Orchestra’Sion’un başarılı şefi, Donizetti “Yılın Orkestra Şefi” ödülü sahibi Orçun Orçunsel: “Einstein’dan bu yana bilimcilerin fende aradıkları “her şeyin teorisi”ni müzikte arıyorum”

Piyanist, orkestra şefi, besteci… Genç müzisyen Orçun Orçunsel’in ismini son dönemde farklı mecralarda, hep övgüyle söz edilirken işitiyorum. Kendisi kabına sığmayan, ruhu müzikle dolup taşan ve duayen orkestra şefi Gürer Aykal’ın “her notanın hesabını vereceksiniz” öğüdünün izinden giden ilkeli bir müzisyen.

Eğitimi kadar bu süreçte geçtiği aşamalar, aldığı eğitimler ve yer aldığı projeler de bu ilkeli ve güçlü duruşunun zeminini hazırlar nitelikte. 2017 Andante Donizetti “Yılın Orkestra Şefi” ödülü sahibi Orçun Orçunsel, 2008’de kurduğu Türkiye’nin en parlak senfonik topluluklarından biri olarak kabul edilen Orchestra’Sion’un daimi şefi ve Genel Sanat Yönetmeni. Bu orkestraya davet ettiği dünya çapındaki büyük piyanist Paul Badura-Skoda başta olmak üzere, Andrei Gavrilov, Dimitri Ashkenazy, Paul Gulda, Aleksander Rudin, Ayşegül Sarıca, Cihat Aşkın, Gülsin Onay ve Borusan Quartet gibi solistlerle sahneyi paylaşmış; Mahler’in senfonilerinin veya Holst’ün Gezegenler Süiti gibi büyük kadrolu orkestralar için yazılmış eserlerin oda orkestrası versiyonlarının Türkiye’deki ilk seslendirilişini yapmış. Sanatçı bir yandan Orchestra’Sion ile Dünya çapındaki büyük virtüözleri ülkemizde ağırlamaya devam ediyor; kompozisyon çalışmaları, düzenlemeler ve film müzikleri yapmakta, uluslararası yarışmalarda jüri üyesi olarak yer alıyor ve aynı zamanda da konser piyanisti olarak solistlik kariyerini sürdürüyor.

Mimar Sinan GSÜ Devlet Konservatuarı piyano bölümünü Zeynep Yamantürk’ün öğrencisi olarak bitiren Orçun Orçunsel, 2007 yılında Salzburg Mozarteum Üniversitesi’nde gerçekleşen “hocaların hocası” Karl-Heinz Kammerling’in son master kursunda yer almış, üstadın son öğrencilerinden biri olma şansına erişmiş. Devlet Sanatçısı piyanistimiz Ayşegül Sarıca ve Kompozitör Ali Darmar ile çalışmalarının yanı sıra öğrencilik yıllarında Stephen Kovacevich başta olmak üzere, Thomas Yee ve Hanry Faures’in atölyelerine katılarak sanatçılardan büyük ilgi görmüş.

Orkestra şefliği çalışmalarına Prof.Gürer Aykal ile başlamış, 2008 ve 2009 yıllarında Cem Mansur yönetimindeki Ulusal Gençlik Senfoni Orkestrası’nın şef yardımcılığını üstlenmiş, 2007 yılından bu yana da İzmir Dokuz Eylül Senfoni Orkestrası, CRR Senfoni Orkestrası, İstanbul, İzmir, Antalya, Çukurova Devlet Senfoni Orkestraları, KKTC Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Mersin Akademik Oda Orkestrası, Avrasya Filarmoni Orkestrası ve Budapeşte Radyo Senfoni Orkestrası ile konserler vermiş.

2016 yılında Mozart’ın bitiremediği “Requiem” eserini tamamlamış, Orchestra’Sion eşliğinde İstanbul Avrupa Korosu ile bu yeni tamamlanmış versiyonun ilk seslendirilişini gerçekleştirmiş. 19 Mayıs 2019’da Büyük Taaruz’un yüzüncü yıldönümü için Nazım’ın dizeleri üstüne bestelediği, korolu büyük orkestra eseri “Kuvayi Milliye Oratoryosu”nu İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ve İzmir Filarmoni Korosu tarafından Orçunsel’in yönetiminde seslendirilmiş. 2020’nin ilk aylarında ise ünlü oyuncu Erkan Kolçak Köstendil ile birlikte İgor Stravinski’nin “Askerin Öyküsü” eserini sahneye koymuş ve orkestranın şefliğini üstlenmiş. Geniş yankı uyandıran bu proje, ilerleyen yıllarda devam etmeye hazırlanıyor.

