Avusturya’da eğitimini sürdüren genç soprano Ayşe Yakut Somer: “Dil bilmeyen ve söylediklerini içselleştiremeyen bir opera sanatçısı, ağzından çıkan kelimeleri anlayamayan bir tiyatro oyuncusu gibidir”

Fotoğraf:  Georg Hartl 

Avusturya lisesi mezunu genç soprano Ayşe Yakut Somer, müzik eğitimine önce Musikschule Brigittenau Vienna’da keman eğitimiyle başladı, ardından 2005-2010 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Keman sertifika programına katıldı. 2018-2012 yılları arasında İstanbul’daki Avusturya Sankt Georgs lisesinde eğitimini sürdürdükten sonra 2012-2019 yıllarında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde şan bölümünü birincilikle tamamladı. Kendisi halihazırda Avusturya’daki Anton Bruckner Privatuniversiat’ta şan alanında yüksek lisans eğitimini sürdürüyor.

Christian Koch, Ulf Baestlein, Carlo Colombara, Adrian Eröd, Ruxandra Donose gibi birçok seçkin müzisyenin ustalık sınıfında yer alan Somer, Amadeus on Stage, “Yaşamaya Dair” prömiyeri gibi birçok seçkin yapımda güzel sesiyle dinleyicileri kendisine hayran bıraktı. 2019 yılının Eylül ayında Vahit Tuna ile gerçekleştirdiği bir projede ise, Tuna’nın çizdiği resimlerin Somer’de yarattığı hisleri seslerle ifade ettikten sonra, Somer’in çıkardığı sesler bir Yapay Zeka tarafından yorumlandı, ve bu Yapay Zeka bunu bir beste haline dönüştürdü. “Sonra onun bestesini ben seslendirdim. Müthiş keyif aldığım bir proje süreci olmuştu” diyor genç soprano.

Dört nesil mühendislerin olduğu bir ailede büyümesine rağmen, müziğe olan tutkusuyla kendi kariyer yolunu özenle ve cesaretle çizen Somer de opera sanatçılarının sahnelenen oyundaki dili bilmesinin önemini şu cümleleriyle vurguluyor: “Dil bilmeyen ve söylediklerini içselleştiremeyen bir opera sanatçısının, ağzından çıkan kelimeleri anlayamayan bir tiyatro oyuncusundan farkı olduğunu düşünmüyorum.

Soprano, “başarı” kelimesinin oldukça öznel olduğunu düşünüyor ve “Birisi mütemadiyen ilerlemeye çaba gösteriyorsa, kendini ve etrafını elinden geldiği şekilde ve miktarda geliştirmeye çalışıyorsa, başarılıdır” diyor. Dolayısıyla, Somer’e göre, bir müzisyenin ille de somut bir adım atmış olması, toplum standartlarına uyması gerekmiyor ve bu duruş toplumun tüm kesimlerini de kapsıyor.

Gelecek planları arasında eğitimcilik olan Somer’in gerek ileride opera sanatçısı olmak isteyen çocuk ve gençlere önerilerini, gerekse kendi geçtiği kariyer sürecini ve yurtdışındaki eğilimleri, yaşam ve üretim koşullarını gözler önüne seren çok keyifli bir söyleşi sizleri bekliyor:

Merhaba Ayşe hanım. Öncelikle müthiş bir müzik serüveniniz var. Çok tebrik ederim. Sesinizin güzelliği ve müzik kulağınız çocuklukta nasıl fark edilmişti? Ailenizde müzisyen var mıydı?

Ailemde babamın kuzeni dışında başka müzisyen yok, hatta tam aksine dört nesil mühendislerin olduğu bir ailede büyüdüm.

Kulağımın ve sesimin iyi olduğu kademeli olarak keşfedildi diyebilirim. Esasen ben daha bebekken dedem ağlayışımı duyup “Bu kız şarkıcı olacak!” demiş. Kendisinin sesi çok güzeldir ve Türk Sanat Musikisi yorumlamayı sever. Yani anlayacağınız kulağı var ama daha bir yaşını doldurmamış bir bebeğin sesinden öyle bir şey anlaşılamayacağı için bizimkiler dedemin dediklerine tabii ki de kulak asmamış. Anaokul çağındayken nereye gidersek gidelim herkesi susturur şarkı söylerdim, elime enstrüman geçti mi duyduklarımı ve bildiklerimi çalmaya çalışırdım. Ayrıca o sıralar annem de amatör bir koroda şarkı söylüyordu ve provaları hep büyük bir ilgiyle dinliyordum. 

