Salzburg’da anlatımlı Mozart resital konsepti için gün sayan piyanist Birce Polat: “Piyanonun başına geçtiğimde özgürce uçan bir kuş imgesi doğuyor”

Değerli piyanist Gülsin Onay’ın “Birce harika bir piyanist ve müzisyen” dediği kadar yetenekli ve başarılı bir genç piyanist Birce Polat. Piyanosunun başına geçtiğinde zihninde beliren temel imge, “özgürce uçan bir kuş”. “Kuş, kanatlarını çırpmak için az bir efor sarf eder ve doğal bir salınımla kendini rüzgara bırakır ya… Öyle bir his… Rüzgar da çaldığım müzik oluyor. Hızı, kuvveti, ferahlığı ya da durgunluğu, ağırlığı, hepsini müziğin fiziksel ve ruhsal gücüne benzetiyorum. Rüzgarla kuşun uyumu esastır” diyen Birce, geçtiğimiz günlerde kendisi gibi değerli bir meslektaşı olan Boğatay Köprülü ile muhteşem nikah fotoğrafları ile bir kez daha o güzel parıltısını hepimize saçtı. Kendisi, çok derinlikli ve başarılı bir eğitim sürecinden geçerek bugünlere ulaştı ve müzik dünyasının haklı övgülerini kazandı.

1989 doğumlu olan Birce, beş yaşında piyano ile tanıştı. Doç. İlke Dolkun’un İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yarı Zamanlı Piyano Sınıfı, piyanist Gülnare Sekinskaya ile özel çalışmaları ve Üsküdar Amerikan Lisesi eğitimini takiben Almanya Lübeck Müzik Akademisi (Musikhochschule Lübeck) sınavlarını en yüksek notla kazanarak, David Meier ve Prof. Konstanze Eickhorst’un sınıflarından piyano lisans diploması aldı, yüksek başarı ödülü ile dört yıllık eğitimini tamamladı. Prof. Eickhorst, onu tanımlarken “derin müzik anlayışı ve herkese ilham veren kişiliği”ne vurgu yapıyor.

Enstrüman çalışmasında flow (akış) deneyiminin kişilikler arası farklılıkları adlı uluslararası bir yayını ve basılı kitabı bulunan, repertuarını “hayatın mevsimlerine ve dönemlerine” göre şekillendiren Birce Polat, piyano tekniği metotlarıyla tanınan dünyaca ünlü pedagog Prof. Karl-Heinz Kaemmerling‘in sağlığında gerçekleştirdiği son ustalık sınıflarında aktif olarak yer almıştır. 

Türkiye’ye döndükten sonra İTÜ bünyesinde lisanstan doktora eğitimine kabul edilen piyanist, Devlet Sanatçısı Piyanist Gülsin Onay (Gümüşlük Festival Akademisi), Prof. Gülnara Aziz (Bilkent Üniversitesi) ve Prof. Vassilia Efstathiadou (HMTM Hannover) danışmanlığında ustalık sınıflarında, özel atölyelerde ve konserlerde yer almaktadır. 2020 yılında İstanbul Moda’da All Saints Kilisesi’nde ve Ankara’da Mozarthaus’ta olmak üzere farklı konu ve odakları kapsayan anlatım konseptli konser serisine başladı. 2020/2021 sezonu boyunca Viyana merkezli BYOM (Be Your Own Manager) Academy’de eski Konzerthaus Wien sanat direktörü Bernhard Kerres’in online asistanlığını sürdürdü.

2021/2022 sezonu için öngörülen Stiftung Mozarteum Salzburg Dialogues Festival kapsamında anlatımlı Mozart resital konseptini uluslararası dinleyiciye sunma imkanı elde etmiştir. Kendini bir Rönesans İnsanı olarak yani multidisiplineryetiştirmeyi amaçlayan Birce Polat, akademik yaşamını bir yandan MEF Üniversitesi bünyesinde Uluslararası Strateji Çalışmaları çatısı altında sürdürüyor. Bilgi ve birikimini özel öğrencileri ile paylaşmayı misyon edinen piyanist, İstanbul Feneryolu’ndaki stüdyosunda sanatsal projelerine devam ediyor.