2018’den itibaren ülkemizin en önemli müzik gruplarından MOR VE ÖTESİ ile “Senfonik” albüm ve konser projesini Avrasya Filarmoni Orkestrası’nın şefi olarak gerçekleştiren Orçunsel, Türkiye’nin bir çok ilinde konserler veriyor. Bu orkestra ile geçtiğimiz yıl Kadıköy Festivali’nin açılışında 3.000 seyircinin katılımıyla Chaplin’in “THE KID – YUMURCAK” filminin gösterimini canlı müzik ile sahneledi. 29 Ekim 2020 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen Cumhuriyet Bayramı konserinin şefliğini üstlendi, seyircisiz olarak internet canlı yayınıyla gerçekleştirilen konserin üç boyutlu hologram görüntüleri, naklen, şehrin dört bir yanına yansıtılarak İstanbullularla buluştu.

2017’de Ukrayna’da gerçekleştirilen Uluslararası Piyano Konferansı’nda, piyano için yaptığı Bach ve Ravel düzenlemelerini uluslararası platformda tanıtmış, ertesi yıl Balkan Senfoni Orkestrası’na solist olarak davet edilerek, jüri olarak yer aldığı 20. Uluslararası Genç Müzisyenler Oda Müziği Yarışması’nın açılış konseri Beethoven’ın do minör piyano konçertosunu seslendirdi.

Çok yönlü bir müzisyen olan, ancak “Türkiye’de çay ve futbol dışında hiçbir şey yeterli ilgi ve desteği görmüyor” şeklinde sitemde bulunan Orçun Orçunsel, Beethoven’ın 250. doğum yılı etkinlikleri çerçevesinde hem şef hem solist olarak Beethoven’ın tüm piyano konçertolarını, senfonilerini ve piyano sonatlarını içeren bir konser dizisi ile dinleyici karşısına çıkarak dünyada bir ilki gerçekleştirme hazırlıkları içerisinde.

Peki klasik müzik dinleyicisi halen “fil dişi kulede” mi görülüyor? Bu soruma hiç aklımdan çıkmayacak bir örnekle yanıt veriyor Orçunsel: “Türkiye gibi çocuk toplumlar, algı dayatması ile şekillendiriliyor ve bu kontrolsüz yapıldığında çok tehlikeli yerlere gidebiliyor. Benim en çok verdiğim örnektir: Türkiye’de herkes gün boyu çay içer. Çay içmeyen bir insan olarak, tüm hayatım zorla ikram edilmeye çalışılan çayları reddetme çabasıyla geçiyor. Klasik müzik, yüzlerce yıldır, Osmanlı’dan bu yana toplumumuzun bir parçası olmasına rağmen, çay, 97 yıl öncesine kadar buralarda bilinmiyordu bile. Atatürk’ün girişimiyle başlatılan tohumlandırma seferberliği esnasında, çay tohumu dağıtmak için köyleri gezen görevliyi köylüler kovmaktan beter etmişlerdir. Şimdi hangisi fildişi kule: Avrupa müziğinin bu topraklardaki 300 yıllık gezintisi mi, modernleşme sürecinde yapılandırılan bir tarımsal girişim mi? Klasik müzik tüm fildişi kulesinde görülüyor ama artık bu kalıplar da kırıldı. Hiçbir türün, hiçbir sanat akımının milyonlarca seveni yok. Her şey bölünmüş durumda. Yüz yıl önce hayat daha yavaş aktığı ve dünya nüfusu 7 milyar kişi daha az olduğundan, tenkolojinin de henüz gelişiminin başlangıcında olmasını da göz önünde bulundurursak, daha az sayıda insan, daha az sayıda kalıplara uyum sağlıyordu. Çayın yaygınlaşıp sanatın ayrıksı görülmesi, sanatın, temel düzeyde yaşam şartlarını oturtup, kendine vakit ayırabilecek sosyal durumdaki kişilerin erişiminde olmasından kaynaklanıyor.”

“Einstein’dan bu yana bilimcilerin fende aradıkları “her şeyin teorisi”ni müzikte arıyorum” diyen, disiplinler-arası bir yorum arayışı içerisinde olup, ortaokul yaşlarından itibaren şeflik macerasını hep el üstünde tutup başarılara doymayan bu genç müzisyenimizi tanımalısınız:

Orkestra şefliğine giden müzik serüveninizi en başından kısaca bize aktarır mısınız? Nasıl başladı, nasıl devam ediyor? Çocukluğunuzda şef olma hayalleri var mıydı?

Biz icracılar, sanat yapıtı üretmeyiz, bunun yerine eserleri yorumlayarak bir sanatsal yapı ortaya koyarız. Eserler üzerine uzun süre çalışıp, bestecinin yarattığı yapıtı nasıl yeniden doğuracağımızı tasarlar, büyük emek harcarız. Bu meşakkatli yolda bizi sonuca varmaya teşvik eden güç, bu yorumlama güdüsüyle ortaya çıkar. Artık bir noktadan sonra eserin bir çalgı eseri mi yoksa orkestra eseri mi veya bir opera mı olduğunun önemi kalmaz. Amaç müzik üretmektir, müziği yorumlamaktır. Şefliğe giden yolda da bir çalgıyı üst düzeyde icra edebilen pek çok sanatçı, bu duyguyu içinde barındırır. Bu yüzden çocukluğumdan beri elbette şef olmak hedefim idi ancak bu parlak sahne ışıkları altında başrolde olup alkış toplama hevesinden değil, kendi çalgımın dışında kalan olağanüstü güzellikteki müzik dağarını da icra etme, yorumlama arzusundan ileri geliyordu. Bizler hikaye anlatıcılarıyız. Hikayelerimizin orkestra aracılığıyla sunulmasına katkıda bulunmak, bestecilerin öykülerini dinleyiciye ulaştırma çabasını göstermek bizim doğamızda var. Eserlerin yorumuyla ilgili artık bastıramayacağınız kadar çok fikre sahip olduğunuzda, onları sadece dinlemek yetmiyor, ortaya çıkarılmasına katkıda bulunmak istiyorsunuz. 

