Euphoria Ensemble’ın kurucularından Almanya’da genç çellist Zeynep Akdil: “İyi bir müzisyende sevgi, tutku, adanmışlık olmalı”

Fotoğraf: Marcel Mayer

1983 yılı İzmir doğumlu Zeynep Akdil, piyano öğretmeni bir anne, besteci bir babanın çocuğu olarak çok erken yaşlarda müzikle büyüyen, ailesinden aldığı kültürel sermayeyi içindeki enstrüman yeteneğiyle birleştirip kendini gerçekleştiren müzisyenlerimizden biri. Çok enerjik yapılı bir çocuk olduğundan dolayı çelloya ilk başta “enerjisini aktarsın” diye yönlendirmeleri de ileride müzikseverlere böylesine başarılı bir çellisti kazandıran bir güzel tesadüf oldu.

Kendisi, ilkokuldan sonra girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Prof. Ümit İşgörür ile başladiğı viyolonsel calışmalarına, 1999’dan itibaren Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Prof. Doğan Cangal ile devam edip, 2003 yılında lisans eğitimini tamamlayarak, aynı yıl Almanya’ya gitti.

Detmold Müzik Yüksek Okulu’nda önce Prof. Matias de Oliveira Pinto, daha sonra Prof. Marcio Carneiro ile viyolonsel çalışmalarını sürdürerek, 2007 yılında Yüksek Lisans (Master) eğitimini tamamlayan Zeynep Akdil, 2007-2011 yılları arasında Detmold Müzik Yüksek Okulu’nda oda müziği eğitimi için Auryn Quartet topluluğunun deneyimli sanatçıları ve bu topluluğun viyolonsel sanatçısı Andreas Arndtile çalışmalarını sürdürerek, bu kez Oda Müziği dalında Yüksek Lisans derecesini elde etti. O dönemden itibaren Akdil’in müzikal kariyerinde oda müziği güçlü ve vazgeçilmez bir mevki kazanacaktı.

Kendisi 1999 yılında katıldığı Genç Yorumcular Viyolonsel Yarışması’nda En İyi Türk Eseri Yorumcusu ödülünü kazandı. Ayrıca, Alexander Rudin, Prof. Peter Bruns,Prof. Eberhard Feltz, Prof. Freiedemann Rieger, Prof. Johannes Peitz, Prof. Matias de Oliveria Pinto gibi usta müzisyenlerin ustalık sınıflarına katılıp, Türkiye ve Avrupa çapında birçok önemli sahnede solist ve oda müzikçisi olarak yer aldı.

Almanya’nın Berlin şehrinde yaşayan Akdil, solo, duo ve oda müziği gruplarıyla yaptığı eşsiz müzik projelerine son sürat devam ediyor. Kendisini, Almanya’daki yaşantısını, bu noktaya gelirken verdiği başarılı mücadeleleri, çellist olarak yaşadığı zorlukları ve güzel anları öğrenmek, kendisini daha detaylı tanımak isterseniz keyifli söyleşimiz sizi bekliyor:

Merhaba Zeynep hanım. Müziğe görece olarak geç bir yaşta başlamışsınız ve aradaki yılları çok çabuk toparladığınızı görüyorum. İçinizdeki bu müzik sevgisi nasıl fark edildi? Ve neden viyolonsele yöneldiniz?

Merhaba Menekşe hanım. Viyolonsele göreceli olarak geç başlamış olduğum doğru. Ancak her benim durumumda olanın da söylediği gibi; müzisyen bir aileye doğdum. Annem DEÜ Devlet Konservatuarı emekli öğretim görevlisi piyano öğretmeni Seçil Akdil, babam yine aynı kurumun teori profesorlerinden ve besteci Sayram Akdil’dir. Müzik camiasindakiler ikisinin de işlerini büyük bir sevgi ve bağlılıkla yaptıklarını bilir. Annem bana hamileyken de , ben doğduktan sonra da derslerine, konserlerine ara vermeden devam etmiş. Yani aslında ben henüz annemin karnındayken müzikle büyümeye başladım. Çok küçük yaşlardan itibaren konservatuvardaki öğrenci ve senfoni konserlerine giderdik. Annem viyolonsel sanatçısı Hakkı Öztürk ile sık sık konserler verirdi. Annemin evdeki çalışmalarını, ikisinin provalarını,konserlerini dinlemeyi, süslenip püslenip sahnede çiçek vermeyi çok severdim. 6-7 yaşlarında piyano çalmaya başladım. Daha sonraları annem ve dayım beni çelloya teşvik etti. Çok enerjik bir çocuktum. Dayım “bu çocuk çello çalsın enerjisini atsın” derdi. Bana da “çello, çalarken güç gerektirdiği için erkek enstrümanı olarak bilinir. Sen erkeksi kas gücü ile kadının duygusallığını birleştirerek çok iyi bir çellist olabilirsin” derdi. Bir gün annem elinde Mischa Maisky ve Martha Algerich’in küçük parçalar çaldığı albümü ile geldi eve. O kaseti dinlerken çello çalmak istediğime %1000 emin olmuştum. Yine de ilkoluldan sonra konservatuvar sınavını kazanmam beklendi. Aradan geçen yaklaşık 2 yıl benim çelloya olan hevesimi ve isteğimi körükledi. Sonunda ilk öğretmenim Prof. Ümit İşgörür’ün sınıfında eğitime başladım.

