Yüksek kimya mühendisliğinden opera sahnelerine ulaşan bir tutku hikayesi Doç. Canan Özgür: “İçinizden taşan müzik ve sahne sevgisini hobi olarak sınırlandırmayın; bırakın ruhunuz çağlasın”

Fotoğraf: Gökçe Yağmur

Soprano Canan Özgür müzik eğitimine piyano, şan, ney, müzikal tiyatro eğitimi aldığı Robert Kolej’de başladı. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda 2016’da Prof. Güzin Gürel danışmanlığında opera yüksek lisans ve 2019’da Prof. Şebnem Ünal danışmanlığında opera sanatta yeterlik programını tamamladı. 2020 yılında doçent unvanını aldı. Regina Schörg, Tobias Cambensy, Anton Scharinger, Adriana Cicogna, Roberto de Candia, Monica Steiner, Niels Muss, Nazzareno Luigi Todarello gibi dünyaca ünlü eğitmenlerle çalıştı.

Müzik eğitimi yanında, Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği lisans ve araştırma görevlisi olarak Boğaziçi Üniversitesi Hesaplamalı Bilimler ve Mühendislik yüksek lisans programını tamamladı. Uluslararası ve ulusal hakemli dergilerde bilimsel çalışmaları yayınlandı.

Yönettiği atölyeler ve seminerler arasında; Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde Cesur Özdemir ile birlikte “Burada Çoksesli Bir Şey Var” adlı çocuklara yönelik müzik atölyesi, 3. KKTC Uluslararası Korolar Festivali’nde “Koro Şarkıcıları İçin Sağlıklı Ses Üretimi”, “Mübadele” projesi kapsamında Alexandros Charkiolakis, Lito Messini ve Recep Gül ile birlikte “Open Music Lab – A Singer’s Approach to Modern Music”, Koro Kültürü Derneği tarafından düzenlenen Jan Schumacher Koro Şefliği Çalıştayı’nda “Sağlıklı Ses Üretiminin Anatomisi ve Fizyolojisi”, Pera 3. Uluslararası Korolar Festivali’nde “Koro Şarkıcıları İçin Sağlıklı Ses Üretimi”, European Choral Association ve Koro Kültürü Derneği iş birliğiyle yapılan “Sing Me In” Avrupa Birliği Projesi dahilinde “Singing With Groups of Young Refugees” konulu web sunumu-webinar bulunmaktadır. 1. ve 2.  ISIPAE Uluslararası Disiplinlerarası Sahne Sanatları ve Eğitimi Sempozyumu’nda danışma kurulu üyesi olarak görev almıştır.

Sanatçı akademik çalışmalarının yanı sıra, Avusturya’nın Viyana Müzik ve Gösteri Sanatları Üniversitesi Uluslararası Yaz Akademisi’nde konserler verdi. Erasmus programıyla gittiği İtalya’nın Parma Arrigo Boito Konservatuvarı’nda “Aşk İksiri” operasında rol aldı. İstanbul Avrupa Korosu ve Orkestra PrusArt’ın Cemi’i Can Deliorman şefliğindeki Karl Jenkins’in “Stabat Mater” eserinin Türkiye prömiyerinde; İDOB Orkestrası’nın Zdravko Lazarov şefliğindeki Gençlik Konseri’nde Süreyya Operası’nda; ISME 2018 33. Uluslararası Müzik Eğitimi Topluluğu Dünya Konferansı kapsamında T.C. Dışişleri Bakanlığı Azerbaycan Bakü Büyükelçiliği’nde ve Bakü Milli Konservatuvarı’nda; Aix-en-Provence Müzik Festivali ve Akademisi tarafından “2018 Avrupa Kültürel Miras Yılı” kapsamında seçilen projede Dr. Recep Gül’ün bestelediği “Mübadele”nin (“The Exchange”) Türkiye prömiyerinde Murat Cem Orhan şefliğinde; İTÜ TMDK “Müzik ve Bilimler” Uluslararası Sempozyumu’nda Dr. Recep Gül’ün eseri “Two Songs For the Flow of Time” Dünya prömiyerinde solist olarak sahne aldı. 2015’ten bu yana üyesi olduğu A Capella Boğaziçi ile Donizetti Klasik Müzik Ödülleri’nde “Yılın Vokal Topluluğu” dalında aday gösterildi, Lenovo’nun “İlham Veren Yıldızlar” ödülüne ve Finlandiya Tampere Vokal Müzik Yarışması’nda dördüncülük ödülüne layık görüldü; Avusturya Festival Suha’da, Rusya’da 21 konser verdiği Moscow Spring A Capella Festival’de, Finlandiya Tampere Vokal Müzik Festivali’nde ve Tayvan Taipei Çevrim İçi Uluslararası Koro Festivali’nde Türkiye’yi ilk kez temsil eden grup oldu. 