Benim şeflik maceram ortaokul yıllarına dayanır. Konservatuarda sınıf arkadaşlarımı organize edip boş derslerde çalışmak üzere bir ensemble oluşturmuştum. Çalgısını yeni yeni öğrenen, en deneyimlisi bir yıldır çalan çocuklardan ve sadece onların çaldığı çalgılardan oluşan bir orkestra repertuarı mevcut olmadığından, herkesin kendi düzeyine göre partilerin yer aldığı orkestra parçaları yazıyordum. Sonra da piyano başında bir yandan yönetip bir yandan çalarak yer aldığım bu orkestraya hep birlikte hayat veriyorduk. Yani bugünkünden farklı bir şey yapmıyordum o zamanlarda da. 


2017 yılında Andante Donizetti “Yılın Orkestra Şefi” ödülünü aldınız. Sizce Türkiye’de
orkestra şefleri yeterli ilgi ve desteği görüyor mu?

Türkiye’de çay ve futbol dışında hiçbir şey yeterli ilgi ve desteği görmüyor. Sabahtan akşama kadar televizyon ekranına bakan, internette video izleyerek vakit geçiren insanlar, kendilerini bu Diyonizyak etkiden arındırıp, Apollonyak tatların dünyasına nasıl geçebilir? Sanat yapıtı kendi diline sahiptir ve bir kişiye hitap edebilmesi için kişinin de o dili bilmesi gerekir. En azından anlayacak kadar, temel düzeyde. Türkiye cahil bir ülke. Hem çocuk toplum, hem de cahil. Sanatın dilini bırakın, insanlar ana dillerini bile doğru düzgün konuşamıyor. En son ne zaman biriyle gerçekten iletişim kurabildiniz? İnsanlar dile hakim olmadıkları için söylenenleri kendi kelime bilgileri kadar algılayabiliyor ve buna göre karşılık veriyorlar. Sanatın söyledikleri de böyle havada kalıyor. Kitap okuma oranları Ortaçağ düzeyinde. Bu yüzden kitle iletişim araçları da müzik de kitaplar, gazeteler de sığ içeriklerle dolu. Durum böyle olunca da orkestra şefliğinden ressamlığa, heykeltıraşlıktan oyunculuğa, tüm sanatçılar için ilgi ve destek yetersiz kalıyor. Güzel ve kaliteli şeyler emek ister, çaba ister. İnsanlar oturdukları yerden duyularına yağdırılan sığ verileri toplamaya alıştırılmışlar. Doğduğu günden beri serumla beslenen bir kişiye yemek yemek, çiğnemek, yutmak nasıl zor gelirse öyle. İşte Andante Dergisi’nin çabalarıyla verilen Donizetti ödülleri insanlara gerçek yemeği, gerçek tatları, sanatın, sanatçının, bu yolda verilen emeklerin önemini aşılamak gayesiyle sanata ve sanatçılara destek oluyor. Bu bir rekabet, yarışma değil, sanatçıyı üretmeye, daha çok üretmeye teşvik eden bir moral unsuru. Beni de böyle bir ödüle layık görmeleri gurur verici.


Bir orkestra şefinin orkestrada uyumu sağlaması için nasıl özelliklere ve yeteneklere sahip
 olması gerekir?

