23 yaşında korosunu dünya şampiyonu yapan Masis Aram Gözbek: Ödüllere ve Birinciliklere Doymayan Bir Koro Şefi

Bu röportaj, Andante’nin Ağustos 2021 sayısı için hazırlanmıştır.

Genç koro şefi Masis Aram Gözbek, kuruculuğunu yaptığı çeşitli korolarla son 10 yıldır dünyadaki belli başlı koro yarışmalarına, festivallerine davet ediliyor, koristlerini prestijli sahnelerde farklı kültürlerden gelen dinleyicilerle buluşturuyor. Gözbek, ülkemizin ve onun zengin kültürünün, ünü artık sınırlarımızı aşan, mükemmel bir tanıtım elçisi. Sahnede korolarına söylettiği Anadolu ezgileri gün geliyor dünya korolarının da repertuvarına giriyor. Türkiye’de ‘koro müziği’ denildiğinde akla ilk gelen şeflerden biri olan Masis Aram Gözbek ile Menekşe Tokyay görüştü.

33 yaşındaki İstanbul doğumlu Masis Aram Gözbek, Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümünden mezun olmak yerine her şeyi yarıda bırakarak hayallerinin, içindeki tutkunun izinden gitmeyi tercih etmiş bir müzisyen. 2008 yılında ani bir kararla Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Kompozisyon Bölümüne başlayan ve ertesi yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Devlet Konservatuvarı Kompozisyon ve Orkestra Şefliği Bölümünü kazanan Gözbek için hayatındaki en önemli kırılma noktalarından biri, bu radikal vazgeçiş ve bu tutkulu yöneliş oldu. Ne de olsa hayat, aldığımız kararların toplamıdır.

Ve ardından hepimizin müzikseverler olarak yakından takip ettiği, yüzümüzü güldüren, kalbimizi umutla dolduran, içimizi ısıtan başarılar, performanslar, zaman zaman müziğin büyük gücüyle gösterilen itirazlar ve meydan okumalar ve hepsinin ötesinde samimi, dostluk dolu ve kararlı bir başarı hikâyesi geldi.

Masis artık, Boğaziçi Caz Korosu’yla iki dünya şampiyonluğu dâhil birçok ödül kazanmış olan, ABD’den Almanya’ya, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çin, Fransa, Hollanda, İtalya, İsveç, İsviçre, Letonya, Macaristan, Makedonya, Sırbistan ve Slovenya’ya dek birçok ülkede yarışma, festival ve ustalık sınıflarına katılmış, önemli festivallere jüri üyesi olarak davet edilmiş bir şef ve müzik dünyasının lider gençlerinden biri.

Dekoor Close Harmony ve İsviçre Gençlik Korosu gibi dünyaca ünlü korolarla atölye ve konserler gerçekleştiren Gözbek, korolarla yurt içi ve yurt dışında kazandığı birçok ödülün yanı sıra 35. Varna Uluslararası Koro Yarışmasında Genç Şef Özel Ödülü, 19. TOYP (Ten Outstanding Young Persons) Türkiye’nin En Başarılı Genci Ödülü, Yıldız Teknik Üniversitesi Rektörlük Özel Ödülü ve 4. Kristal Ağaç Ödüllerinde Yılın Girişimcisi gibi ödüllerin de sahibi oldu. Dünya Koro Festivali ve Avrupa Genç Müzisyenler Festivaline Türkiye’den ilk jüri üyesi, Avrupa Gençlik Koroları Festivaline konuk şef ve International May Choir Competition Varna’ya jüri üyesi olarak davet edildi.

Yapımında Mert Fırat, Arif Pişkin, Vedat Yıldırım gibi isimlerin de bulunduğu Yakaranlar adlı tiyatro projesinin müzik direktörlüğünü ve Türkiye’de ilk defa Türkçe seslendirilen Annie müzikalinin koro şefliğini yürüten Gözbek, bir yandan da mesleğinde mükemmeliyet arayışı doğrultusunda, şef Cem Mansur’la orkestra şefliği çalışmalarına devam ediyor. Bu da onun tüm başarısı ve dinamizminin ardında yatan mütevazılık ve daha iyiye yönelme çabasının en güzel örneklerinden biri aslında. Mor ve Ötesi, Sertab Erener, Nil Karaibrahimgil, Yasemin Mori, Selami Şahin ve Ali Kocatepe gibi müzik dünyasının farklı ekolleriyle de projeler yürüten Gözbek, böylelikle koro müziğini çok daha geniş bir yelpazeye ulaştırmayı başarmış bulunuyor.

Hong Kong’da düzenlenen Dünya Koro Şefliği Yarışmasına davet edilen 12 finalistten biri olan Gözbek’in liderlik ruhunun en büyük kanıtlarından biri ise, MAGMA & Boğaziçi Caz Korosu Ailesiyle birlikte Kültürlerin Sesi Projesini başlatarak, Türkiye’nin yedi farklı ilinde yedi farklı dilde şarkı söyleyecek koroların kurulmasına öncülük etmesinde görülebilir.

