Almanya’dan genç obua sanatçısı Demre Erdem: “İyi bir müzisyenim, çünkü kendimi nasıl daha da  geliştirebilirim sorusunu sormaktan ve cevap aramaktan vazgeçmiyorum”

Fotoğraf: Jürgen Helfricht 

1995 yılı Ankara doğumlu genç obua sanatçısı Demre Erdem, 2006-2014 yılları arasında Bilkent Konservatuarı’nda okuduktan sonra 2014 yılından itibaren Almanya’nın başkenti Berlin’de Universitat der Künste Berlin’de müzik eğitimine devam etti. Burada Prof. Washington Barella, Sabine Kaselow, Cristina Gomez Godoy gibi öğretmenlerle çalışan Erdem, oda müziğinde de alanının en seçkin öğretmenlerinden ders aldı. Kendisi 2019 yılından itibaren Köln’de bulunan Hochschule für Musik und Tanz Köln’de obua alanında yüksek lisansını Prof. Christian Wetzel ve Rebekka Löw’ün yönlendirmesi altında gerçekleştiriyor.

Birçok ustalık sınıfına, konser projesine, festivale dahil olan, son olarak 2021 yılında ISA Uluslararası Viyana Müzik Festivali’nde oda müziği ve solo resital veren Erdem’in müzik kariyerinde 2014 yılında Sevda Cenap And Müzik Vakfı’ndan aldığı burs ise belirleyici olmuş. Kendisi, ayrıca Berlin ve Hamburg’da da seçkin vakıfların burslarıyla eğitimini sürdürmüş.

Demre Erdem, 2021 yılında AEOLUS International Woodwind Yarışması’nda finalist oldu ve obua kategorisinde ikincilik ödülüne layik görüldü.

Müzisyen bir aileden gelen, Bach ve Strauss’un eserlerini çalmaktan büyük keyif alan, “İyi bir müzisyenim, çünkü kendimi nasıl daha da  geliştirebilirim sorusunu sormaktan ve cevaplar aramaktan vazgeçmiyorum” diyen bu değerli obua sanatçımızı tanımaya ne dersiniz? Keyifli söyleşimizi sizinle hemen paylaşalım o zaman:

Merhaba Demre hanım. Bilkent Konservatuarı’ndan Almanya’ya dek uzanan başarılı bir müzik kariyeriniz var. Sürecin en başından alırsak, müziğe olan bu ilgi ve yeteneğiniz nasıl ortaya çıktı?

Ailemin müzisyen olmasının tabiki büyük etkisi var. Bebekliğimden beri onlarla birçok konser salonu ve turne gezme fırsatım oldu, bu nedenle kendimi müzik camiasının içine doğmuşum gibi hissettim hep. Aile ve arkadaş çevrem bana bu konuda ilham veren en büyük faktördü diyebiliriz. Sonrası benim müzik okumak konusundaki  inatçılığım ile çözülüverdi.

Obua genellikle konservatuara girerken fiziksel özellikleriniz çerçevesinde size yönlendirmeleri sonucu tercih edilen bir enstrüman. Peki sizin hikayeniz de bu şekilde mi gelişti, yoksa obuayı çok önceden “gözünüze kestirmiş miydiniz”?

Aynen öyle oldu. Ben aslında Flüt eğitimi alarak başladım müziğe. Birkaç yıllık dersler sonra Bilkent Konservatuarı’nın sınavına girmeden önceki hazırlık haftasında bana Flüt sınıfında yer olmadığını, beni başka bir enstrüman bölümüne almak istediklerini söylediler. Ben birkaç gün ağladım ettim tabi. Sınavı yapıp kazandım, Sonra bütün komisyonla beraber o zamanki obua hocasının odasına gittik ve bana bir obua kamışı üfletip dudak ve diş yapıma baktılar. Obuaya çok uygun olduğumu söyleyip bana karar vermem için biraz süre vereceklerini söylediler. Açıkçası çok bilmiyordum obua tam olarak nasıl bir enstrümandı, orkestrada nerede otururdu, tek başına nasıl bir tonu vardı. Bunlar biraz araştırıp birkaç Tschaikovsky ve  Brahms Senfoni sololarını dinledikten sonra  kararım çok kesin ve net oldu.  

Peki nasıl bir eğitim sürecinden geçtiniz günümüze gelene dek?

Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde Ortaokul ve Lise eğitimimi aldım.