Öncelikle ileri düzeyde kompozisyon bilgisi ve bir çalgıyı çok iyi düzeyde çalabiliyor olması gerekir. Eserleri oluşturan elementleri en ince detayına kadar çözümleyebilmeli, bunu yoruma dönüştürebilmeli ve pratikte bu bilgiyi sahne üzerinde uygulayabilmeli. Bu ikisi, bir dili hem okuyup hem konuşabilmeye benzer. Geri kalan yetenekler ise çağdan çağa değişir. Yirminci yüzyılda bu yeteneklerin başında bilgi ve birikim geliyordu. Sabır, analitik düşünme yetisi, hitabet, pratik çözümleme. Artık postmodernizm ile birlikte bilgiye olan güven yok oldu. Sosyal bilimlerin çökmesiyle birlikte her şeyin çivisi çıktı, Kutup Yıldızı söndü. Artık doğru olanın, iyi, güvenilir ve kaliteli olanın dayandığı bir referans noktası yok. Eskisi gibi müziği derinlemesine özümsemiş ve kendine ait yorumu orkestraya geçirebilen şefler de yok. Bu yüzden artık yaşadığımız çağda bir şefin sahip olması gereken özellikler oldukça yüzeysel ve müzikle, sanatla ilgisi olmayan şeyler: mesela yüksek sponsorluk bağlantıları olan bir ajans. Artık her konuda böyle. Modernizmin hakim olduğu yıllarda yani radyo döneminde, plak ve televizyon döneminde, kitlelere ulaşan sanatın kalitesi, konunun uzmanı olan otoritelerin süzgecinden geçiyordu. Sanatınızın insanların evindeki radyoya veya pikaba ulaşabilmesi kolay değildi. Gerçekten ortaya koyduğunuz sanatın yüksek nitelikli olması gerekirdi. Yoksa sizin yerinize daha yüksek nitelikli birininki seçilirdi. Postmodernizmin, internetin ve post-truth (hakikat-ötesi) çağının yıktığı bu anlayışla birlikte artık milyonlarca insana ulaşmanız için gerçekten iyi olmanıza gerek yok. Sizi gerçek iyilerin bulunduğu pozisyona taşıyacak PR şirketleri var. Sanatın, yorumun, icranın, derinliğin bir önemi kalmadı. Felsefenin tüm alt dalları için geçerli bu. Artık ne Einstein gibi hayatını çözüm odaklı düşünmeye adayan bilim adamları kaldı ne de Brando, Pacino, De Niro gibi rollerini yaşayan oyuncular. Eğer dış görününüz bir role uygunsa gerisi önemli değil. 


Orchestra’Sion’un da daimi şefi ve genel sanat yönetmenisiniz. Bu senfonik topluluktan,

kuruluşu, hedefleri ve yakın dönem planlarından söz eder misiniz?


Notre Dame de Sion Lisesi’nde bir konser salonu hizmete açıldı. Oda müziğinden oda orkestrasına, resitallerden tiyatro oyunlarına kadar pek çok etkinliğe ev sahipliği yaptılar. Okulun müdürü Monsieur Yann de Lansalut, seçkin bir sanatsever ve klasik müzikle yakından ilgilenen bir entelektüel. Kendisiyle lisenin konser salonunda verdiğim bir piyano resitali vesilesiyle tanıştık. Salonda düzenli konserler veren bir oda orkestrası oluşturma fikrini kendisine sundum, olumlu yaklaşımı sayesinde Orchestra’Sion kuruldu ve 2008 yılında konserlerine başladı. Geçtiğimiz yıllar içinde Orchestra’Sion, dünya çapındaki çok büyük sanatçılara eşlik etti. Bunlar arasında efsanevi piyanist Paul Badura-Skoda, Andrei Gavrilov, Dimitri Ashkenazy, Paul Gulda, Aleksander Rudin, Ayşegül Sarıca, Cihat Aşkın, Gülsin Onay, Ali Poyrazoğlu gibi isimler var. Aynı zamanda orijinal bazı eserlerin yanı sıra Mahler’in senfonilerinin veya Holst’ün Gezegenler Süiti gibi büyük kadrolu orkestralar için yazılmış eserlerin oda orkestrası versiyonlarının Türkiye’deki ilk seslendirilişini yaptık. Ayrıca İstanbul Orchestra’Sion – Uluslararası Piyano Yarışması ile prestijli bir yer edinmenin yanı sıra genç sanatçıları teşvik etme misyonunu da üstlenmiş olduk. Bu yarışma, 2013’ten beri Alink-Algerich Vakfının ve 2017’den beri Dünya Uluslararası Müzik Yarışmaları Federasyonunun üyelerinden biridir. Orchestra’Sion ile ilgili en büyük dileğim -bu bir hedef aynı zamanda- Notre Dame de Sion gibi köklü bir kuruma yaraşır biçimde, bizden sonraki kuşakların da devam ettireceği uzun soluklu bir topluluk olmasıdır. Yakın dönem içinse şimdilik tek planımız, yeniden sahnelere dönebilmekten ibaret.

Aklınızda en çok yer etmiş sahne deneyiminiz hangisi oldu?

Öyle çok var ki. İlk aklıma geleni anlatayım: Ben piyanist olarak solist çaldığım Mozart gibi klasik konçertolardaki kadans bölümlerini sahnede doğaçlama olarak gerçekleştirmeyi severim. Çünkü eskiden böyle yapılıyormuş ve gerçek bir doğaçlamanın tadını önceden hazırlanmış bir kadansta bulamazsınız. Hem şef hem solist olarak yer aldığım bir konserde Mozart’ın bir konçertosunu çalıyordum. Kadans bölümünde son derece doğal, kulağa batmayan, yumuşak bir biçimde ana tonaliteden oldukça uzaklaştığımı fark ettim. Gittikçe de uzamaya başladı. La Majöre dönmem gerekiyorken ben Sol Bemol Majörlerde gezindiğimi hatırlıyorum. Neyse ki daha da fazla uzatmadan bir şekilde gerektiği gibi tonaliteye dönebildim ama ömrümden ömür gitti diyebilirim. 