Arada keman eğitimine başlayıp Viyana’dan İstanbul’a dönene kadar kendi kendime şarkı söylemek dışında ses eğitimine hiç eğilmedim. Orta okulumdaki müzik öğretmenim Oktay Hoca, sesimin güzel olduğunu söylemiş, benim ilk defa kemanım olmadan, elimde mikrofonla sahneye çıkmamı sağlamıştı. O an, başka bir enstrümanla değil, sesimle var olmanın hazzını ilk kez tattım… ve bir daha vazgeçemedim.

Peki bunun üzerine nasıl bir eğitim sürecinden geçtiniz? 

Annemle babam ben 5 yaşındayken müziğe olan ilgim nedeniyle beni müzik ön eğitimine yolladılar. 7 yaşımda Viyana’daki bir müzik okulunda keman eğitimine başladım. İstanbul’a geldiğimizde MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuarı’nın yarı zamanlı keman bölümüne girmeye hak kazandım. Aynı dönemde Viyana’daki bir gençlik orkestrasına 2. keman olarak da davet edilmiştim. Çok iyi hatırlıyorum, çok ağlamıştım gidemiyorum diye. Ama sonunda hayırlısı oldu tabii… Sankt Georg Avusturya Lisesi 3. Sınıftayken konservatuvardaki yarı zamanlı eğitimimi başarıyla tamamladım. Kendi kendime çalmaya devam etsem de yavaş yavaş şarkı söylemeye olan ilgimin daha da arttığını fark ettim ve lise son sınıftayken (annem gibi mimar olmayı planlıyordum aslında) şan dersleri almaya başladım. Böylece yetenek sınavlarına girip MSGSÜ Opera Anasanat Dalı’na girmeye hak kazandım. Oradaki uzun soluklu 7 yıllık eğitimimden sonra ise 1 yıl boyunca kendim çalıştım. Geçtiğimiz sene yüksek lisans programı için, şu anda da yaşadığım Linz şehrinde, Anton Bruckner Üniversitesi sınavlarına girerek eğitim almaya hak kazandım. 

Türkçenizin yanı sıra Almanca, İngilizce, İtalyanca ve Fransızca biliyorsunuz. Bir opera sanatçısının çok dil bilmesi hangi açılardan önemlidir sizce? 

Fransızcam daha bebek seviyesinde diyelim, ama evet öğreniyorum. Son derece meraklıyım dile ve dil öğrenmeye. Çok büyük keyif veriyor. Tabii bu bir opera sanatçısı için şanslı bir özellik. Neticede biz birçok dilde parçaları yorumlamak ve teatral bir biçimde seyirciye hissettirmekle yükümlüyüz. Seyirci o dili bilmek zorunda değil, ama biz bilgimizle ve kelimelere yüklediğimiz duygular aracılığıyla ona bunu aktarabilmeliyiz. Bir tiyatro oyuncusunun ne dediğini bilmediğini düşünsenize. Sadece art arda dizilmiş bir harfler dizisini size aktarmaya çalıştığında bunun hiçbir anlamı kalır mıydı? Operada tabii ki melodinin getirdiği birtakım kolaylıklar var, fakat onun dışında dil bilmeyen ve söylediklerini içselleştiremeyen bir opera sanatçısının, ağzından çıkan kelimeleri anlayamayan bir tiyatro oyuncusundan farkı olduğunu düşünmüyorum.

Katıldığınız ustalık sınıflarının genelinden bakıldığında size neler kattı? 

Şan, çok öznel bir şey. Parmak izi gibi, herkesin bedeni, fiziksel yapısı, psikolojisi, algısı birbirinden farklı. O nedenle, isterseniz karşınızda dünyanın en iyi hocası, en iyi şancısı olsun, size bire bir kendi tekniğini uygulayamayacaktır. Çok benzer, neredeyse eşit duruma gelecek derecede benzetirsiniz evet, ama bire bir aynısı olmaz. Birçok ustalık sınıfına katılmak, bir sürü iyi şancının tekniğine, vücuduna, psikolojisine, hayat yoluna tanık olmak ve onların gözünden şanı, yorumculuğu, sanatçılığı, müzisyenliği izleyebilmek açısından çok faydalı oldu. Herkesten kendime bir şeyler katmaya, hayat yolumda çıkarımlar yapmaya çalıştım. Böylece taklit edip tek bir tekniği benimsemektense kendi özümü bulmaya ve benim vücudum için gerçekten doğru olana yaklaşmaya çalıştım. Yüzde yüz buldum demiyorum, çünkü bu, şarkı söylediğim sürece keşfetmeye devam edeceğim bir yolculuk. Ama özüme yaklaşmanın önemini ve hayatta aslında hiçbir alanda tek bir doğrunun olmadığını bu şekilde kavrayabildim diyebilirim.