Açıkçası bu dönem eğitimimde komplike bir dönemdi, yalnız çalışmam gereken zamanlar oldu. Bu sırada Almanya’ya sürekli gidip geliyordum zaten. Birkaç  önemli isimle internet yoluyla ve yılda birkaç kere olan workshoplarda çalıştık beraber. Bunun sonucu olarak (Udk Berlin) Berlin Sanat Üniversitesi’nin sınavını kazandım. Burda 4,5 yıl okuduktan sonra bölümün en yüksek notunu alarak mezun oldum. Sonrasında  (Hochschule für Musik und Tanz Köln) Köln Müzik Yüksek okulunda Solo-Master bölümünü kazanıp şu anda buna devam etmekteyim.

Her enstrümanın kendine özgü ses özelliklerine baktığımızda, obuanın sesi sizde nasıl duygular uyandırıyor?

Obuanın sesi bence çalıcıya özel karakteristik bir iz taşıyor. Herkesin kendine ait bir  imzası olması gibi. Benim için obua sesi  – ya da benim kafamda duyduğum ve iletmeye çalıştığım obua sesi  diyelim – çok doğal, yumuşak, ama derin karakterli  bir mezzosoprano  sesini andırıyor. Bu yüzden benim için en güzel obua tınısı, doğal bir şekilde şarkı söylüyormuş ve hislerimi sözler yerine  obuam aracılığı ile anlatabiliyor olduğumu hissettiğim zamanlar.

Fotoğraf: Jürgen Helfricht 

Şu ana kadar çok değerli yarışmalarda yer aldınız ve konserlerde sahne aldınız. Peki unutamadığınız bir sahne deneyiminiz hangisiydi? Ve ilk konserinizde neler hissetmiştiniz?

İlk konserimi pek  hatırlamıyorum doğrusu, ama ilk büyük Solo konserimi ve ilk provasını  hayatım boyunca unutmayacağımdan eminim. Bilkent Konser Salonundayız, ben buz kesmiş vaziyette şefimizi bekliyorum. Provaya  başladık,  ben bir 5-10 dakika sonra  kendime geldim. Sonra şef (Sevgili hocamız Orhun Orhon) durduru bir  pasajı tekrar ettik, ben birde salondan dinleyeyim bakiyim deyip indi sahneden. Neyse ben tekrar solomdan başlayıp o  pasaja kadar çaldım orkestra ile, sonra  yanıma gelip “Tamam ben yönetmiyorum konçertoyu böyle daha iyi oldu, siz hallediyorsunuz ” demez mi! Bende bir panik dalgası tabi. O ilk prova hayatımın en yoğun hislerle dolu birkaç saatiydi sanırım.. Sonuna geldiğimizde inanılmaz hafiflemiş ve rahat hissediyorum, olduğum yerden çok emin ve rahattım. Siyahtan beyaza geçiş yaşandı içimde! Böylece ilk  büyük  solo konserimi  şefsiz vermiş oldum ve konserde çok doğal bir oda müziği atmosferi yaratabildik. Ben çok kontrollü ama aynı zamanda çok serbest ve güvende hissediyordum sahnede.  Ayrıca ben eminim ki, Orhun hocamız bunun benim kişisel gelişimime nasıl bir katkısı olacağının sa  bilincinde olarak  vermişti bu kararı..

Obua sizce Türkiye’de yeterince bilinen, tanınan, rağbet gören bir enstrüman mı, neden? Avrupa’daki eğitim sürecini de deneyimlemiş biri olarak bir kıyaslama yapmanızı rica edebilir miyim?

Açıkçası hayır, obua çok bilinen ve rağbet gören bir enstrüman değil Türkiye’de. Eğer müzikal geçmişi veya müzisyen tanıdıkları olan bir aile değilseniz özellikle daha az biliniyor maalesef. Ben mesela sıklıkla  ‘obua’ kelimesini duyunca insanların otomatik olarak ‘aa o şu büyük şey değil mi sen nasıl taşıyorsun onu?!’ tepkileri ile karşılaştım.. Gerçi benim konservatuara başladığım zaman ve şimdi arasında ufak da bir fark olduğunu söylemeden geçmemeyim.. Bu dönemde obuaya olan ilginin yapılan konserler, gençlik orkestraları, genç ve dinamik eğitim üyeleri ile  biraz daha arttığını düşünüyorum.

Avrupa’da  biraz daha farklı. Burada başka eğitim programları var, normal eğitiminizi sürdürürken, (ortaokul ve lise )  belli bir konservatuarın ana dal sınıfının bir parçası olup ‘Jungstudent (genç öğrenci)” adı altında konservatuarda okuyabiliyorsunuz. Tabi ki bunun içinde yetenek sınavları var. Sonrasında yüksek bir müzik eğitimi almış olduğunuz için rahatlıkla üniversiteye girebiliyor ve ya, müzik okumak istemediğinize karar verip başka bir bölüme devam edebiliyorsunuz.