Orkestranın sizce en haylaz ve en uslu enstrüman toplulukları hangileri?

Açıkçası zor bir soru. Elbette yaylı çalgılar geniş gruplar halinde hareket ettikleri için daha az özgürler. Üflemeli çalgılar bireysel marifetleriyle ön plana çıktıları için daha esprili olabiliyorlar. Bir de uyuyan eleman vardır, piyanistler. Bazen de benimdir o piyanist!.. 

Seyirci alkışları orkestranın disiplinini bazen bozuyor mu sizce? Yoksa tam aksine motive edici mi?


Akış bizim için çok değerlidir. Ömür boyu çalışıp, günlerce konsere hazırlanmanın karşılığıdır. Eğer yaptığımız müzik dinleyiciyle birlikte nefes alabilmişse, dinleyici de bize o akış içinde karşılık verir. Çok seyrek konsere giden veya ilk kez konser dinleyen bir dinleyici ile bazen sahnedeki enerji birbirini tutmayabilir; çok hafif ve huzurlu biten bir senfoninin ardından sert ve coşkulu bir alkış kopabilir veya çok yüksek enerjiyle biten bir eserin ardından sönük bir alkış alabilirsiniz. Fakat seyirci ile ortak bir akış içinde buluşmuşsak, en keyifli alkışı o zaman alırız. 

Aynı zamanda konser piyanistliği yapıyorsunuz. Şeflikle piyanistliğin birbirini desteklediği ve/veya çatıştığı noktalar nedir?

Bir enstrümanı öğrenirken, hata yaptığınızda bunu fark edebilirsiniz. Yanlış notaysa duyarsınız, yanlış bir el pozisyonundaysanız, doğru çalamayıp durup baştan alırsınız, gibi. Şeflikte ise karşınızda bir enstrüman yoktur, işini en iyi şekilde yapmak için bir araya gelmiş müzisyenler vardır. Bu noktada artık enstrüman öğrenirken karşılaşılan, yanlış nota çalmak, ritimden çıkmak, iyi çalamamak gibi kavramlar yoktur. Karşınızda zaten profesyonel müzisyenler vardır ve sanatçılarla birlikte çalışmak bambaşka bir disiplin, insan ilişkilerinde de sağlam olmayı gerektirir. Orkestra büyük bir oda müziği grubu gibidir, ekip işidir. Müziği istediğiniz kadar bilin, ekip ruhunuz ve yöneticilik deneyiminiz yoksa orkestrada aksaklıklar meydana gelir. Her enstrümanın kendine özgü bir dili, şivesi vardır. Her enstrüman, kendine özgü cümle kurma biçimi, renkleri, olanakları, olanakların sınırları gibi değişkenlerle müziği şekillendirir. Orkestra da bir enstrümandır ve kendi şivesi vardır. Piyanonunkinden de oldukça farklı olduğunu söyleyebiliriz. Piyano edebiyatı, insan bedeninin olanaklarına göre, parmakların konumuna göre şekillenirken, orkestra, birçok farklı enstrümanın olanaklarıyla kendi dilini oluşturur. Çocukluğumdan bu yana tüm enstrümanlara piyanoda eşlik yaparak farklı disiplinleri gözlemleme imkanım oldu. Daha öğrenciyken farkına vardım ki çalgı ekolleri (çalgının teknik gerekliliklerini bir yana bırakırsak) uç noktalarda değişkenlik gösteriyor; kemanın ak dediğine piyano kara diyor. Örneğin piyanonun icadından önce, Bach, dinamik paletinde son derece kısıtlı imkanlara sahip klavsen ve org için eserlerini yazıyordu. Buradan hareketle, genel geçer anlayış olarak, Bach’ın eserlerinin, piyano üzerinde son derece sıkıcı, düz ve klavsen benzeri kesik sesler çıkartarak yorumlanması gerektiği düşüncesi hakimdir. Ani yükselmeler, abartılı dinamikler kullanılmaz. Son derece dijital bir yaklaşımla ele alınır, olabildiğince sabit bir tempo içerisine sıkıştırılarak serbestliğe, yavaşlamalara, hızlanmalara çok da yer bırakılmaz. Fakat örneğin çellonun Bach yaklaşımı bunun tam tersidir; cümleleyerek, zamanı esneterek yorumlanır. Halbuki akademik gözlükleri çıkartıp Bach’a baktığımızda zengin bir renk paleti ve hararetli arayışlar görüyoruz. Öyle ki çelloyu modifiye ederek beşinci bir tek ekleyecek kadar sınırların ötesine taşan, orkestra yazısında pikolo trompet gibi parlak ve yoğun ses renklerine yer veren, Mattheus Passion’unda orkestraya ek olarak iki ayrı koro kullanan, piyano akorduna eşit düzen getirmek için matematiksel akort formülleri geliştiren bir besteci Bach. Böyle bir dehayı ortalama dinamik aralıklarına, dijital ve köşeli çalışlara mahkûm edemezsiniz. Orkestradaki her enstrümanın kendi tarihsel yolculuğundan artakalan böyle “tortular” var. Tüm bunları özümseyip, anlayıp, ayıklayıp, yerinde kullanıp, orkestranın ortak dilini oluşturmak zorundasınız. Benim piyanoya yaklaşımım ile orkestra yaklaşımım birbirlerini destekleyen, besleyen bir yapı içerisinde kol kola yürüyorlar.