Güncel konser duyuruları için www.bircepolat.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Şimdi de Mozart’ın tüm piyano sonatlarını kaydetmeyi hedefleyen, gelecek sezon için öngörülen Stiftung Mozarteum “Salzburg Dialogues Festival” kapsamında anlatımlı Mozart resital konseptini Salzburg’da uluslararası bir dinleyici topluluğuna sunmak için içi içine sığmayan mütevazi ve pırıl pırıl gencimizi tanımak için aşağıdaki sıcacık, keyifli söyleşiyi okumaya davet ediyorum sizi:

Müziğe olan ilginiz nasıl fark edildi ve bunun üzerine nasıl bir eğitim inşa ettiniz?

Müziğe olan ilgim, aile büyükleri ile gittiğim bir Klasik Türk Müziği konserinde fark edilmiş. İki saatlik konseri gözlerimi kapamadan, can kulağı ile dinlemişim. Henüz 3 yaşındaymışım. Bunun yanı sıra duyduğum müziklere kayıtsız kalamazmışım. Ritim tutarak, dans ederek eşlik etmek istermişim.

Babamın yönlendirmeleri ile ben dört yaşımda iken öncelikle eve piyano alındı ve beş yaşımda özel derslere başladım. Daha sonra hocamın da teşvikleri ile yedi yaşımda İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın sınavlarına girdim. O dönem sınava beş yüz kişi girmişti. Beş kişi seçildik. Piyano serüvenim böylelikle başlamış oldu. Babamın vizyonu ve öngörü yeteneği, annemin kesintisiz desteği ve yanımda hissettiğim manevi gücü, sevgisi olmasa bu işe devam edemezdim herhalde. Çocuk yaşta ebeveynlerin rolü çok büyük. Konservatuvarda piyano sınavlarında çoğunlukla tam not alırdım. Sınava girmek benim için çok büyük bir eğlenceydi. O dakikaları sadece keyifle müzik yaparak geçirdiğimi hatırlıyorum. Yetenektir, kulaktır, hepsinin katkısı çok, ancak sınav ve konser başarısının anahtarı kanımca disiplindir. Çocukluğumda özellikle okula gitmediğim yaz aylarında günde 6 ila 8 saat çalıştığımı bilirim. 

Feneryolu’ndaki kışlık evde bir akustik duvar piyanosu, Cunda Adası’ndaki yazlık evimizde de bir dijital piyano beni beklerdi. Konservatuvara tam zamanlı olarak yönlendirilmediğim için aileme ve hocalarıma müteşekkirim. Yarı Zamanlı olmak çok özel bir durum. Konservatuvara paralel olarak Üsküdar Amerikan Lisesi eğitimimi tamamladım. Bu ikili yol beni ben yapan, beni her alanda tamamlayan ve çok çeşitli donanım seviyelerine taşıyan hibrit, eşi benzeri olmayan bir modeldi. Yabancı dillere hakimiyet ve genel kültür anlamında yetkinlik beni yurtdışına taşıyan en önemli donelerdendir. Yarı Zamanlı bölümde Orta Devre’yi ve lise eğitimimi bitirdikten sonra alanında tek isim Prof. Vassilia Efstathiadou ile özel çalışmalarım sonucunda Almanya’da Musikhochschule Lübeck’te okumaya hak kazandım. Müziğin derinliklerine, piyano çalma sanatının inceliklerine doğru açtığım yelken, rüzgarını tam bu noktada aldı ve o gün bu gündür son sürat seyrediyoruz. Yurtdışında özellikle Almanya ve Avusturya’da eğitim görmek isteyen genç piyanistler, çalışmak istedikleri hocaların ustalık sınıflarını, yer aldıkları yaz akademilerini takip etmeliler. Bu tanışıklıklar sonucu güzel birliktelikler doğuyor, yol haritaları oluşuyor.

Piyanonuzun başına geçtiğinizde neler hissediyorsunuz? 

Piyanomun başına geçtiğimde zihnimde canlanan tek bir imaj var. Bu, kanatlarını sonuna kadar açmış, özgürce uçan bir kuş. Kuş, kanatlarını çırpmak için az bir efor sarf eder ve doğal bir salınımla kendini rüzgara bırakır ya… Öyle bir his… Rüzgar da çaldığım müzik oluyor. Hızı, kuvveti, ferahlığı ya da durgunluğu, ağırlığı, hepsini müziğin fiziksel ve ruhsal gücüne benzetiyorum. Rüzgarla kuşun uyumu esastır. 

Enstrüman çalımında akış deneyiminin kişilikler arası farklılıklar konusunda çalıştınız. Bu konudaki teorinizi bize basitleştirilmiş bir şekilde aktarır mısınız? 