Duende adlı oda müziği ikilisiyle ve Rezonans korosu ile Türkiye’de önde gelen sahnelerde performans gösterdi. İncesaz’ın “Geçsin Günler” adlı albümünde grupla çalıştı. İlk teklisi “Çalın Davulları”nı Merih Aşkın düzenlemesiyle yayınladı. 2018’de klasik gitarist Doç. Güray Alyörük’le birlikte kurduğu Eurosanatolias müzik grubu ile halen konserler veriyor. Kendisi ayrıca 2012’den bu yana Avrupa Korolar Federasyonu’nu Türkiye’de temsil eden Koro Kültürü Derneği’nin yönetim kurulu üyesidir.

SKYBD Ses Konuşma ve Yutma Bozuklukları Derneği ve MÜZED Müzik Eğitimcileri Derneği üyesidir. 2016-2019 yılları arasında Biruni Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak “Ses ve Solunum Fizyolojisi” dersi verdi, 2019-2020 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nde şan eğitmenliği yaptı.

2019’dan beri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera, Müzikal Tiyatro ve Türk Müziği Bölümü’nde, 2020’den itibaren İstanbul Medipol Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dil ve Konuşma Terapisi Bölümü’nde, 2021 yılından itibaren Nişantaşı Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik Bölümü’nde doçent olarak dersler veriyor.

Fen bilimlerinden şan alanına doğru kayan, tutkularının izinden giderken yetenekleri ve potansiyelini sürekli geliştirip akademik olarak da derinleştiren bu değerli müzisyenimizi ve akademisyenimizi size tanıtmak isterim. Buyrun keyifli söyleşimize o zaman:

Sevgili Canan hanım, yüksek kimya mühendisliğinden opera sanatçılığına evrilen ilginç ve ilham verici bir öykü sizinki. Çocukluktan itibaren kendinizi ve müzikle etkileşiminizi kısaca anlatır mısınız? 

Eğitimin önemini sürekli vurgulayan bir ailede büyüdüm, babaannem ilkokul öğretmeni idi, dedem zamanında okul müdürlüğü yapmış. Annem doktor olunca, fen eğitimi de ağır bastı. Genel olarak sanatla çok haşır neşir bir çocukluğum oldu diyebilirim. Babaannemin gençliğinde profesyonel seviyede şarkı icra etmesi opera sanatını seçmemde beni mutlaka etkilemiştir. Kendimi bildim bileli şarkılar söyleyerek, televizyonda video kliplerin görsellerini ezberleyip taklit ederek büyüdüm. Özellikle mezun olduğum Robert Kolej sahne hayatını bana tanıtan, orkestrayla, müzikalle tanışmamı sağlayan, ekip işini öğreten kurum oldu. Orayı müzikal anlamda mümkün olduğunca sömürmeye çalıştım; piyano, şan, ney, solfej, koro dersleri aldım, bol bol sahne tozu yuttum. Okul derslerinden sonra her akşam bir kulüp çalışmasına katılarak kendimi çeşitli alanlarda zenginleştirdim. Gençlik yıllarımın geçtiği müzik departmanını, sahne heyecanını ve mutluluğunu unutmam mümkün değil, bu sebeple Robert Kolej’e bana müzik ve sahne sevgisini aşıladığı için çok şey borçluyum. 