Prof. Doğan Cangal gibi alanının en seçkin, duayen öğretmenlerinden birinin öğrencisi oldunuz. Sizin çalış tarzınıza, tekniğinize yönelik verdiği ve aklınızdan çıkmayan birkaç öğüdünü bizimle paylaşır mısınız?

Doğan Cangal hocamdan duyduğum ilk öğüt “yüksek sesle konuş” olmuştur. Bunu yaklaşık sınıfına gelen her öğrencisine söylerdi. “Ses tonunuz kendinize olan güveninizin göstergesidir. Kendinize güvenin, yüksek sesle konuşun” derdi. Sıklıkla “kendinizi çok iyi geliştirin, yurt dışına da gidin ama sonra geri dönüp ülkenize faydalı olun”.Ben geri dönmedim. Ancak bu ülkeme faydalı olmadığım, olmayacağım anlamına gelmiyor. Bilgi birikimlerimi, tecrübelerimi genç meslektaşlarımla paylaşmaya, onlara elimden geldiğince yol göstermeye hazırım.

Müzikal ve teknik olarak başka da kimseden duymadığım altın niteliğindeki bilgi; bağlı nota gruplarının son seslerini sonuna kadar dolu dolu çalmaktır. Doğan Hoca bu seslerin üzerinde özellikle durur bağ sonlarını olması gereken ritminden de uzun çaldırırdı.Vibratolu çalışmaya geçildiğinde her seste vibrato duyulana kadar çalıştırırdı.

Olağanüstü iyi bir betimleme yeteneği vardı. Teknik veya müzikal, istediklerini adım adım ve son derece açık, anlaşılır bir dille ifade ederdi. Ulaşmak istediği her neyse olana kadar özenle çalıştırır ve asla taviz vermezdi.

Lisans eğitiminin ardından Almanya’ya gittiniz. Yurtdışı eğitimi sizin kariyeriniz ve müzikalitenizin üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Size bu eğitim nasıl bir perspektif kazandırdı? Birçok konuştuğum müzisyen, yurtdışı deneyimi sayesinde sınırlarını zorladıklarını ifade ediyor. Siz de o şekilde düşünüyor musunuz?

Hayatımızın her alanında gelişim yalnızca sınırlarımızı zorladığımız taktirde gerçekleşir.

Türkiye’de olduğu gibi Almanya’da da sınırlarımı zorlamaya devam ettim/ediyorum. Almanya müzik dünyasının merkezlerinden biri olduğu için farklı farklı ülkelerden, birbirinden iyi müzisyenlerle, hocalarla çalışma, çalma fırsatı buldum. Bu da müzikal ve teknik olarak perspektifimi genişletmemi sağladı. Ögrencilik yıllarında her ne kadar herkes bireysel gelişimine odaklı olsa da, çok fazla sayıda ve iyi müzisyenin olması, hayata atıldığınızda bir yer edinebilmek için acımasız bir rekabet ortamı yaratıyor. Eğitim yıllarından itibaren ve sonrasında da büyük bir çabayla adım adım gelinen noktada kişi mesleki,fiziksel ve ruhsal olarak gelişmiş ,olgunlaşmış, kendisine çok değerli birikim ve denyimler katmış oluyor.

