. Çevre sorununu konu edinen, okyanus kirliliğine, canlıların çeşitliliğindeki azalmaya, hayvan haklarına dokunan bu elektro-akustik parçalar için alacağım geri dönüşleri merakla bekliyorum.

Ve tabii artık sahnede olmayı özledim. Her şey yolunda giderse önümüzdeki aylarda vereceğim birkaç solo konserin tarihi netleşmek üzere.

Son olarak benim için özenle hazırladığınız sorularınızda, kendimi keyifle ve uzun uzun anlatmama olanak verdiğiniz için tekrar çok teşekkür ederim. Sıkı bir okurunuz olmaya devam edeceğim! 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s