Opera ile bağlantı kurmamı sağlayan yine Robert Kolej müzik departmanının opera sanatçıları Hakan Aysev ve Burçin Çilingir’i okulumuza davet etmeleriyle oldu. Hakan beye “Ben sesimi geliştirmek, opera yapmak istiyorum ama şimdi dershane sınavına gitmem lazım, bana ne önerirsiniz?” dediğim anı unutamıyorum. İlk şan eğitmenim Robert Kolej’e ziyaretinden ötürü Burçin Çilingir oldu. Kendisiyle çalışarak İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı yarı zamanlı şan bölümünü kazandım ve Otilia İpek’in öğrencisi oldum; bu yolculuk beni opera alanında 2016’da Prof. Güzin Gürel danışmanlığında yüksek lisans, 2019’da Prof. Şebnem Ünal danışmanlığında doktora mezunu, 2020’de de doçent olmaya kadar götürdü. Yurt içi ve yurt dışında ses eğitimi temalı atölyeler düzenleyip seminerler verdim. Eğitim hayatım boyunca katıldığım ustalık sınıfları sırasında Regina Schörg, Tobias Cambensy, Anton Scharinger, Adriana Cicogna, Roberto de Candia, Monica Steiner, Niels Muss, Nazzareno Luigi Todarello gibi dünyaca ünlü opera sanatçıları ve eğitmenlerle çalıştım. Yarı zamanlı eğitim alırken bir yandan da Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nde eğitim aldım. Aynı gün içinde İstanbul’un iki farklı yakasında iki farklı okulda ders alıyordum; sabah Boğaziçi’nde başlayıp, öğleyin Kadıköy’de şan dersi alıp, akşam yine Boğaziçi’ndeki dersime gittiğim çok yoğun yıllar geçirdim. Yarı zamanlı eğitimim bittiğinde “Pekiyi şimdi ne olacak?” derken kendimi opera yüksek lisansında buldum, iki yüksek lisans aynı anda yapılıyor mu derken bir de baktım Boğaziçi Üniversitesi’nde Polimer Araştırmalar Merkezi’nde çalışıyorum. Hesaplamalı Bilimler ve Mühendislik Yüksek Lisans tezimi teslim eder etmez İtalya’nın Parma şehrinde Arrigo Boito Konservatuvarı’nda Opera Yüksek Lisans yapmak için belgelerimi yetiştirdim. İki farklı alanın iç içe örüldüğü bir eğitim hayatı geçirdim; biri ötekini zenginleştirdi. Üniversiteleri sevmiş olacağım ki, şu ana kadar beş farklı üniversitede çalışıp yüzlerce öğrenciyle bir araya geldim, hala da mezun olduğum İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda ve Nişantaşı Üniversitesi’nde doçent olarak dersler veriyorum. 

Peki kimya alanında aldığınız bilimsel eğitimle sanatçı yönünüz arasında nasıl bir ilişki, birbirini karşılıklı besleme hali oldu? 

Boğaziçi Üniversitesi de Robert Kolej gibi sanatçı yönümü hayli besledi. Zaten çoğu mühendis müzik kulübünde yaşıyor gibiydi. Ben de orayı keşfeder etmez koroya girdim; koroda müthiş bir zenginlikle karşılaştım. Okulun çeşit çeşit bölümünden birbirinden zeki ve donanımlı insanla haşır neşir oldum, her biri bana dostluğuyla ve bilgeliğiyle çok şey kattı. 

Fen alanında aldığım bilimsel eğitim “bana analitik düşünme yeteneği kattı” gibi klişe söylemlerden öte, şunu ifade etmek isterim ki; mühendislik fakültesinde bilimsel araştırma yapmak, yaptığın çalışmanı anlaşılır biçimde sunabilmek, kütüphanede beyaz ışık altında sabahlamak, ortak proje yapmak, çalışmalarının meyve vermesini beklemek, sabretmek gibi pek çok beceri kazandım. 

Şan eğitimi de çok titiz çalışıp bol sabredilmesi gereken bir alan olduğu için mühendisliğin faydası olduğunu düşünüyorum. Tek farkı mühendislikte duyguya pek yer yoktur; şan sanatında ise gözünüzden akan yaşların duruma göre faydası olabilir. Şan sanatı için ses eğitiminin yanı sıra duygularınızı beslemelisiniz. 

Fotoğraf: Gökçe Yağmur

Çocuklara yönelik müzik atölyelerinde de yer aldınız. Çocukların şan eğitimine erken yaşta başlamaları sizce hangi açılardan önemli? Ve Türkiye’de şan pedagojisi açısından hangi yöntemin uygulanmasını daha doğru buluyorsunuz? 

