Almanya’dan genç ve sıradışı bir viyola sanatçısı Ecehan Tanyolaç: “Huzurla mesleğimi icra edebildiğim yere kadar orkestracılığa devam”

“Ben 17 yaşından beri özgeçmiş güncellemedim ama” diye başladı diyalogumuz aslında. Kabına sığmayan, dürüst, samimi, neşeli ve pozitif yaklaşımıyla aslında sabahlara kadar sohbet etmekten sıkılmayacağınız bir müzisyen Ecehan Tanyolaç. Piyanoyla arasında o “tılsımlı bağı” kuramasa da sonrasında güzel tesadüfler sonucunda kendini viyola eğitiminin ortasında bulan, kendi ifadeleriyle disiplini sevmeyen, şarkı söyler gibi viyola çalan Tanyolaç’ın belki de o yüzden enstrümanına bu denli rahat, keyifli ve tutkulu yaklaşımı. “Huzurla mesleğimi icra edebildiğim yere kadar ömrü var orkestracılığın” diyen, “bir prova esnasında esere ısrarla yanlış girmem neticesinde orkestra şefimizin batonunu fırlatmışlığı bile vardır bana” diyecek kadar da kendisiyle barışık olan bu başarılı viyola sanatçımıza dair uzun uzun bir giriş yazısı yazmak yerine kendisini anlatması için sahneyi hemen ona bırakmak istiyorum.

Evet Ecehan, seni dinliyoruz:

Fotoğraf: Leszek Januzeswski

Merhaba Ecehan hanım. Mütevazi ve çok şey başarmış insanların genel özelliği kendilerinden fazla söz etmek istememeleri. Ben de bu ilkenize saygı duymakla beraber çocuk yaşta müziğe olan ilginizin nasıl doğduğu, nasıl fark edildiği ve nasıl bir eğitim sürecinden geçtiğinizi kısaca öğrenmek istiyorum. Bu da gazetecilik refleksi sanırım…

Çok şey başarmış demek pek doğru olmaz aslında. Ben müziğe yatkınlığı muazzam olan akademisyen bir baba ve öğretmen bir annenin sanat sevgisi ile konservatuvara gönderilen kızlarıyım. O dönemler derslerim çok iyi. Ama ilkokul öğretmenim sesimi çok seviyor ve illa müzikle ilgilenmemi istiyor. Bu sayede o sene kurulacak olan konservatuvarda piyano dersleri almaya başlıyorum. Bir yandan da duvar boyuyoruz, bahçesini düzenliyoruz konservatuvarın. Kabul edeyim, bu kısmı çok daha zevkli geliyor bana. Piyano benim için sadece siyah ve beyaz tuşlardan ibaret! Tuşlara basarken keşke renkli olsalardı diyerek hüzünleniyorum. O denli ilgisizim…

Peki sizi viyolaya yönelten motivasyon ne oldu?

… derken gerçek bir sertifika programı açılıyor konservatuvarda ve sınava giriyorum. Nesrin Bayramoğulları elimden tutuyor, viyola çalacaksın diyor. Ne olduğunu dahi bilmiyorum o dönem viyolanın. Nesrin hoca yolumu o noktadan itibaren kendisi çiziyor. Her şeyden çabuk sıkılan ve ne yapacağına karar veremeyen bir çocukken, haftanın 2 günü derse gitmeye başlıyorum. Annem büyük bir özveri ile 1 buçuk saat mesafedeki öğretmenimin evine derse götürüyor beni her hafta. Katı kurallar sayesinde derslerden önce büyük bir konsantrasyon ile 15 dakika çalışılarak bile neler yapılabileceğini o yaşlarda öğreniyorum aynı zamanda. Yıllar geçiyor ve Nesrin hocam vazgeçmiyor beni iyi yerlere getirme azminden. Ailemin de desteği ile her yıl festivallere, akademilere katılıyoruz birlikte. Bu sayede yurtdışı bağlantıları kuruyoruz.