Fotoğraf: Andreas Wenter

Yaşamaya Dair’in prömiyerinde yer aldınız. Bu projenin sizde bıraktığı izler neler oldu?

Benim için özel bir yeri var bu projenin. Hem ilk kez daha önce seslendirilmemiş bir parçayı hayata geçirmiş oldum, hem de bir dost kazandım. Eserin bestecisi canım arkadaşım M. Ege Yılmaz ile bu proje aracılığıyla tanıştık. Kendisi şu anda Ankara’da yüksek lisans yapıyor. Bir eserin bestecisiyle bire bir çalışarak onu hayata geçirmenin heyecanını tattım bu projede. Bir çocuk, bir bebek dünyaya getiriyorsunuz sanki. Her müzisyenin böyle bir deneyim yaşamasını temenni ederim.

Sahneye çıkacağınız dönemi nasıl geçirirsiniz? Nasıl bir çalışma temposu izler ve sesinizi nasıl korursunuz? 

Hazırlık sürecim, bir eseri söylemeye karar vermekle veya bir konser/prodüksiyonun kesinleşmesiyle başlıyor. O andan itibaren o eseri söylemek için kendimi psikolojik açıdan hazırlamaya, eser üzerinde düşünmeye başlıyorum. Müzikal çözümlemem kısa da sürse, uzun da sürse, vücuduma oturması için bir vakte ihtiyaç duyuyorum. Normalde her gün veya gün aşırı 2 – 3 saat çalışıyorum. Fakat kısa vadede hazır olması gereken bir şey ise kendimi çok sıkı bir programa alıp, günde en az 5-6 saatimi çalışmaya adıyorum. Bu çalışmanın fiziksel kısmı, yani aktif olarak şan yapma kısmı 3 saati aşmıyor, yoksa sesim ve vücudum çok yorulmuş olur. Arada sesimi de dinlendirdiğim günleri aksatmıyorum elbette. Yoga ve meditasyon hayatımın her anında bana eşlik ediyor, fakat özellikle temsil ve konserlere az vakit kalmışsa meditasyonlarımı arttırıyorum. Böylece ruhsal dinginliğimi korumaya çalışıyorum. Onun dışında sağlıklı bir yaşam stili benimsemeye özen gösteriyorum ve sahne öncesi yeme içme alışkanlıklarımı pek değiştirmiyorum. Bunun nedeni ise, vücudumun alışık olduğu sistemden çıkıp değişik ve alışık olmadığım tepkiler vermemesini sağlamak.

Peki sizce ses gelişebilen bir şey midir, yoksa doğuştan bir yetenek yeterli midir? 

Kesinlikle gelişen bir şeydir! Sadece yetenek bana sorarsanız hayatın hiçbir alanında yeterli değildir. Çok çalışma, çaba ve sıkça da bolca gözyaşı gerektirir. Emek gerektirir. Eğer böyle düşünmeseydim eğitimimin ikinci yılında vazgeçerdim operadan. Bir bilseniz bu kulaklar neler işitti… Ama ben her zaman yeteneğimin emekle ortaya çıkacağını biliyordum, ki nitekim öyle oldu. O nedenle kimseye ama kimseye “Senden olmaz!” denmemeli. On kat, yirmi kat çalışılır, ama olur. 

Kariyerinizde şu ana kadar geldiğiniz “zirve noktası” hangi başarınızdı Ayşe hanım? 