Şan benim örneğimde de görüldüğü gibi çocuğun erken yaşlarında ortaya çıkıverir, o ürünü durduramazsınız. Sanatçı kişilikli çocuklar erken yaşta kendini belli eder. Çocuğun yeteneğinin keşfedilmesi ve doğru bir yöntemle şekillendirilip beslenmesi gelecekteki sahne hayatının sağlığı açısından elbette çok önemli. “Senin sesin güzel değil, senin kulağın yok, lütfen sen şarkı söyleme” diye susturulmuş, sesine küstürülmüş o kadar çok öğrencim oldu ki… Bir kişinin sesi size hitap etmiyor diye insanları susturup dizginlemeye hakkınız yok. Özellikle müzik öğretmenlerine, şan eğitmenlerine insanları motive etmek, beslemek, teşvik etmek üzerine çok iş düşüyor. Kulak eğitimi çok yorucu ve yıpratıcı bir süreç olabilir, verdiğiniz emeğe değmediğini düşünebilirsiniz fakat her insanın farklı farklı uzunlukta eğitim süreci vardır. Öğrenciye çiçek gibi yaklaşmak lazım; suyunu, güneş ışığını ve sevgiyi yeterince verince hepsi birbirinden güzel kokulu, renkli çiçekler gibi açılır. Biraz terapi sürecine benziyor şan eğitmenliği; insanların içindeki, o derinlerde yatan sese ulaşıp uyandırmak, korkutup ürkütmeden dışarı çıkmasını sağlamak, büyütmek ve çağlamasını izlemek… İnanılmaz besleyici ve motive edici bir süreç hem öğrenci hem eğitmen açısından. 

Sesiniz kuşkusuz en değerli varlığınız. Onu korumak adına neler yaparsınız? 

İnsan sesi duygusuyla çok paralel bir iletişim aracı. Sizin kalbinizden ve zihninizden besleniyor. Sesinizin güçlü ve parlak olması için duygu durumunuzun da sağlam ve olumlu olması lazım. Sağlıklı bir ses için beden sağlığı da çok önemli. Yeterli uyku ve sağlıklı beslenme olmazsa ses de cılız ve karaktersiz çıkar. İnsan ilişkileri de sesin gücünü psikolojik açıdan besler. İşin özeti, duygusal, fiziksel ve zihinsel olarak sağlam olmanız gerekli. Bunlardan biri yeterli olmadığında o dönem sesinizi zorlamamalısınız. İçinizde açmaya çalışan çiçeği ürkütmemelisiniz. “Şimdi uygun bir zaman değil, zamanı gelince seni özgür bırakacağım” diyerek kendinize zaman tanımalısınız. Zorlayarak yapılan hiçbir iş hedefine keyifle ve sağlıkla ulaşmaz. 

Birçok prestijli sahnede yer aldınız, konserler verdiniz. Şu ana kadar sizi en çok etkileyen, büyüleyen sahne hangisi oldu? 

Beni en çok etkileyen sahneler genelde kendimi müthiş bir kalabalığa hitap ederken ya da yarışırken bulduğum sahneler olmuştur. Rusya’da A Capella Boğaziçi ile Türkiye’yi temsil eden tek grup olarak katıldığımız Moscow Spring A Capella Festival’de sahne aldığımız, Kızıl Meydan ve Kremlin Sarayı’nın yanında bulunan Zaryadye Park sahnesi bu açıdan bana inanılmaz bir heyecan, adrenalin ve mutluluk yaşatmıştır. Türkiye’de ise Filiz Ali’nin davetiyle iki kez katıldığımız AİMA Ayvalık Müzik Festivali’nde Taksiyarhis Kilisesi’nde ağzımızın içine bakıp, bizimle nefes alıp verircesine bizi izleyen seyircimizin olması, özellikle korona sürecinden sonraki ikinci yaz mevsimindeki neredeyse ilk konserimiz olması ve zaman zaman düğümlenen boğazlar, akan göz yaşları eşliğindeki performansımız olmasından dolayı unutulmazlarım içinde yer aldı. 

Şu ana kadar hangi müzik gruplarının kurulmasında yer aldınız? 