Akış, bir etkinliği gerçekleştiren kişinin enerjik bir şekilde odaklandığını, tamamen dahil olduğunu ve etkinlik süresince keyif aldığını hissederek kendini tamamen etkinliğe verdiği zamanki zihinsel durumdur. Özünde akış, kişinin yapıyor olduğu şeye tamamen dikkatini vermesi ile karakterize olur. Binlerce yıldır başka biçimlerde, özellikle doğu dinlerinde var olmasına rağmen Mihaly Csikszentmihalyi tarafından isimlendirilendirilmiştir.

Csikszentmihalyi’ye göre, akış tamamen bir noktada toplanmış motivasyondur. Kararlı bir biçimde kendini vermedir ve duyguları, uygulama ve öğrenmenin hizmetinde kullanmada en üst düzey bir deneyimi temsil etmektedir. Akışta duygular, yalnızca göreve eşlik etmezler, görevle bir bütün halindedirler. Akışın özü, bir görevi gerçekleştiriyorken kendiliğinden bir sevinç hissi, hatta kendinden geçme hissetmektir.  

Lübeck’te bitirme tezi konum olarak ben de müzisyenlerde akış yani flow deneyimini araştırmıştım. Doğaçlama yapan müzisyenlerde daha fazla rastlanır bir durumdu. Notaya çok fazla bağlı kalmak akışı bozuyordu. Jazz türünde eser ortaya koyan müzisyenlerde daha sık rastlanıyordu. Bir başka ilginç sonuç da ilerleyen yaşla beraber flow deneyimi oranının artıyor olmasıydı. Sizce de yaptığımız her işte flow hedefimiz olmalı mı? 

Piyano tekniği metotlarıyla tanınan dünyaca ünlü pedagog Prof. Karl-Heinz Kaemmerling’in sağlığında gerçekleştirdiği son ustalık sınıfına katılmıştınız. Kendisinin aklınızdan çıkmayan birkaç öğüdünü veya size öğrettiği tekniği paylaşabilir misiniz? 

Prof. Karl-Heinz Kämmerling bugüne kadar Alice Sara Ott, Igor Levit gibi müzisyenleri yetiştiren dahi bir pedagog. Bana enstrümanımın mekanik bir yapısı olduğunu ilk farkettiren hoca o olmuştu. Tuşlara sonuna kadar basmanın ne demek olduğunu, parmağın her hareketinin ve dokunuşunun sesi ne kadar etkilediğini ondan öğrendim. Kämmerling, saatlerce süren denemelerimiz sonunda beni, piyanonun başında oturan, seslerle istediği gibi oynayan bir sihirbaz olduğuma ikna ederdi. Ben ne istersem o olacaktı. Gür ses nasıl elde edilir, zor bir pasajı çözmenin reçeteleri… İlaçlar ondaydı. Çözülemeyecek bir sorun yoktu. Kulaklarımı açıp her saniye kendimi dinlemeden müzik yapamayacağımı anlamıştım. Her an müzikle, besteciyle ve piyanoyla olmalıydım, anda kalmalıydım. Böylelikle kendini dinlemeden çalan piyanistleri ayırt etmeye başladım. Parmakların spora dönüşmeden nasıl serbestçe müzik yapabildiklerini kavradım. Şüphesizdir ki müzikal eserler, iyi bir teknik olmadan icra edilemezdi. Kämmerling ve ekolü, teknik bilgiyi müziğin hizmetine sunuyordu. Müzikte özgürleşmenin önkoşulu olan iyi bir teknik temelin üzerine, asıl amacımız olan tuşlarda şarkı söylemek oturuyordu. 

Repertuarınızın olmazsa olmaz bestecisi ve bestesi hangisi peki? 

Hayatın mevsimlerine ve dönemlerine göre değişiyor. Son birkaç senedir Mozart’la çok özel bir ilişki geliştirdim. Mozart’ı iyi icra edebilmek adına Chopin bana mutfakta yardım ediyor. Chopin Etüdler’imi ve ona bağlı egzersizlerimi yaptığım takdirde Mozart’ın onaltılık notaları, pasajları şahlanmaya başlıyorlar. Daha erken dönemlerime Mendelssohn’un virtüöz yaklaşımları tekniğim açısından vazgeçilmezdi. Coğrafyamıza dair Saygun’suz bir program düşünemiyorum. Coğrafyayı biraz da esnetirsek ve kuzeye çıkarsak da Shostakovich’le geçirdiğim dakikalar paha biçilmez bir hal alıyor… 

Şu ana dek çok özel konser mekanlarında sahne aldınız. İçlerinden, atmosferi, akustiği, mimarisiyle aklınızdan çıkmayan hangisi oldu? 