Burada obua üflemeli enstrümanlar arasında Türkiye’ye oranla daha popüler ve insanlar daha  genç yaştan başlayıp birçok imkana sahip olabiliyorlar. Bu durumda genç kuşağın müzik okumak için motivasyonu ve enstrümanları tanıması çok daha kolay oluyor.

Eserlerini çalmaktan en çok hoşlandığınız kompozitör kim?

J.S.Bach ve J. Strauss.

Keşke solo obua için eser yazsaydı dediğiniz kompozitörü de öğrenmek isterim bu vesileyle…

J. Brahms ve Gustav Mahler.

Peki ilham aldığınız, çok beğendiğiniz çağdaş obua sanatçıları kimler?

Buraya birçok isim sıralayabilirim aslında, çünkü stilistik açıdan ve esere göre kayıtlarını dinlediğim birçok sanatçı var. Bana Almanya’daki hayatımın ve kariyerimin başlamasında büyük desteği olan Albrecht Mayer’in tabii ki farklı bir yeri var bende.

Berlin’de okurken Staatskapelle Berlin’in Solo obuacısı Cristina Gomez Godoy ile birçok kez çalışma fırsatım oldu, bana müzikal ve kişisel açıdan çok ilham veren bir dönem oldu bu. Tabii ki Jonathan Kelly, Francois Leleux, Heinz Holliger gibi isimler ilk kayıtlarını aradığım müzisyenler.

Her obua sanatçısı gibi sağlığınıza, nefesinize çok dikkat ettiğinizi düşünüyorum. Peki bir obua sanatçısı performansını korumak için neler yapmalı, nelerden kaçınmalı?

Elimden geleni yapmaya çalışıyorum evet. Sanırım işin  en önemlisi vücudunuzun ihtiyaçlarının farkında olmak.. Kesinlikle sigara ve benzeri ürünleri kullanmıyorum ve nefesime ekstra dikkat ediyorum. Yıllardır yoga çalışmalarıma devam ediyorum. Ayrıca bazı  spesifik nefes tekniklerinin bana günlük hayatımda çok büyük artıları oldu. Stresli ve yoğun dönemleri yoga ve belli mental egzersizler olmadan hayal edemiyorum. Berlin’deki eğitimim de müzik fizyolojisi ve Köln’de mental training eğitimi aldım. Biz müzisyenler için vücudumuzu dinleyip ona ihtiyacı olan dengeyi verebilmemiz çok önemli. Farklı şekilde hareket etmemiz gerektiğine inanıyorum. Günün uzun saatleri enstrümanlarımızla geçirdiğimiz zamanlar vücudumuz için her zaman en iyisi olmayabiliyor, bu yüzden farklı bir yol ile vücudumuza hareket veya sakinlik  katıp bu enerjiyi dengelemek çok önemli. Ayrıca  sağlıklı ve düzenli  beslenmek benim için ön planda. Uyku  dengesi de  tam  bir olmazsa olmaz!

İyi bir müzisyenim, çünkü… Nasıl tamamlardınız bu cümleyi?

İyi bir müzisyenim, çünkü kendimi nasıl daha da  geliştirebilirim sorusunu sormaktan ve cevaplar aramaktan vazgeçmiyorum.

Bu zamana dek obua çaldığınız ve mimarisiyle, akustiğiyle aklınızdan hiç çıkmayan konser salonu hangisi oldu?

Kesinlikle Berlin Filarmoni Oda Müziği  Konser salonu akustik konusunda 1 numara benim için. Mimari olarak Paris yakınlarındaki eski bir  şatoyu ( adını maalesef hatırlayamıyorum)  sanırım hiç unutamıyorum.

Peki bu zamana dek obua çaldığınız veya çalmayı hayal ettiğiniz en sıradışı mekan hangisi? Bir dağ başı, bir sahil veya otobanın kenarı…

Sahil ve dağ başında obua çaldığımı düşünürsek, büyük bir müzede veya İsveç Alplerinin tepesinde bir yerlerde çalmak güzel olabilirdi!

Çok farklı ülkelerde bulundunuz. Avrupa’daki klasik müzik dinleyicilerini nasıl tanımlardınız? Röportaj yaptığım bir müzisyen, sokaktan geçen herhangi biriyle klasik müzik konuşabilirsiniz Avrupa’da demişti… Bu Türkiye şartları için biraz “hayal”, değil mi?