En nihayetinde, arşeyi sol elindeki 3 parmağı, sazını ise sağ eliyle tutan viyola sanatçısı Jürgen Kussmaul’ün sınıfına girmeye hak kazanıyorum ve ileride mezun vereceği son öğrencisi oluyorum. Zamanın çatık kaşlı, disiplinli ve genelde solo viyolacılar yetiştiren ünlü hocası karşıma 66 yaşında muhteşem bir mentor olarak çıkıyor. Büyük bir sabırla ve sevgiyle, aykırı davranışlarıma rağmen kazanmaya çalışıyor beni. İlk etapta 2 yıl okuturum seni diyor, emekli olmak istiyor, sonrasında birlikte lisans ve master derken 6 yılı deviriyoruz Düsseldorf’ta. İlk dönemler viyolayı bırakmak, köyde yaşamak istiyorum, çalışamıyorum ve bunları hocama direk söylüyorum. Uzun uzun konuşuyor benimle, “ çalışmak istemiyorsan çalışma, hayat bundan ibaret değil ve isteyen herkese iş bol ! Müzisyen olmak zorunda değilsin, mutlu ol. Ama gel bu okula zamanı gelince birlikte veda edelim. Sen sadece çal. “ diyor. Ruhumu okşuyor, özgüven aşılıyor bana. Ama bir yandan da çok zorluyor beni. Orkestrada hep ön pozisyonda çalmak zorunda kalıyorum, ya da sürekli solo konserler veriyorum, burs sınavlarına hazırlıyor beni. O süreçte Duisburg Filarmoni ve Bochum Senfoni Orkestralarının stajyerlik sınavını kazanıyorum. Onun bana aşıladığı özgüven, müzisyenlik dışında da birçok şeyi yapabilirim hissi büyük bir “hırssızlık” ile birlikte, en nihayetinde başarıyı getirmeye başlıyor. Ama bunu başarıdan çok, istikrar diye tanımlamak isterim. Eskiden elleri titreyen, heyecanlanan, sahne fobisi olan Ecehan mazi oluyor. Sahnede rahat olunca da gerisi geliyor. Gel zaman, git zaman 50 dakika mesafemdeki Dortmund Filarmoni Orkestrası sınav açıyor. O sınava da eşimin zorlaması ile giriyorum zaten. Eserlere çalıştığım halde çalışımdan pek memnun değilim ve sınava katılmak istemiyorum. Eşim, sınava katıl, bir dene, akşama benden sana 100 euro diyor. 😊 Komik geliyor. Öylesine sınava giriyorum derken, sınavı kazanıyorum. Viyolamın kalitesini yetersiz buluyor jüri. Ama şans da vermek istiyorlar bana. İlk etapta sözleşmeli olarak çalışıyorum. Sonrasında hocamın sağ el için tasarlanmış viyolası sol ele göre tasarlanıyor ve o viyolayı sözleşmeli maaşımla yavaş yavaş taksit ödeyerek alıyorum. Öyle bir hoca düşünün ki “ Artık enstrümanım senin ellerinde ve ben çok mutluyum, ödeyebildiğin kadarını öde, acele etme.” diyor. 1 buçuk yıl sonra aynı orkestrada o viyola sayesinde kadro kazanıyorum ! Perde arkasında yapılıyor sınav, 3 numaranın Stamitz’i konuşuluyor. Bir bakıyorlar ki 3 numara sözleşmeli Ecehan 🙂 O büyük sesin benden çıktığına kimse inanamıyor !

Kussmaul’ün o sınavdan sonra dediği şey şu oluyor. “ Sevgili Ecehan benim için bu yeterli. Şimdi istiyorsan işi kabul etmeyip istediğin yerde, içinden gelen başka bir şeyi yapabilirsin…”

O cümlenin gücüyle devam ediyorum orkestracılığa. Huzurla mesleğimi icra edebildiğim yere kadar ömrü var. 

Schubert’in Arpeggione Sonatı ve Antonin Dvorak sizin için ne ifade ediyor?

Müzikten hiç anlamayan bir insana dahi Arpeggione Sonatını çaldığınızda, hayal kurmasını sağlayabilirsiniz. Bana göre eser çok hüzünlü bir günü anlatıyor. Bir kayıp var ortada. Bir daha asla göremeyeceğiniz değerli bir insanın ya da köpeğinizin, kedinizin kaybı olabilir bu. Eserdeki hüzünlü girişten sonra eski güzel günlere yolculuk ediliyor, anılar hatırlanmaya başlanıyor. Kah gülümseten, kah göz dolduran anılar sayesinde en kötü gününüzde bile büyük bir güç buluveriyorsunuz içinizde. Eserin gerçekten bir hikayesi var mı bilmiyorum bu arada. Merak edip okumak hiç istemedim.

Dvorak’ın mi bemol majör dörtlüsü sayesinde de oda müziği yarışması kazanmıştık. Ama yarışmanın kendisinden çok o hazırlandığımız süreç çok değerliydi . Bir de Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’ndayken Dvorak 9. Senfoni çalmayı çok severdim. Son bölümünde rahle arkadaşım ile notayı kapatır ezbere çalardık ! O denli bir motivasyon ve enerji vardı içimizde.