2006 ve 2007 senelerinde Salzburg Mozarteum Yaz Akademisi’nde ustalık sınıfı çalışmalarına katılmıştım. O güne dek Mozarteum Wiener Saal (Viyana Salonu) hayallerimi süslerdi. Akademi kapanış resitalimde o salonda çalma imkanı elde ettim. Aklımdan çıkmayan, tekrar çalmak istediğim bir yer orası olabilir. Kuzeyli karanlığı ve mistik ışığı ile Lübeck salonları da, bir Hamburg’lu olan Brahms çalmak için birebirdir. Bazı besteciler sevdikleri coğrafyalarda daha iyi tınlarlar.

Ankara Mozarthaus da unutamadığım mekanlardan…

Son dönemde Türkiye’de ve dünyada anlatım konseptli konser serileri yaygınlaşmaya başladı. Bu akım sizce izleyicide nasıl bir eksikliği ve ihtiyacı doyuruyor?

Dinleyici, icracı ile bir diyalog kurmak ister. Bu elbette müzik yoluyla gerçekleşebilir. Bir diğer alternatif ise icracının konuşmasıdır. Anlatımlı konserlerim sonrası dinleyicilerimden duyduklarım bunu doğrular nitelikte: Müzisyenin sahnedeki ulaşılmaz, dokunulmaz ve kutsal duruşu, sen konuşmaya, anlatmaya başladığında adeta buzları eritirmiş gibi çözülüyor. Seni kendimize yakın hissediyoruz. Müzikle aramızda var olan ya da oluşmaya başlamış olan boşluk ya da uçurum sen anlattıkça yok oluyor. Dinlediğimiz bestecileri anlamaya başlıyoruz. Müzisyenlerin günümüzde değişik, alışıla gelmemiş, farklı konseptleri denemesi gerektiğini düşünüyorum. 

Kendinizi neden bir Rönesans İnsanı olarak tanımlıyorsunuz?

En iyi tanıdığımız Rönesans İnsanı aslında Leonardo da Vinci’dir. Leonardo’nun biyografilerini okuduğunuzda o bir filozof, hezarfen, astronom, mimar, mühendis, mucit, matematikçi, anatomist, müzisyen, heykeltıraş, botanist, jeolog, kartograf, yazar ve ressam olarak tarihe ismini yazdırmıştır. Yaşadığımız yüzyılda herkesin tek bir disipline odaklandığı ve mükemmele oynadığı dünyamızda bu yaklaşım elbette bizlere çok uzak duruyor. Ancak kanımca müzik öyle bir alan ki, her şeyden besleniyor, her şeyi kapsıyor. Bir müzisyenin de bir arı gibi hayatın tüm renklerinden, tüm çiçeklerinden yararlanıyor olması müziğini daha yaratıcı kılıyor. Ben anlatımlı resitallerimde ilgiyi işte tam bu noktada odaklamak istiyorum. Müziğin icrasının ve dinleyici tarafından anlamlanmasının yanı sıra, yoğun araştırmalar sonucu oluşturduğum anlatımlarımla bestecinin sosyolojik açıdan alımlanması ve psikolojik çözümlemelerine değinmeyi çok yararlı buluyorum.

Peki müzik tarihinde en çok yaşamayı arzu ettiğiniz dönem hangisiydi? 

Onlar benim dönemimde yaşasalardı daha çok heyecanlanırdım. Yine tempolar, vurgular aynı olur muydu? Benim müzikal yorumlarıma nasıl tepki verirlerdi acaba… 

Yine de soruya cevap vermek isterim. 20. yüzyılın başlarındaki Viyana kültürünü çok merak ederim. Tam yüzyıl dönümü zamanları. Tramvayla zaman yolculuğu yapıp, bir iki durakta inip gezmek isterdim. 

En çok ilham aldığınız piyanistleri öğrenmek isterim.

Aslında zamanımı diğer piyanistleri dinleyerek geçirmem çoğunlukla. Sviatoslav Richter’e hayranlık beslediğim bir dönemim olmuştu. Onun dışında entelektüel yaklaşımı ile Helene Grimaud beni etkileyen bir kadın piyanist olmuştur. Richter’in hocası Heinrich Neuhaus’un “The Art of Piano Playing” her genç piyanistin başucu kitabı olmalıdır. 

Eğitim hayatınız boyunca herhangi bir kurumsal destekten yararlandınız mı? 