Flütist Zeynep Keleşoğlu ile bir oda müziği grubunuz var: Duo Fidelis. Bu grubun
kuruluşu, hedefleri ve yakın dönem planlarından söz eder misiniz?

Biz Zeynep ile 25 yıldır birlikte müzik yapıyoruz. Daha enstrümanlarımızı yeni yeni öğrenmeye başladığımız zamanlarda bile Zeynep’in flütünden çıkan seslere doğaçlama yaparak eşlik ederdim. Sahnede de buna benzer samimi ve güzel bir enerji yakaladık. Gerek açıklamalı – anlatımlı sohbet tadında geçen dinletilerimiz, katıldığımız radyo programları, gerekse büyük konserlerdeki tematik program seçimlerimiz, çok sevildi ve dinleyici ile sıcak bir bağ kurduk. Günümüzden 2300 yıl önce bir mezar taşına yazılan, dünyanın en eski tamamlanmış müzik yazısı olan “Seikilos Yazıtı” üzerine yazmış olduğum “Seikilos Epitaph” başlıklı eserimi sıkça seslendiriyoruz. Bu eser, insanoğlunun müzik yolculuğuna dair en eski kalıntılar üzerinden günümüze bir köprü oluşturuyor ve Duo Fidelis’in müzikal yaklaşımının bir panoraması gibi olduğunu söyleyebiliriz: Belli bir dönemin müziğine sıkışmak yerine, ön barok dönemden bugün yazılan müziklere uzanan geniş bir repertuar oluşturmayı seçtik. Yakın dönem planlarımız arasında Seikilos’u daha çok seslendirmek ve dinleyiciye ulaştırmak olduğunu söyleyebilirim.

Gürer Aykal’dan aldığınız ve aklınızda hep yer etmiş öğütlerden birkaçını bizimle paylaşır mısınız? 

Gürer Hoca ile her konuşmamızda öğütler alırım. Hepsi de hayat kurtaran, başım sıkıştığında bana kutup yıldızı gibi yol gösteren öğütlerdir. Hocamız, tüm öğrencilerine “her notanın hesabını vereceksiniz” der. Bir müzik eseri, kapalı bir sistemdir ve bu sistemin her notasını, her noktasını, her virgülünü en ince ayrıntısına kadar bilmeniz gerekir ki o sistemin doğru şekilde çalışmasını sağlayabilesiniz. Bestecinin o sistem içinde kullandığı en küçük nokta bile bütüne hizmet eder. Bir eseri doğru yorumlayabilmek için bestecinin neyi ne amaçla yazdığını, bu sistemi çözümleyerek anlayabilirsiniz. Gürer Hoca, yorumu oluştururken her notaya karşı sorumlu olduğunu bana aşılamıştır. 

Orkestra ile seslendirilmesinden ayrı bir haz aldığınız eser veya besteci hangisi, neden?

Son 150 yılda felsefedeki romantik ve özgürlükçü devrimler, müziğe de yansıdı. Sanatın gökyüzüne uzanan bakış açısı, kendini insan odaklı, sanatçının duygu dünyasından beslenen bir biçime dönüştü. Bu da müziğin amorf halde kusursuz bir sistem olması idealinden uzaklaştırarak, müzisyenlerin ve müzik araçların teknik becerilerinin de müziğe dahil edilmesini mümkün kıldı.  Bunun yanı sıra enstrümanlar gelişti, orkestralar ve konser salonları büyüdü. Bestecilerin yeni ifade yöntemleri arayışları ile çeşitlilik oluştu. Tüm bunlar orkestra müziğini daha ergonomik hale getirdi. Bu yüzden hem enstrümanlara daha uygun hem de orkestral renklerin kullanımı bakımından zengin eserleri daha çok seviyorum. Örneğin Mahler, Ravel, Saygun, R.Strauss.

Mor ve Ötesi ile yaptığınız proje çok ses getirdi. Bu bir anlamda senfonik müziğin “halka” ulaşması olarak yorumlanmalı mı? Sizce klasik müzik halen “fildişi kulesinde” mi görülüyor Türkiye’de? 