Peki yurtdışı eğitiminiz nasıl devam etti? Biraz o çalışmalarından söz eder misiniz?
Detmold’e geldiğim ilk yılımda o yıl misafir Profesör olarak bulunan Prof. Matias de Oliveria Pinto ve Prof. Marcio Carneiro’nun öğrencisi olarak eğitime başladım. İkisiyle de derslere devam ettim. Öğretme şekilleri birbirleri ile uyumlu ve tamamlayıcıydı. 1.yılın sonunda Prof. Pinto’nun süresi doldunca okuldan ayrıldı ve ben eğitimi Prof. M. Carneiro ile tamamladım. Hemen ardından Auryn Kuartet ve asıl grubun çellisti Andreas Arndt ile oda müziği eğitimine başladım. Oda müziği yapmayı çok sevdiğim ve gelecekte mesleki olarak oda müzikçisi olmayı tasarladığım için Auryn Kuartet rehberliğindeki bu eğitim benim için çok faydalı, ufuk açıcı ve güzeldi.

Katıldığınız yarışmalardan söz eder misin? En İyi Türk Eseri yorumcusu ödülünü kazandığınız yarışmada hangi eseri icra etmiştiniz ve bu yarışmaya nasıl hazırlanmıştınız?

Hayatımda yalnızca 1 defa çello yarışmasına katıldım. O da Anaçev Vakfının düzenlemiş olduğu çello yarışması idi. Konservatuvarda yıl sonu sınavı için hazırladığım program ve yarışma programı birbirinden farklıydı. Dolayısıyla aynı zamanlarda 2 farklı repertuvar hazırladığım ve yoğun çalıştığım bir dönemdi.

Küçükler kategorisinde A.A. Saygunun solo viyolonsel için olan partitasının 4.ve 5. bölümü özel ödülü olan zorunlu eserdi. Bu eserle En İyi Türk Eseri Yorumcusu ödülünü kazandım.

Peki katıldığınız ustalık sınıfları size neler kazandırdı?

Ustalık sınıflarına katılıyor olmak başlı başına bir motivasyon. Kurs sırasında hoca veya hocalarla yoğun çalışma temposuna girmek, onların görüşlerini almak,yeni fikirler katmak hazırladığım eserleri daha üst seviyelere getirmemi sağladı. Diğer müzisyen ve hocalarla tanışma, beraber çalışıp müzik yapma olanağı sundu. Motivasyon dolu, kısacık zaman dilimlerinde maksimum verimi almaya çabaladığım ve bir daha tekrarı olmayan bu ortamlar hayatıma eşlik eden pek çok zenginlik kattı.

Kendinize örnek aldığınız kadın çellistler kimler? Biraz onlardan söz eder misiniz?

1997 yılında Shanuna Rolston diye bir çellist IZDSO ile Elgar’ın cello konçertosunu çalmıştı. Benim için nefes kesen,duygu yüklü, harika bir seslendirmeydi. Çalışındaki tutkunun ve ciddiyetinin dışında, provaya,konsere kendisini dinlemeye gelen bizlere karşı olan cana yakın tavırları, mütevaziliği, ilgisi,sohbeti hatta giyim kuşamı beni çok etkilemişti. Alıştığım mesafeli, ciddi tavırlı solist profilinden çok farklıydı. Bu ; solist olarak sahnede ama seyirciyle içten bir bağ içinde olma halini o zaman çok sevmiştim.

Fotoğraf: Marcel Mayer

Oda müziğine olan ilginiz de oldukça çarpıcı. Oda müziğini hangi açılardan seviyorsunuz ve müzik kariyerinde yer veriyorsunuz?
Oda müziği hayatıma çelloyla beraber girdi. Değerli öğretmenim Prof. Ümit İşgörür, birkaç nota çalmayı öğrenir öğrenmez bizleri sahneye çıkarıp konserler verirdi. Bu konserlerde gruplar oluşturdu ve sınıfça oda müziği yaptırdı.

Eğitimim sırasında her zaman iyi çalışabildiğim gruplarım oldu.

Oda müziğini benim için özel kılan etkenlerden biri hem topluluk içinde olmak hem de topluluğun içinde solist olmak. Ama asıl; uzun süreli oda müziği yaptığım gruplarım genelde hem işinde iyi,ilgili,hevesli müzisyenlerden hem de iyi anlaşabildiğim arkadaşlarımdan oluştu. Günde 6-7 saat prova yapılan yoğun süreçlerde beraber yemek -içmek, gözünü provayla açıp kapatmak, yolculuk yapmak, beraber gülmek, ağlamak, kaşından ,gözünden, nefesinden ne istediğini anlamak ve daha niceleri yani resmen grupla bir nevi evlilik hayatına girmek , arkadaşlık ve meslektaşlık boyutunu çok daha derin ve özel yerlere taşıyor. Bu, yoldaş olma halidir bana oda müziğini özel kılan. Repertuvarın zenginliği ve yapılabilecek sonsuz olasılıklara değinmiyorum bile.