11 yaşımda Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın desteği ile NTV’de canlı yayında bir Mozart resitali gerçekleştirmiştim. 1996-2007 yılları arasında Yarı Zamanlı olarak devam ettiğim İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı köklü bir devlet kurumu olarak bana müzik hayatım için gerekli olan ilk donanımı sağladı. 2008 yılında Almanya’nın devlet destekli kurumlarından Musikhochschule Lübeck, piyano lisans eğitimi giriş sınavında yalnız beş kişi kabul etti. Onlardan biri de bendim. Dört yıl boyunca en güzel kampüs, en iyi enstrümanlar ve dünya çapında ünlü duayen profesörlerle dört dörtlük bir eğitim hayatım oldu. 

Kariyerinizde en başa dönseniz değiştirmek istediğiniz “keşke”niz hangisi? 

Dürüst olmak gerekirse hayat prensiplerimden biri de “keşke”siz yaşamak. Yani, olmuş olan ve şu an olan her şey bence bir amaca hizmet ediyor. Pişman olmak çok kişisel ve ego içerikli bir duruş. Halbuki hayatımız ve akışı o kadar da bize bağlı değil her zaman. O nedenle büyük bir düzenin ve akışın bir oyuncusu olarak tüm hayat olması gerektiği gibi gelmiştir bugüne diye düşünürüm. Güvenmeye çalışırım geçmişime. Ama yine de sorunuzu yanıtlama arzusu içinde yanıp tutuşuyorum… İlk kuyruklu piyanomla 18 yaşımdayken tanıştım. Keşke daha erken, daha küçükken de o tınıyı, o hissi bilseymişim. Fiziksel konstrüksiyon ve teknik işleyiş anlamında bir duvar piyanosu ve bir kuyruklu piyanonun piyanist için olağanüstü farkları var. Müziği bir hayat tarzı, bir meslek olarak benimseyen her piyanist enstrümanının inceliklerini ve özelliklerini çok iyi tanımalı. Küçük öğrencilerimle her ders mutlaka piyanonun içini açarız. Çekiçler nasıl çalışıyor, ses, tellerin üzerinde nasıl oluşuyor, bunları inceleriz. Bu bilgiler çok değerli, çünkü ne kadar erken oturursa stil bilgisi, tuşe de o kadar olgunlaşmaya müsait oluyor. Her besteci ve dönem için ayrı teknik basış gerekiyor ve bu ancak iyi ve doğru bir enstrümanla çalıştığınız takdirde mümkün.

Çalmayı çok istediğiniz, imrendiğiniz başka bir enstrüman var mı?  

Piyano dışında gönülden bağlandığım başka bir enstrüman sesi olmadı. Ama söylemeden geçemeyeceğim: Almanya’da lisans yıllarımda özel şan dersi zorunlu müfredata dahildi. Böylelikle kendi sesimi keşfetmiş oldum ve soprano olduğunu öğrendiğim sesime hayran kaldım. Belki piyano dışında seçim şansım olsa şanı seçebilirdim. Zaten piyanoda melodiyi çalarken hedefimiz her daim insan sesine yaklaşmak oluyor. Melodiyi önce şarkı gibi kendi sesimle söylerim. Sonra çaldığım ele olabildiğince bağlı (legato) bir şekilde yerleştirmeye çalışırım. Bir melodiyi kesintisiz, tek bir nefeste çalabilmenin bir başka tekniği de ona söz yazmaktır. Yani aslında piyanoyu tuşenizle konuşturduğunuz zaman dinleyici de kendine hitap edildiğini hissediyor. O zaman müthiş bir bağ oluşturmuş oluyorsunuz müzik ve dinleyen arasında… 

Yakın dönem projeleriniz nelerdir peki Birce hanım? 

Yakın dönemde gerçekleştirmeyi planladığım en büyük projem Mozart’ın tüm piyano sonatlarını kaydetmek. Beş saatlik bu program beni şimdiden çok heyecanlandırıyor. Bunun yanı sıra gelecek sezon için öngörülen Stiftung Mozarteum “Salzburg Dialogues Festival” kapsamında anlatımlı Mozart resital konseptim kabul edildi. Sanat direktörleri ile görüşmelerimiz devam ediyor. Bu konsepti Salzburg’da uluslararası dinleyiciye sunmak beraberinde başka kapılar da açacaktır diye umuyorum. 

Menekşe Hanım, bu keyifli röportaj için çok teşekkür ederim. 

Asıl ben çok teşekkür ederim. O kadar çok bilgi ve umutla doldum ki sizi dinlerken… İyi ki varsınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s