Kariyerimin zirve noktası olarak duygusal açıdan zirve saydığım bir anımı anlatmak isterim. Lisans eğitimimin son konseriydi, Kadıköy Yel Değirmeni Sahnesi’nde, Türk bestecileri konseri vermiştik. Orada Selman Ada’nın “Ali Baba ve Kırk Haramiler” operasından Nurcihan’ın aryasını seslendirmiştim. Neden oldu nasıl oldu bilmiyorum hala ama, o akşam o sahneye çıktığımda seyircilerle bir oldum. Söylediğim her saniye seyircilerin duygularını içimde hissettim. O duygulardan yola çıkarak da aryayı yorumladım. İnanın baştan sona kadar tüylerim diken dikendi. Şu anda bile düşündükçe kalbim hızlanıyor ve boğazım düğümleniyor. Tekrar o hissi tadacağımı bilerek yaşamak paha biçilemez!

Müzik tarihi içerisinde “keşke yaşasaydım” dediğiniz dönem hangisi? 

Muhtemelen Klasik’ten Romantik Dönem’e geçiş esnasında yaşamak isterdim. O geçiş sürecindeki yenilikçi fikirleri, besteleri ilk seslendiren sanatçılardan biri olsaydım fena olmazdı. Ama yaşadığımız dönemde de yeni yaklaşımları deneyebiliyor olmaktan büyük keyif alıyorum. Mesela 2019 yılının Eylül ayında Vahit Tuna ile çok enteresan bir proje gerçekleştirdik. Kısaca anlatmam gerekirse; Vahit’in çizdiği resimlerin bende yarattığı hisleri seslerle ifade ettikten sonra, benim çıkardığım sesler de bir Yapay Zeka tarafından yorumlandı, ve bu Yapay Zeka bunu bir beste haline dönüştürdü. Sonra onun bestesini ben seslendirdim. Müthiş keyif aldığım bir proje süreci olmuştu. 

“Amadeus on stage” projesinden de söz eder misiniz? 

İki ay oynayabildim bu projede maalesef, sonrasında Covid-19 geldi çattı, sonra da ben yurtdışına yerleştim. Dev bir kadro, hepsi birbirinden tatlı sanatçılar, teknisyenler, organizatörler, çalışanlar; prova sürecinde kocaman bir aile olduğumuzu hissettiğimiz bir proje oldu. Şimdi tekrar sahneleniyor, kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. 

Mozart’a dair sevginizi üç kelimeyle ifade etmeniz gerekirse, nasıl tanımlarsınız? 

Duru, eğitici, kapsamlı. Çok sevgi sözcükleri gibi duyulmasa da, Mozart yorumlarken beni en çok heyecanlandıran olgular bu üçü sanırım. Bestelerindeki duruluk, bir yorumcu olarak herhangi bir abartıya kaçmanızı engelleyerek sizi en doğru çizgide ilerletiyor. Kendinizle, hatalarınızla yüzleşmek durumunda kalıp onları aşmanız gerekiyor. Eğiticiliği de burada yatıyor zaten. Ayrıca bir şancı olarak edinmeniz gerekebilecek her beceriyi geliştirmenizi sağlayacak unsurları da kapsadığını düşünüyorum.

Peki size ilham kaynağı olmuş kadın opera sanatçıları kimler? 

Beni etkilemiş ve ilham kaynağı olmuş birçok opera sanatçısı var. Hepsini sayacak olsam bütün bir sayfa dolar, o nedenle başlıca birkaç isim vermek istiyorum. Eskilerden Renata Tebaldi, Elisabeth Schwarzkopf, Lucia Popp, Birgit Nilsson, Joan Sutherland, Maria Callas ve elbette Leyla Gencer bana büyük ilham kaynağı olmuş durumda. 

Yenileri dinlerken ise yine tek bir kişiyi değil, birçok kişiyi ele alıp, bana yol gösterici olan yönlerini kendime uyarlamaya çalışıyorum. Dönemsel olarak dinlediğim kişiler de değişiyor. Mesela geçen yıl Lisette Oropesa’yı çok yakından takip ederdim. Hatta karantina döneminde gerçekleştirdiği çevrimiçi bir ustalık sınıfına katılıp karşısında bir arya seslendirme şansına sahip oldum. Şu anda en çok takip ettiğim kişi Elsa Dreisig. Genç, cıvıl cıvıl, opera sanatçısı stereotipinden uzak, şahane bir yorumcu kendisi. 

Bir isim benim için öne çıkıyor ama. Ses eğitimine başladığımdan beri sürekli dinlediğim tek isim Mariella Devia’dır. 

Leyla Gencer’i Türkiye’de ve dünyada bu kadar önemli ve üstün kılan sizce hangi özellikleri ve erdemleriydi? 