Maalesef Türkiye için daha uzak bir durum bu evet, ama Türkiye’de birçok şehirde verdiğim konserlerde çok  dinamik bir seyirci be yoğun bir ilgi ile karşılaştığımı da söylemezsem olmaz. Son birkaç yıldır yapılan değişimlerin ve yeni imkanlar hem farkındalığı hem de ilgiyi arttıracağına inanıyorum.

Ben yine de öyle bir genelleme yapmazdım sanırım, doğruluk payı var tabiki ama bu durum hangi şehirin hangi bölgesinde olduğunuza göre yine değişebilir.

Akordun obua ile yapıldığı malum. Peki sizce obuanın bir orkestrada olmazsa olmaz yeri nedir? Nasıl bir boşluğu doldurur?

Obuanın orkestrada yeri  kesinlikle lirik ve sihirli anların sesini temsil ediyor. Kendisine özel  ton kalitesi ile en derin melodilere derinlik katıp en ağır ve yoğun ritimlere hafiflik ve sakinlik  katabilen bir enstrüman. Başka bir renk ve atmosfer için çoğu bestecinin başvurduğu enstrüman.

Oda müziğiyle aranız nasıl? Obuaya yakıştırdığınız iki eşlikçi enstrümanı öğrenmek isterim bu vesileyle…  

Oda müziği kesinlikle en çok keyif alan! Türkiye’de de Avrupa’da da birçok oda müziği projesinde yer  aldım ve kesinlikle benim için bir mücevher. Esere göre bir araya getirilmiş enstrümanların bireysel olarak solistik olmaları fakat bunu aynı enerji ile birlikte yapıp birçok müzikal fikir ve atmosferin ortaya çıkması bana her seferinde neden müzisyen olmayı seçtiğimi hatırlatıyor.

Ben şahsen, yaylı çalgılar ile oda müziği yapmayı ayrıca seviyorum. Buna tabi ki piyanoyu de eklemeden olmaz. En sevdiğim eserlerden bir tanesi, B. Martinu’nun obua, piyano, Keman ve çello için yazdığı Quartett’i, çok ama çok keyifli bir eser.

Clara Schumann’ın orjinalinde Kenan ve piyano için yazdığı 3 Romence ı da yakın zamanda en sevdiğim eserlere eklendi.

Eğitiminiz boyunca herhangi bir kurumsal destekten, burstan yararlandınız mı? Sizce bir müzisyenin yaşamında bu tür destekler, başarıları ve yurtdışı platformlarda yer alması açısından nasıl bir katkı sağlıyor?

Aslında eğitimim boyunca burs almadığım bir dönem olmadı  sanırım. Gerçekten eğer bu burslar ve onların getirdiği performans şansları olmasaydı yurt dışındaki eğitimimin pek mümkün olabileceğini düşünmüyorum. Özellikle finanseyle açıdan bakarsak. Türkiye’den Berlin’e ilk taşınırken Solo Konser verdiğim Ankara Müzik Festivali sonra Sevda Cenap And Vakfı bana bir burs vermeye karar verdi ve bu burs ile oradaki ilk yılımı, evimi finanse edebildim. Sonrasında birkaç özel Burs ve Borusan Kocabıyık Vakfı’nın bursiyeriydim. Bu aileme de çok büyük bir yardım oldu tabi. Sonrasında Almanya da DAAd bursu,  Berlin Özel Paul Hindemith Vakfı ve Hamburg Oscar-Vera Ritter Vakfı’ndan özel burslar kazandım. Böylece Solo Master’ım içinde burada kalabilme ve birçok yerde konser verebilme fırsatım oldu.

Kesinlikle çok değerli deneyimler edinip birçok değerli müzisyenle çalışma fırsatım oldu, bu yüzden bu platformların biz genç müzisyenler için çok ayrı bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Kariyerinizin henüz başındasınız, genceciksiniz ama şu ana kadar başarılarımın “zirve noktası” dediğiniz olay hangisi oldu?

Açıkçası öyle bir nokta var mı pek emin değilim. En azından benim açımdan. Beni yakından tanıyanlar neden böyle bir cevap verdiğimi tahmin ederler belki. Ama eğer birgün kendimi bir ‘zirve nokta’da hissedersem size geri döneceğim…

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkürler.

Ben size  teşekkür ederim, bizlere verdiğiniz destek ve zaman  çok değerli!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s