Türkiye gibi çocuk toplumlar, algı dayatması ile şekillendiriliyor ve bu kontrolsüz yapıldığında çok tehlikeli yerlere gidebiliyor. Benim en çok verdiğim örnektir: Türkiye’de herkes gün boyu çay içer. Çay içmeyen bir insan olarak, tüm hayatım zorla ikram edilmeye çalışılan çayları reddetme çabasıyla geçiyor. Klasik müzik, yüzlerce yıldır, Osmanlı’dan bu yana toplumumuzun bir parçası olmasına rağmen, çay, 97 yıl öncesine kadar buralarda bilinmiyordu bile. Atatürk’ün girişimiyle başlatılan tohumlandırma seferberliği esnasında, çay tohumu dağıtmak için köyleri gezen görevliyi köylüler kovmaktan beter etmişlerdir. Şimdi hangisi fildişi kule: Avrupa müziğinin bu topraklardaki 300 yıllık gezintisi mi, modernleşme sürecinde yapılandırılan bir tarımsal girişim mi? Klasik müzik tüm fildişi kulesinde görülüyor ama artık bu kalıplar da kırıldı. Hiçbir türün, hiçbir sanat akımının milyonlarca seveni yok. Her şey bölünmüş durumda. Yüz yıl önce hayat daha yavaş aktığı ve dünya nüfusu 7 milyar kişi daha az olduğundan, tenkolojinin de henüz gelişiminin başlangıcında olmasını da göz önünde bulundurursak, daha az sayıda insan, daha az sayıda kalıplara uyum sağlıyordu. Çayın yaygınlaşıp sanatın ayrıksı görülmesi, sanatın, temel düzeyde yaşam şartlarını oturtup, kendine vakit ayırabilecek sosyal durumdaki kişilerin erişiminde olmasından kaynaklanıyor. Bu da sadece klasik müziği değil, tüm rafine sanat dallarını kapsar.

Mor ve Ötesi de rafine müzik yapan bir grup ve orkestra ile birleştiğinde çok keyifli bir sonuç ortaya çıktı. Bu, senfonik müziğin halka ulaşması anlamında bir adım olarak görülebilir ancak rafine grubun şahsına münhasır rafine dinleyicisi zaten senfonik tını dünyasına yabancı değiller. Senfoni orkestrası, koral benzeri vokaller ve enstrümantal açıdan Mor ve Ötesi’nin paletinde zaten bu renkler var. Benim düzenlemelerimin yanı sıra Türkiye’de ve uluslararası alanda büyük başarıları olan, senfonik müzik dünyamızın en önemli sanatçılarından, kompozitör Tunç Devrim Yoldaş tarafından yapılan düzenlemelerle, grubun müziğinin kendi içindeki bu renkleri ön plana çıkarmış olduk, ışıklandırdık, yeniden tasarladık, renklendirdik. Masis Aram Gözbek ve Magma Filarmoni Korosu ise bu proje için biçilmiş kaftan. Öyle uyumlandılar ki sanki Mor ve Ötesi’ni zaten hep bu şekilde dinlemiş gibi bir his ortaya çıkardı. Ama aynı zamanda da ilk kez böyle bir görkeme şahit olmanın verdiği çarpıcı şok etkisiyle de karşı karşıya kalıyorsunuz. Sonuç, muazzam.

Peki pandemide müzik açısından en çok neleri özlediniz?

Açıkçası müzikle ilgili hiçbir şeyi özlemedim. Bu süreci kendime vakit ayırmakla geçiriyorum. Stres dolu konser koşturmacalarından vakit bulamadığım çok şey vardı; kitap okumak, müzik eserlerini incelemek gibi. 

Türkiye’de ve dünyada yeterince kadın orkestra şefi olduğunu düşünüyor musunuz, neden?

Her meslekte olduğu gibi şeflikte de kadınların varlığı yeterli değil. Erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz ve bu çok çirkin. Şeflik özelinde, kadın sanatçıların az olması biraz daha anlaşılabilir bir durum çünkü bugün bildiğimiz anlamdaki şeflik mesleği zaten 19. yüzyılın başında, orkestralar büyümeye başladığında ortaya çıktı. Erkek hegemonyasının kırılmaya başlaması ise 20. yüzyılın ortalarına doğru gerçekleşti. Dolayısıyla bir takım algı kodlarının değişmesi ve mesleklerde kadınların yaygınlaşması için yeterli zaman henüz geçmiş değil. Ayrıca orkestra şefliğine yakıştırılan, orkestra önünde karizmatik duruşlu çılgın deha imajı, sinema ve televizyonun yaygınlaşması ile Soğuk Savaş döneminin kültür politikasının bir sonucu. Dolayısıyla yaklaşık yüz yıl öncesine kadar özenilecek bir yanı bile pek yoktu. Aslında şeflik biraz otomobil teknisyenliği gibi bir iş. Motorun her parçasından anlamayı gerektiren bir meslek. Bu da ilgi meselesi. Erkek çocuklar bu tür şeylere daha çok ilgi duyuyor ki bu da bünümüz dünyasının çarpık kalıpları ve oturmuş köhne düzenindeki yetiştirilme biçimleri yüzünden böyle.