Leyla Gencer, kültürü, azmi, hiç bitmeyen çalışkanlığı, kendini çok iyi tanıması ve bilmesi, dik duruşu, şahane oyunculuğu ve müzikalitesi sayesinde tüm dünyayı kendine hayran bırakmıştır.

Kendinizi sürekli geliştirmek için çabaladığınıza baktığımda hayli maliyetli bir eğitimden geçtiğinizi görüyorum. Eğitiminiz süresince herhangi bir burstan, kurumsal destekten yararlandınız mı?

Evet, lise hayatım boyunca Avusturya Lisesi’nin kendisinden, mezun olduktan sonra da Avusturya Liseliler Derneği’nden burs desteği aldım. Hatta liseme ve lise derneğinde çalışanlara buradan kocaman bir teşekkür etmek isterim. O destekler olmasaydı kendimi bu kadar geliştiremezdim sanıyorum. Şimdi ise Avusturya Hükümeti’nin eğitim bursundan yararlanıyorum.

Türk bestecilerin eserlerini seslendirir misiniz? Neler hissedersiniz? Onları müzikal olarak nasıl bulursunuz? 

Çok severim. Ne de olsa insanın anadilini yorumlaması özellikle duyguyu verme açısından daha kolay oluyor. Ama çocukluğumu Türkiye’de geçirmemiş olmamdan kaynaklı herhalde, müzikal açıdan da en zorlandığım eserler oluyor Türk bestecilerin eserleri. Hele bir de aksak ritimler girdi mi, eyvah… ama çözümlemesi ve oturtması da bir o kadar zevk veriyor bana!

Oda müziği gruplarında yer alıyor musunuz bu arada? Tercihiniz hangi yönde? 

Dönem dönem tabii ki oda müziği gruplarında yer aldığım oluyor, fakat sürekli varlığımı sürdürdüğüm bir grup yok. Büyük bir orkestra ile söylemenin keyfi ile oda müziği yapmanın keyfi bambaşka, karşılaştırmak istemem. 

Bir sopranoyu “başarılı” kılan sizce nedir? 

Başarı bence tehlikeli bir kelime. Bana göre başarı, bir örneğe veya birkaç tanıma sığdırılabilecek bir kavram değil. Bir soprano dünya sahnelerinde yer alıyorsa toplumun bakış açısından “başarılı” olarak adlandırılır. Diğer her kariyer yolu ise kolayca “başarısız” olarak adlandırılabilir. Bana kalırsa bu tanımı yapmak o kişi dışında kimseye düşmemeli. Birisi mütemadiyen ilerlemeye çaba gösteriyorsa, kendini ve etrafını elinden geldiği şekilde ve miktarda geliştirmeye çalışıyorsa, başarılıdır. İlle de somut bir adım atmış olmak, toplum standartlarına uymak zorunda değiliz, kimse değil. Bu düşüncem hayatın her alanı, her mesleği ve her yaş için geçerli. 

Yurtdışındaki opera trendlerini takip ediyor musunuz? Türkiye’den farklılıklar var mı sahnelenme, ses mühendisliği açılarından? 

Elbette takip ediyorum. Sahnelemelerde izlenimim, yurtdışında gittikçe daha sık eski sahnelemeler yerine çağdaş yaklaşımların olduğu ve politik mesajların önem kazandığı yönünde. Tabii ki klasik, efsaneleşmiş prodüksiyonlar da sürekli canlı tutuluyor. Türkiye’de de çok güzel işler yapılıyor. Yalnızca, o efsaneleşmiş prodüksiyonları biz de kendi sahnelerimizde izleyebilelim ve bizim bir prodüksiyonumuz bütün dünya sahnelerinde oynansın isterdim.

“Benim süper gücüm”… Bu cümleyi nasıl tanımlarsınız bir kadın soprano olarak? 

Benim süper gücüm kesinlikle inatçılığım. Ne kadar zorlanırsam zorlanayım, üzüleyim, yılayım, inadım sayesinde devam etme gücümü sürekli yeniden keşfediyorum.

Sizce insanın bir sesini güzel kılan nedir? 

Güzellik, güzel ses hiçbir standarda sokulamayacak terimler bana sorarsanız. Başarıyla ilgili söylediklerimi burada da tekrarlayabilirim esasen. Tamamen öznel, her bir bireyin kendi beğenisine göre şekillenen bir olgudur güzellik. Çoğunluk tarafından kabul edilmiş güzelliğin ötesinde, bir insan sesine sevgisini, üzüntülerini, mutluluklarını, hazlarını dürüst bir şekilde katıyorsa – ki bu hiç de kolay bir şey değil!- o zaman ondan çıkan sesin güzel olmaması gibi bir şey mümkün değildir. 