Üniversite döneminde Prof. Ulvi Yücelen emek emek oda müziği çalışmanın inceliklerini öğretti. Almanya’ya geldikten sonra birbirinden değerli öğretmenlerimle çalışmalara devam etmem, sayısız konser ve sınavda yer almam beni ayrıca oda müziği bölümü okumaya itti. 2008 yılında bitiriş sınavında çalmak üzere bir araya geldiğim ve aynı zamanda iyi arkadaş olduğum Matan

David ile Euphoria Ensemble’ı kurduk. Bu topluluğumla ağırlıklı olarak , farklı topluluklarla da değişik proje ve konserlerim devam ediyor.

Berlin’deki klasik müzik dinleyicisini nasıl tanımlarsınız?

Berlin’de salonları dolduran bilinçli ve özenli bir klasik müzik seyircisi var. Bununla beraber ilgiyi arttırmak, kitleyi genişletmek için değişik projeler de yapılıyor. Örneğin “flashmob”. Kalabalıkların çok olduğu parklarda veya alışveriş merkezlerinde müzisyenler teker teker sürpriz bir şekilde ortaya çıkıp çalmaya başlıyor ve sonunda orkestrayı oluşturarak ufak bir konser veriyorlar. Veya; tekno-elektro müziklerin çalındığı klüplerde klasik müzik konserleri veriliyor ya da klasik müzik temaları elektro müzik ile harmanlanıyor. Kulüplere gelen kesim bu şekilde klasik müzik ile dans edip eğleniyorlar. Dolayısıyla bu da ilginin artmasını sağlıyor.

Peki bu eğitiminiz boyunca nasıl burs imkanlarından yararlandınız?

Çok şanslıyım ki her daim ihtiyacım olduğu sürece “aile bursu” tarafından desteklendim.
Okulun sunduğu aylık küçük burslardan faydalandım.
Bunların dışında eğitimin ilk günlerinden itibaren Detmold Oda Orkestrası ağırlıklı olarak değişik topluluklarla konserler vererek geçimimi sağladım.

Viyolonselinizi lojistik olarak taşımakta nasıl zorluklar yaşıyorsunuz?

Özellikle üniversite yıllarından itibaren çellomla o kadar çok yolculuk yaptım ki. Macera dolu pek çoğundan kitap yazılabilirdi. Çellonun kutusu ne kadar hafif olursa olsun hatta kılıfla da taşınsa bir süre sonra sırt ve omuzlara fazla gelmeye başlıyor.

Ankara-İzmir arası gidiş gelişlerde çellomu ya bagaja verdim ya da 8 saat boyunca kucağımda götürdüm. Uçak yolculukları çoğalınca valizimdeki kıyafetlerin bir bölümünü çelloya giydirip her yanından destekleyerek bagaja verdim. Konser organizasyonu sağladığında veya kendi imkanlarım dahilinde 2 bilet alarak “Bay Cello Akdil” ile gidip geldik. Tatil veya kısa süreli uçuşlarda ödünç çalgı bulup ya da öğrencilik çalgımla çalışıp yanıma sadece arşemi aldığım da çok oldu. Hatta bu şekilde 3 defa arşemi kaybedip yine buldum.

En son yine çalgımı bagaja teslim etmek zorunda kaldığım bir uçuşun sonunda özel bagajlar bölümündeki bir çalışan “kırılmasını istemediğiniz eşyalarınızı sakın bagaja vermeyin. Şanslısınız ki enstrümanınız tek parça çıktı. Ben sizin yerinizde olsam ASLA oraya vermezdim” dedi. O günden beri Türkiye-Almanya uçuşlarında kılıfla uçağa alıyorum ve üst kapağa yerleştiriyorum. Günün birinde bu sorun olacak olursa en kötü ihtimalle bir bilet daha satın alır, yolculuğa devam ederim.

Fotoğraf: Marcel Mayer

Avrupa’da şu ana kadar sahne aldığınız en ilginç mekan hangisi olmuştu?

En ilginç mekan olarak Erzgebirge dağlarındaki elektrik üretimi çalışmalarının sürdürüldüğü 2 km’lik bir tünelin en dibi diyebilirim. Burada her yıl bir festival düzenleniyor ve bu tünel konser salonu haline dönüştürülüyor. Tünelde girişten itibaren ancak baretle yürünmesine izin veriliyor. Kayaların içinde, ışıklandırmaları ve güzel akustiği ile her gün rastlanılmayan bir konser mekanıydı.