Viyola için yazılmış ve sizi en çok etkileyen konçertolar hangileri?

Sadece Stamitz 😊

“Saatlerce çalışmayı, disiplini hiç sevmeyen ama şarkı söyler gibi viyola çalan”, ama “viyolayı her eline aldığında da huzur bulduğunu iddia etmeyen” biri olarak çok samimi ifadelerle tanımlıyorsunuz kendinizi. Viyola çalarken neler hissedersiniz, nasıl bir dünyaya geçersiniz? Hangi dönemlerinizde daha tutkulu çalarsınız, hangi dönemlerinizde hüzünlü? Biraz anlatır mısınız bize o sahneyi…

Viyolayı bağırarak çalmayı sevmiyorum. Benim için orkestrada çalarken etrafımda olup biteni takip etmek ve uyum sağlamak çok keyifli ve önemli. Orkestra şefinden kaynaklanan doğal olmayan hızlanma ve yavaşlanmalar çok çabuk hevesimi kaçırabiliyor. Çalarken düzgün nefes alamamak haliyle huzursuzluk yaratabiliyor. Bir de sahnede olmaktansa opera çalmayı, orkestra çukurunda olmayı daha çok seviyorum. Hiç göz önünde olmadan, arka planda bir şeyler başarmak hoşuma gidiyor. Her daim konsantrasyona sahip olmak mesleğimizde zor tabi.  Bazen tüm prova süresince eve gidip sadece temizlik yapmayı düşünüyorum. Evimde ise tek başıma çalarken özgürüm ve en çok o anı seviyorum. 

Müzikte mükemmelliğe inanmıyorsunuz. Peki müzikte başarı sizce nedir? Enstrümantalistin duygularını dinleyiciye ulaştırması mı, eserin yorumcusuna sadık şekilde çalınması mı, yoksa yarışmalarda dereceler mi, veya sizin tanımınız nedir?

Müzikte mükemmellikten ziyade hissiyat ve doğallık arıyorum. Karşımdaki kişi göğüs kafesimde bir kıpırtı yaratıyorsa üzerinde konuşmaya çok fazla gerek kalmıyor. Bu eserde vibrato yapılmaz, şu eser şöyle çalınmaz klişelerine inanmıyorum. Elbette ki belli bir çerçeve var. Ama en önemlisi icracı ile o kıpırtı eşliğinde nefes alabiliyor olabilmek. Başarı ise benim için çok kişisel bir kavram. Herkesin başarı elde etme şekli ve algılayışı farklı. Bana göre başarıyı gerçek kılan yarışma derecelerinden ziyade, içinizde bıraktığı huzur. Başkalarından takdir beklemeden, olmak istediğim yerdeyim diyebilmek en büyük başarı.

Fotoğraf: Leszek Januzeswski

Peki geçmişte yarışmalara, festivallere katıldınız mı?

Evet Avrupa ülkelerinde düzenlenen festivallere ve yarışmalara  katıldım. İlk yarışmam Fransa’da düzenlenen bütün enstrümanların ortak katıldığı Canetti Festival’in düzenlediği müzik yarışmasıydı. Öyle bilinirliği olan bir yarışma değil. Biz bu yarışmaya 4 viyolacı girdik. Neticesinde 4. yani sonuncu oldum. O zamanlar benim için üzücü ve utanç verici bir durumdu bu. Şu an ise gülüyorum ve anlatmaktan çok keyif alıyorum. Yıllar sonra da Almanya’da 2. lik elde ettigimiz bir oda müziği yarışması oldu. O yarışma sayesinde radyo yayınımız, profesyonel bir kaydımız ve maddi desteğimiz oldu. Onun dışında kendi isteğimle ne bir yarışma araştırdım, ne de herhangi bir yarışma sonucunu merak ettim.

Türkiye’de viyolanın tanınırlığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Halen kemanla farkını bilmeyen ve azımsanamayacak kadar geniş bir kitle var netice itibariyle.