Türk müzisyenlerin yurtdışında opera sahnelerinde kendilerine yer bulmaları kolay mı sizce? Siz nasıl zorluklarla karşılaştınız? 

Hangi milletten olursa olsun, şu aralar herhangi bir genç sanatçının kendisine yer bulması zor. Herkes yetenekli, herkes çalışkan. Bir şekilde sivrilmek gerekiyor. Benim karşılaşmadığım tek zorluk dil bariyeri oldu, onun dışında herkesle aynı zorlukları yaşadığımı düşünüyorum.

Şan eğitimi pedagojik olarak kaç yaşında başlatılmalı sizce? Bazı ekollere göre erken başlatılması çocuğun ses tellerine zarar verebiliyor, ama geç başlatılınca da gerekli eğitimden geri kalınıyor. Bu konudaki duruşunuz, önerileriniz nedir?

Ben pedagojik formasyon eğitimi almadım, o yüzden bu soruyu tamamıyla kişisel görüşüm açısından ele almak istiyorum.

Bana kalırsa bir çocuk, daha bebek yaşta müzikle tanıştırılmalı. Çok küçük yaşta başlanabilecek enstrümanlarla bu tanışıklık devam ettirilmeli. Eğer çocuğun şarkı söylemeye karşı özel bir ilgisi oluşursa, ufak ufak şan dersleri vermenin bir zararı olacağını düşünmüyorum. Ses daha gelişim evresindeyken bile vücut-ses bağlantısının zorlamadan ve eğlenceli bir şekilde çocuğa öğretilebileceği kanısındayım. Böylece eğer ileride profesyonel olarak bu işi yapmak isterse bırakın 1-0’ı, 5-0 önde başlamış olur kariyerine. Ama “zorlamadan” ve “eğlenceli” kelimelerinin gerçekten altını çizmek istiyorum. 

Bu röportajın ardından size öykünen çocuk müzisyenlere, kendi geçtiğiniz süreci göz önüne alarak, üç tavsiye vermeniz gerekse neler söylerdiniz? 

İlk tavsiyem tabii ki de çok çalışmak olur. Onun ötesinde bir müzisyenin psikolojisini sağlamlaştırması gerekir. O nedenle bol bol kişisel gelişim uygulamaları yapmalarını öneririm. Üçüncü tavsiyem ise başkalarıyla değil, daima kendileriyle yarışmaları yönünde olur.

Peki kariyeriniz açısından “keşke”leriniz var mı? 

Şu an bulunduğum yerde olmamı sağlayacak birçok gelişme oldu. Bunların bazıları beni üzdü, bazıları beni kırdı… Ama hepsi beni güçlendirip belli bir yönde ilerlememi sağladı. O nedenle o sırada büyük resmi göremediğim için üzüldüğüm şeyler olsa da, keşke demiş olsam da, zamanla hepsinin bir nedeni olduğunu kavradım. Şimdiye kadarki bütün “keşke”lerim “iyi ki”lerle yer değiştirmiş durumda kısacası.

Geleceğe dair planlarınız, hayalleriniz neler peki Ayşe hanım? İleride öğrenci yetiştirmek gibi projeleriniz var mı? 

Öncelikle birkaç yıl sahnede olmak istiyorum. Dünyanın birçok sahnesinde söyleme hayalim var. Zamanı gelince ise kesinlikle eğitimciliğe soyunacağım. Daha önce küçük çocuklara ders vermişliğim var. Onun dışında geçen sene de mezunu olduğum MSGSÜ’de Opera bölümü öğrencilerine Almanca Diksiyon dersi verdim. Ailemde büyükbabam, dedem, annem ve babam dahil olmak üzere bir sürü üniversite hocası varken, eğitimciliğe eğilmemek gibi bir durum söz konusu olamaz. Ayrıca ders vermekten de çok büyük keyif alıyorum.

Bu çok keyifli söyleşi için sonsuz teşekkürler. Başarılarınızı gururla takip etmeye devam edeceğiz. 

Ayşe Yakut Somer’in YouTube linki: http://www.youtube.com/ayseyakutsomer

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s