Filarmoni salonundaki konserlerin ilki ise; her anının tadını çıkardığım, en heyecan ve mutluluk verici konserlerimdendi.

Peki müzik tarihi boyunca sizi en çok etkileyen dönem hangisi? “Keşke bu dönemde yaşasaydım” dediğiniz…

1900’lerin 2. çeyreğinden itibaren baskıcı, yasaklı Stalin rejimi Sovyetler Birliği dönemi. Rejime, Sovyetler birliğine karşı en ufak bir ima, batılı bir eğilim dahi sanatçıların kariyerinin bitirilmesi, yapıtlarının yasaklanması ve hatta “tehlikeli” sanatçıların her gün planlı bir şekilde teker teker ortadan kaldırılması ile sonuçlanmış olan bu dönem bence çok çarpıcı. Ama asla bu dönemde yaşamayı istemezdim…

Viyolonsel için yazılmış gelmiş geçmiş en “büyük” konçerto hangisi sizce? Özellikle de çalmaktan en çok hoşlandığınız eser…

Zor bir soru. Schostakovich 1. Konçertonun yeri hep ayrı olmuştur. Çello repertuvarı son derece zengin ve güzel bir repertuvar. Çaldığım hemen hemen her eseri severek, etkilenerek, keyif alarak çaldığımı söyleyebilirim.

İyi olmak, başarılı olmak elbette sübjektif tanımlamalar… Ama sizce iyi bir müzisyenin olmazsa olmaz özellikleri hangileridir?

Sevgi, tutku, adanmışlık.

Yakın dönem projeleriniz neler sevgili Zeynep hanım? Hayallerinizi de öğrenmek isterim kendinize dair.
Covid kapanmaları sonrasında konserler neyse ki yavaş yavaş başladı. Geçtiğimiz süreçte hem bireysel olarak hem Euphoria Ensemble ve diğer Oda Müziği gruplarımla çalışmalarıma , eğitici olarak dijital ortamda derslere, az sayıda seyircili konserlere devam ettim. Dijital ortamda projeler ürettik.

Euphoria Ensemble ile katkıda bulunduklarımızdan bir tanesi; Kuzey Ren Vesfalya Eyaletinin korona yardımları kapsamında verdiği sanatçı bursuyla resim,dans,müzik, video/edit gibi farklı sanat dallarını bir araya getiren ve 6 videodan oluşan bir proje.

Yine aynı destek fonu ile grup olarak haziran ve temmuz aylarında 5 haftasonu boyunca oda müziği kursu verdik.

Yakın gelecekte Euphoria Ensemble ile konserlerimize, kurslarımıza devam edeceğiz. Ne zamandır planladığımız CD çalışmaları gündeme gelecek.

Bunun dışında başka gruplarla olan konserlerim de başladı. Bir kaç hafta sonra DuoBalance olarak sevgili arkadaşım gitarcı ve besteci Ozan Coşkun ile gitar – çello resitallerimiz var.

Birkaç hafta önce Bach, Marais, Saygun, Cassado gibi bestecilerden oluşan solo repertuar ile konserlerim oldu. Bu konserlere devam etmek yakın gelecek planlarım arasında.

Bir yandan öğrencilerimle derslerimiz sürüyor. Öğretmenlik yapmak bu işin bambaşka bir boyutu…Burada, karşımda tam bir güven ve teslimiyetle duran çocuk veya yetişkin insanlara karşı olan sorumluluğum söz konusu. Çünkü öğretmen kişi, öğrencisi tarafından ister istemez çok yüceltiliyor. Öğretmenin tavrı, düşünceleri , çalışı örnek oluşturuyor. Ağzımdan çıkacak tek bir sözün bile onların çalışını, çalgıyla olan ilişkisini , motivasyonunu ve hatta hayatını değiştirebilecek gücünün farkında olarak elimden gelenin en iyisini yapmaya çaba sarfediyorum. Ayrıca ben de onlardan çok şeyler öğreniyorum.

Son zamanlarda içinde doğaçlamanın da yer aldığı, farklı sanat dallarını bir araya getiren deneysel konseptli çalışmalar çok ilgimi çekiyor ve beni heyecanlandırıyor.
Simdiye kadar gerçekleştirdiğim tüm bu çalışmalarıma potansiyelimi en iyi şekilde geliştirerek devam etmek istiyorum.

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkürler.

Ben de çok teşekkür ediyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s