20. yüzyılın büyük bestecilerinden Wilhelm Furtwängler, orkestra şefi Arturo Toscanini’nin yönettiği bir konseri beğenmeyip salonu terk etmiş. Peki siz orkestra yönetmenin zorluklarıyla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Duymamıştım bu hikayeyi ancak anlayabiliyorum. Müzikte yorum, çok çeşitlilik gösterir. Toscanini ile Furtwängler’in tarzları birbirinden çok farklı.  Muhtemelen tüm müzisyenler, kendininkinden çok farklı olan ve katılmadıkları yorumları dinlemekte zorlanırlar. Toscanini ile Ravel’in arası da benzer sebepten açılmış. 1929’da Bolero’nun Carnegie Hall’da gerçekleşen Amerika prömiyerinde Ravel, seyircinin yoğun alkışına ve Toscanini’nin çağrısına rağmen selama kalkmayı reddetmiş, gerekçe olarak da tempoyu çok hızlı bulduğunu dile getirmiş. Toscanini, gerçekten de hem hızlı bir yorum ortaya koymuş hem de eserin sonlarına doğru tempoyu daha da artırarak çaldırmış. Bestecinin sitemi üzerine de Ravel’e “senin tempon ile olmuyor” deyince de Ravel’in “sen de çaldırmazsın o zaman” demesi iki müzisyenin ömür boyu kırgın kalmalarına yol açmış. 

Kendiniz yorum katıyor musunuz? Sizin orkestra şefi olarak sizi farklı kılan tarzınız nedir? 

Elbette herkesin kendine özgü bir yorumu vardır. Yorum katmadan bir müzik eserini seslendiremezsiniz. Nota dediğimiz sembolik evren, tıpkı yazıda olduğu gibi oldukça kısıtlıdır ve müziği ifade etmeye yetmez. Bu noktada da icracının yorumu devreye girer. Ben, Einstein’dan bu yana bilimcilerin fende aradıkları “her şeyin teorisi”ni müzikte arıyorum. Yani disiplinler ötesi bir yorum arayışındayım. Çalgıların evrimleşirken kendilerine has geliştirdikleri stillerin, ekollerin ötesinde, bestecilerin özgün dilindeki ve müziğindeki anlayışları, renkleri, 20. yüzyılda yapay olarak oluşturulmuş sosyokültürel etmenleri damıtarak ortaya çıkartıyorum. Özellikle Dünya Savaşları sonrasında ulusal kimliklerin ön plana çıkmasıyla ve radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının evlere kadar girmesiyle “Fransız Ekolü, Alman Orkestrası, İtalyan Ekolü, Amerikan Orkestrası” gibi meta öykülerin dayatıldığı bir döneme girildi. Bu da sanatın saflığını kaybetmesine, çeşitli filtrelere takılarak dinleyiciye ulaşmasına neden oldu. Ben tüm bunlardan arınmış bir yorum anlayışı içerisindeyim. Yolculuğumu, müziği, hapsedildiği yazı ve sembol dünyasından kurtarıp, hiçbir meta öyküye bulaşmadan tamamlama çabasındayım. Bu da çoğu zaman hem piyanist olarak kendi alışkanlıklarıma, hem de orkestrada alışkın olduğumuz bazı temel alışkanlıklara ters düşebiliyor. 

Belleğinizde ölümsüz olan üç konserinizi sormak isterim.

Hocam Ayşegül Sarıca ile sahneyi paylaştığımız her konser benim için çok özeldir. Herhangi birini diğerinden ayırabileceğimi sanmıyorum. Bir de Paul Badura-Skoda ile çaldığımız Beethoven’ın 5. piyano konçertosunu unutamam. Muazzam bir deneyimdi benim için. Seyircilerin arasında Ayşegül Sarıca, Gürer Aykal, Ayla Erduran da vardı. Kendileri zaten fırsat buldukça konserlerimizi izlemeye gelirler. Son olarak da İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile 2019’un 19 Mayıs konserinde çaldığımız, Nazım’ın dizeleri üstüne bestelediğim Kuvayi Milliye Oratoryosu’nu sayabilirim. 


Türkiye’deki klasik müzik dinleyicilerini yurt dışıyla kıyaslar mısınız?

Bizim dinleyicimiz sıcak kanlı. Alkış konusunda uzun uzadıya alkışlamazlar ama. Yurt dışındaki seyirci çok daha fazla alkışlar.  Almanlar beğenmezlerse alkışlamaz denir ama beğenmedikleri pek görülmüş değildir.  İtalya’da yakın zamana kadar, özellikle operada olumlu veya olumsuz tezahürat duymanız mümkündü ama sanırım o kültür de yavaş yavaş yok olmaya başladı. Konser kültürüyle büyümüş, bir enstrümanı temel düzeyde çalabilen toplumlar, dinleyici bakımından da sanatçıya daha yakın olurlar. Köy Enstitüleri bu ve her bakımdan toplumun kalkınması için atılan büyük bir adımdı ve kapatılmasalardı, söyleşimizde böyle bir soru yer almayacaktı bile. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s