Şan-piyano ikilisi Duende ve şan-gitar ikilisi Eurosanatolias gruplarının kurulmasında yer aldım. A Capella Boğaziçiben girmeden seneler önce, 2002’de kurulduğu için kurulmasında yer almadığım ama içinde aktif olarak 2015’ten beri yer aldığım grubumdur. Hatta bu ekiple Donizetti Klasik Müzik Ödülleri’nde “Yılın Vokal Topluluğu” dalında aday gösterildik, Lenovo’nun “İlham Veren Yıldızlar” ödülüne ve Finlandiya Tampere Vokal Müzik Yarışması’nda dördüncülük ödülüne layık görüldük. Bu grupların yanı sıra, arpist Zeynep Öykü ile Purcell eserlerini All Saints Moda Kilisesi’nin seyirciyle dolu salonunda 14 Şubat 2019 Sevgililer Günü’nde seslendirdiğimiz duygusal bir konserimiz oldu. Piyanist Verda Karaçil Cerit’le Alman liedlerini seslendireceğimiz, piyanist Fügen Yiğitgil’le opera aryalarından seçkiler sunacağımız konserler de bu sezon içinde gerçekleştirilmesini planladığım konserler arasında yer alıyor. Klasik gitarist Güray Alyörük’le 2018’den bu yana sürdürdüğümüz konserlerde Avrupa’yla Anadolu’dan seçtiğimiz aşk temalı şarkıları seslendirmeye devam ediyoruz. 

Geçen sene yayımladığınız bir bilimsel makaleniz oldukça ilgimi çekti: narsizm ve sahne sanatları. Bize buradaki argümanınızdan biraz söz eder misiniz? 

Sahnede narsisizm doktora/sanatta yeterlik tez sürecimin öncesinden beri aklımda olan bir konuydu. Hayatın her alanında yerini bulan bu konu elbette sahnede bütün gücüyle var olmalıydı. Pekiyi, biz sanatçılar bu konuyla nasıl başa çıkıyorduk? Narsisizm iyi bir şey miydi, sahnede olmalı mıydı? Sağlıklı ölçülerde narsisizmi nasıl tanımlamalıydık? Doktora tez çalışmamda da kendi içsel devinimlerimden, deneyimlerimden, sorgulamalarımdan, savaşlarımdan da yola çıkarak; opera sanatçıları Maria Callas, Leyla Gencer ve Renee Fleming’in kendi duygularını ifade ettikleri sahne hayatlarını incelemeye ve yorumlamaya çalıştım. Neticede, kitleleri peşinden sürükleyen, sanatında devleşmiş sanatçılar olmakla birlikte, özünde hepsi hayranlık arayışında olan, alkışla beslenen, kişisel iç çatışmalar yaşayabilen insanlardı ve bazen zayıf, kırılgan, kıskanç, ukala hissetmek son derece insani bir durumdu. Bütün sıfatlar insanlar içindir; bizi hırpalayan, yoran duyguları zaman zaman hissetmemiz onlarla bütünleştiğimiz anlamına gelmez. Bu duyguları kabul edip zayıf insani yanlarımızla barışmalı, onların olumsuz etkilerini geçersiz kılmanın yollarını bulmalı, daha huzurlu ve sağlıklı bir performans hayatı için yolumuza bakmaya devam etmeliyiz.

Peki şu ana kadar yer aldığınız ve tüm diğer performanslarınızdan ayrı bir yere konumlandırdığınız opera hangisi oldu? 

Bel canto aryalar operayı daha çok içselleştirmemi sağlamıştır. Donizetti’nin “Lucia di Lammermoor” operasında Lucia karakterinin “Regnava nel Silenzio” aryasında, gece karanlığında çeşme başında gördüğü hayaleti anlatırken yaşadığı korku ve heyecanı bel cantonun yumuşacık romantik melodileri arasında tasvir ederken, birden aşkının güzelliğinin ruhunda yarattığı heyecanı dile getirmesi bende hem şaşkınlık hem hayranlık yaratır. 

Yine bir bel canto aryası olan; Bellini’nin “I Capuleti ed i Montecchi” operasından Giulietta’nın “Ecco mi in lieta vesta … Oh Quante Volte” aryasında aşk çağrısını iç çekişe benzetircesine bir vokalle yalvararak seslendirmesi bana hem iç parçalayıcı, hem de hayranlık verici gelir. 

Mozart’ın “Die Entführung aus dem Serail” operasından Konstanze’nin aryası “Martern Aller Arten”i müziğin matematikle dansı olarak tanımlayabilirim. İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası’nın Zdravko Lazarov şefliğindeki Gençlik Konseri’nde Süreyya Operası’nda seslendirdiğim Mozart’ın “Die Zauberflöte” operasından Gece Kraliçesi’nin aryası “Der Hölle Rache” de seyirci karşısında inanılmaz bir adrenalin ve coşku yaşadığım bir arya performansı olmuştur. Bu iki aryanın performansının yaşattığı adrenalin, haz ve kalp çarpıntısına insan bağımlı hale gelebiliyor. Bu da opera seslendirme azminizi körükleyen, operanın faydalarından biri…

Klasik müzik tarihinde hangi dönem sizi en çok etkileyen ve “ah keşke o dönemde yaşasaydım” dedirten dönem? 