Cem Yılmaz ve Efdal Altun sayesinde viyola daha çok tanınıyor artık 🙂 Ama benim için ideal olan, viyolayı bilmeyene viyolanın tanıtılmasından ziyade, viyola kelimesi geçince akabinde merak etmek isteyen bir kitle. Genel anlamda merak eden, okuyan, dinleyen, araştıran bir kitle için de refah düzeyi, kişinin kendine ayırabildiği kaliteli bir zamanının olması çok önemli. Ülkemizdeki insanların viyolayı merak edecek, sorgulayacak hevesleri yoksa bunu anlayabilirim. Tanımak zorunda değiller, dinlediklerinde mutlu olmaları, rahatlamaları benim için yeterli.

Her müzisyenin mutlaka sahneye dair olumlu, olumsuz, komik, hatta bazen ürkütücü anıları olabiliyor. Ben de sizin sahnede yaşadığınız en ilginç anıyı öğrenmek isterim.

Almanya’dayım. Grup şefi pozisyonundayım. Solo çalacağım bir kısmın da olduğu konseri farklı bir tarihe not etmişim. Yaşım o zamanlar 19… Bir hayli aksi de bir şefimiz var. 2 saat kalmış konserin başlamasına ve ben provada yokum. Şef hemen Kussmaul’ü arıyor. “Öğrencin nerede ? Konserimiz var kendisi ortada yok! “ diye söylenmeye başlıyor. Kussmaul ise şefe, benim daha çok genç ve naif olduğumu, beni konserden önce azarlamaması gerektiğini bunun hayatımda etkisinin çok kötü olabileceğini söylüyor ve her şekilde konsere yetişeceğimin garantisini veriyor. 

Kışın ortasında çorapsız bir şekilde hızlı tren ile o konsere yetiştim, çaldım. Aksi şefimiz konserden önce ve sonra bana sımsıkı sarıldı. 4 yıla yakın hiç sıkılmadan orkestrasında grup şefi olmaya devam ettim. Bir prova esnasında esere ısrarla yanlış girmem neticesinde batonunu fırlatmışlığı da vardır. 🙂

Viyola dışında çaldığınız başka enstrümanlar da var mı?

Gitarda 5-6 akor basabiliyorum, piyanoda da sürekli çaldığım 4-5 eser var. 

Peki hayatınızı müzik üzerinden mi kurguluyorsunuz? Bir amaç mı, araç mı sizin için bu yeteneğiniz?

Hayatımı müzik üzerinden kurgulamadım hiç.  Müzik haketmediği halde 2. hatta 3. plana atıldı da diyebilirim. Araç, amaçtan ziyade onu sadık yardımcım olarak tanımlamak isterim. 

Türkiye’de klasik Batı müziği alanında enstrüman öğrenimi gören çocukların ve gençlerin yeterli bir destek gördüğünü düşünüyor musunuz, neden?

Maddi anlamda, en azından uğraşan, çabalayan gençlerin zamanında bu desteği alabildiğini çevremde gördüm. Şu anki duruma çok hakim değilim. Ama esas önemli olanı, müzisyen sağlığı desteğini sürekli es geçiyoruz. Bir enstrümanı tutuş pozisyonundan tutun, çalma öncesi uygun ısınma egzersizlerine, enstrüman kutusunun taşınmasındaki püf noktalara, en önemlisi bir müzisyenin psikolojisine verilen önem ne ölçüde? Küçük yaşlarda anatomimize uygun olmayan bir şekilde kaslarımız gelişiyor, vücudumuz şekilleniyor. Deformasyonu en aza indirgemek için neler yapılmalı ? Sahnede rahat olmanın püf noktaları neler ? Yarışmaların, sınavların üzerimizdeki baskılarıyla nasıl başa çıkabiliriz ? Bunlara değinilmesi inanın en büyük destek olur gençlere, hepimize.

Hayatınızda viyola olmasaydı ne olurdu?

Büyük ihtimal duruşum daha düzgün olurdu. Daha çok müzik dinlerdim. Hayatımda hiç var olmadığı için eksikliğini hissetmezdim, fakat tamamlanamamış olurdum.

Yakın döneme dair müzik konusundaki hayalleriniz, projeleriniz varsa öğrenebilir miyim?

Şu anda Dortmund’ta yaş grubu 30’larda olan genç ve dinamik bir viyola grubumuz var. Böyle bir çalışma ortamı hayalimdi ve gerçek oldu. Aralık ayında , katalog çekiminde yer aldığım,  bizim coğrafyamıza da atıfta bulunan “Orient Okzident” adı altında bir filarmoni konseri gerçekleştireceğiz. Benim için en merakla beklenen proje kendisi !

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkürler.

Beni bu kadar konuşturabildiğiniz ve anılarımı canlandırdığınız için esas ben size teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s