Geç romantik dönem kesinlikle içinde bulunmak isteyeceğim bir dönem olurdu. Özellikle Puccini’nin “La Boheme” operasında sonsuz bir döngüde yaşayabilirdim. Bohem ve romantik dünyası, azla yetinmeye ve duyguya verilen önem, iç içe giren melodilerin basitliği yanında yoğunluğu beni bu operaya aşık eden unsurlar. Hatta bu operayla ilgili bir makale çalışması da yapmıştım.

Size ilham veren kadın opera sanatçıları kimler? Ve hangi yönleriyle onları örnek alırsınız? 

Klasik opera repertuvarı içinde yer almayan dillerin ülkelerinde doğan tüm kadın opera sanatçıları bana ilham veriyor. İtalyanca, Almanca, Fransızca ya da İngilizce konuşan evlerde yetişmeyip, Batı kültüründe yetişen ve doğal olarak o dillerin duygularını daha kolay ifade edebilecek yetilere sahip meslektaşlarıyla yarıştırılıp karşılaştırılan opera sanatçıları bulundukları seviyeye gelmek için çok daha fazla çalışmak zorunda kalmışlardır. Hem dil öğrenmek, hem o dilin gerektirdiği duyguları ortaya çıkarmak, hem de o dili konuşan insanların beğenisini kazanmak inanılmaz derecede zor. Bu sebeple başarılı opera sanatçılarına, hele ki Batı kültürüne doğmayıp da o kültürü kendi içinden ortaya çıkarmaya çalışan sanatçılara büyük hayranlık duyuyorum. Özellikle Uzak Doğu’nun Çin, Kore gibi ülkelerinden İtalya, Almanya gibi ülkelerde eğitim almaya giden genç opera öğrencilerini gördükçe bu hayatta insanın isteyip de yapamayacağı şey yoktur gibi hissediyorum. Türk opera sanatçılarının yurt içinde ve yurt dışında başarılarını izlemek de beni her zaman motive edip sevindiriyor. Özellikle opera kültürüne yabancılaşmış, yer yer de ona karşı direnç gösteren, güzel ve güçlü ses üretme çabasını “bağırmak” olarak nitelendiren toplumlarda bu kültürü yaşatıyor olmaya çalışmak hem maddi hem manevi açıdan omuzlarda büyük bir yük ve sanatçıların azimlerinden ötürü takdir sebebi. 

Peki demanslı hastalar üzerinde müzik terapisi nasıl etkiler doğurur? Belki okurlarımız arasında yakınlarında bu hastalıkla karşılaşanlar vardır ve bazı ipuçları vermiş oluruz. 

Müziğin erken yaşlarda eğitime ve öğretime katkılarının bilindiği ve kullanıldığı gibi, insan hayatının son dönemlerinde hayata tutunmaya, geçmiş hatıraları geri getirmeye ve benlik duygusunu güncel tutmaya faydaları da saptanmıştır. Bu konularda çalışmalar her zaman geliştirilmekte ve sürdürülmektedir. Ülkemizde de müzik terapi alanında uzmanlaşmış akademisyenler gün geçtikçe artmaktadır. Hatta müzik terapi alanında sertifika veren kurumlar ve üniversiteler de çoğalmaktadır. Müzik terapi çeşitli alanlarda yüzyıllardır süre gelen bir başvuru aracıdır. Demans hastaların hayatın içinde var olmaya çalışma süreçlerinde müzikten kopmamaları, hem kendilerinin hem de bakım verenlerin psikolojik süreçlerinde olumlu etkiler doğurur. 

Peki son dönemde Türkiye’de yaşayan sığınmacılar arasında travma sonrası stres bozukluğu ile mücadelede veya dezavantajlı gruplarda koro eğitiminde müziğin rolünü nasıl değerlendirirsiniz? 

Koronun insanları bir araya getirici ve bütünleştirici etkisi yadsınamaz. Hayatında bir dönemde koroda bulunan herkes bu tecrübesini genelde hep olumlu ve dostane duyguların yeşerdiği bir süreç olarak anımsar. Birlikte şarkı söylemek, birlikte nefes alıp vermek ortak duyguların üretilip büyütülmesi açısından çok faydalı ve sağlıklıdır. Travma sonrası stres bozukluğu gibi bir psikolojik hastalıkla mücadele süreci de tıpkı demans hastalığında olduğu gibi, müzikle şifalanabilir. Bu stres bozukluğuna sahip sığınmacıların koro müziği ile kaynaşıp ortak travmalarını iyileştirmeye çalışmaları özellikle küçük yaşlardaki sığınmacılar için önerilen aktivitelerden biridir. Hayatın her döneminde yaşanabilecek olan travmaların, hastalıkların tedavisinde müziğin iyileştirici gücünün bilincinde olmalı ve ondan faydalanmalıyız. Avrupa Koro Federasyonu ve Koro Kültürü Derneği iş birliğiyle yapılan “Sing Me In” Avrupa Birliği Projesi dahilinde sunduğum “Singing With Groups of Young Refugees” konulu çevrim içi seminerde de bu konuya değinerek koro müziğinin genç sığınmacılara faydalarını uluslararası bir platformda dile getirdik. 

Çok derinlikli bir müzik bilginiz ve güçlü bir sahne performansınız var. Peki sizin bir kadın sanatçı olarak süper gücünüz nedir Canan hanım? 

Kendimi hiçbir zaman süper olarak tanımlamadım. Süper olmak insan olmakla bağdaşacak bir sıfat değil; insanlık benim gözümde yer yer zayıf duygularla bezenmiş, hassas bir bütünlüktür. Belki de zayıf yönlerimizin bilincinde olup onları güçlendirmeye çalışmak, buna göre hayatımızı şekillendirmek bizi en mükemmel halimize biraz yaklaştırabilir. 

Güçlü yanlarımı tanımlamaya çalışacak olursam; belki de bazı fikirlere karşı duruşum diyebilirim: Müziğin, sahne hayatının hobi olarak tanımlanmaktan çok daha ötede olduğunu göstermeye çalıştım insanlara yıllar boyunca. “Kendi mesleğini yapmıyor musun?” diye soran, yadırgayan gözlerle bakan zihniyetle mücadele ettim, hala da ediyorum. Nice okumuş, eğitimli olarak tanımlayabileceğimiz insandan bu soğuk tepkileri aldım ve her seferinde şaşkınlık ve üzüntüyle karşıladım. “Hobi olarak mühendislik eğitimi aldım, profesyonel olarak şarkı söylüyorum” diyorum artık sorgulayanlara. Müziği eğitimden saymayan, şarkı söylerken bazı müzik cümlelerinde sırtımızdan akan terden, kararan gözlerimizden, hızlanan kalbimizden haberi olmayan insanlara el birliğiyle bu sanatın da profesyonel bir meslek olarak icra edildiğini öğreteceğiz. 

Son olarak, yakın döneme dair hedef ve hayallerinizi öğrenmek isterim. 

A Capella Boğaziçi grubum ile hali hazırda bulunan şarkı ve türkü düzenlemelerimizin yer alacağı bir albüm projemiz var. Pandemi süreci boyunca ertelemek zorunda kaldığımız bu heyecan verici çalışmamızı 2022 yılında yayımlamak istiyoruz. Yine pandemi süreci öncesinde Tayvan Taipei Uluslararası Koro Festivali’ne davet edilmiştik, umarım bu sene bu festival yüz yüze gerçekleşir. Onun dışında, Merih Aşkın düzenlemesiyle yayımladığım ilk teklim “Çalın Davulları”nı takiben sevdiğim türkülerin düzenlemeleri olacak şekilde yeni teklilerimi yayımlama planlarım mevcut. Hedeflerim arasında pandemi koşulları el verdikçe yurt içi ve yurt dışı konser/festival projelerinde Türkiye’yi temsil etmek var. Bu zamana kadar Avusturya, Azerbaycan, Finlandiya, İtalya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Macaristan, Rusya, Slovenya’da konserler verdim; dileğim uçsuz bucaksız dünyanın daha nice ülkesine konser ziyaretleri yapmak, farklı kültürlerden halklara Türk ezgilerini dinletmek. Umarım bu zorlu süreçleri sanatçıların yüzünü güldürecek şekilde bol verimle ve sahne fırsatıyla atlatırız. 

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkürler. 

Canan Özgür’ün kişisel websitesi için: https://cananozgur.weebly.com/
YouTube sayfası: https://www.youtube.com/c/Canan%C3%96zg%C3%BCr/videos

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s