Gözbek son olarak Türkiye’nin dört bir yanından koro müziğine gönül vermiş herkesi bir araya getirmek, bir koro oluşturmak isteyen kişi ve kurumlarla deneyimlerini paylaşmak için KOROHANE (koro-hane.com) adlı platformu hayata geçirdi. Söz konusu platform, katılımı tamamen ücretsiz olup, 12 konu başlığının dörder haftalık modüllerle irdelendiği, uzmanlarla konuk sohbetleri, soru cevap seansları ve platform katılımcılarıyla
atölye çalışmalarını içeriyor. Halihazırda ilk üç konu başlığını bitiren platform, yeni sezonla birlikte diğer konu başlıklarını koro müziğiyle ilgilenen herkese açık şekilde dijital ortamda ele alacak.

Masis Aram Gözbek, ayrıca, hepimizin yüzünü güldüren bir başka başarıya daha imza attı yakın zamanda. İtalya’da düzenlenen Fosco Corti Uluslararası Koro Şefliği Yarışmasında Türkiye’yi temsil etmeye hak kazandı ve ayrıca kurucusu olduğu MAGMA & Boğaziçi Caz Korosu Ailesiyle 2021 Avrupa Video Ödülünün de sahibi oldu.

Kurucusu olduğu Boğaziçi Caz Korosu, Boğaziçi Gençlik Korosu ve MAGMA Korolarının genel sanat yönetmenliği ve şefliğini yürüten Gözbek, aynı zamanda 2018 yılından bu yana Yücel Kültür Vakfı mütevelli heyeti üyesi. Yaşları 14-70 arasında değişen 800’e yakın aktif amatör şarkıcıya liderlik yapan Masis Aram Gözbek, yılda iki kez seçmeler düzenliyor.

Yakın zamanda yitirdiğimiz saygın bestecilerimizden Muammer Sun, Masis Aram Gözbek hakkında “Dünyada senin gibi 50 kişi daha yoktur. Kendine değer ver, okulunu bitir” demişti. Sun’un ardından Gözbek, sosyal medya hesabında paylaştığı yanıtında, “Söz veriyorum hocam, bitireceğim. Ama sizin gibi bir ‘insan’ olabilir miyim, işte onu bilmiyorum” diye yazmıştı Karnında Güneş Olan Adam için.

Bu yaşına bunca dinamizmi, başarıyı sığdıran ve müzik yeteneğini liderlik vasfıyla birleştirip binlerce gencin hayatına dokunan, onları ortak bir gaye etrafında birleştiren, koro müziğinin gücüne inanan, dünyanın dört bir yanında kendi müziğimizi, kültürümüzü en üst düzeyde ve prestijli platformlarda başarıyla temsil eden, bu mucizeyi Türkiye’nin dört bir yanına yayan, sevgi, kardeşlik, barış gibi insani değerleri, birbirimizi daha fazla dinleme, daha az yargılama, çok sesli bir ortam yaratma hedefiyle halka çok fazla ulaştırabilen ‘harika gençlerimizden’ Masis Aram Gözbek ile Andante okurları için çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

page9image31481776

Fotoğraf: Gülüm İmrat

Biyografine baktığımda Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümünde okuduğunu gördüm. Daha
sonra Yıldız Teknik Üniversitesi Kompozisyon ve ardından Mimar Sinan GSÜ Devlet Konservatuvarı Kompozisyon ve Orkestra Şefliği. Neydi seni müzik yapmaya iten
şey matematikten sonra? Müzik
ve matematik arasında da bir bağ olduğu söylenir hep.

Aslında müzik çocukluğumun ilk döneminde hiç de başrolde değildi. Çok küçük yaşta, iki buçuk yaşında kendi kendime okuma yazmayı öğrenmişim. O yüzden de ailemin bana dair herhangi bir müzisyenlik ideali olmamış; daha çok ‘geleceğin parlak bilim insanı yetişiyor’ diye düşünülmüş. Derken, üç yaşındayken oyuncak bir melodika ile karşılaştım anneannemin yazlığında. Duyduğum her şeyi tekrar etmeye başladım o melodikayla. Müziğe ilgimi fark eden ailem bana dört yaşında küçük bir org aldı, sonra onun bir büyüğü geldi. Ardından yedi yaşında Yeşilköy Ermeni Kilisesinin korosuna girdim. Yediden yetmişe her yaştan 15-20 kişilik bir topluluktuk. Tabii nota okumayı bilen ya hiç yok ya da çok az. Şefimiz bir melodiyi en az yirmi kez çalardı, iyice otursun diye. Ben bir iki tanesinden sonra sıkılırdım. Bari elimdeki kâğıtlarla ilgileneyim derken, öyle öyle kendi kendime nota okumayı çözdüm. İlkokulda bir yandan öğle teneffüslerinde piyano çalan bir öğretmenimi merakla izlerdim. Bunun üzerine, internetten indirmeye başladığım iki el notaları çalmaya başladım klavyede. Bir yandan modern dans, halk oyunları, spor; okul takımları, turnuvalar, yarışmalar…

Lisede tiyatro benim için çok daha ön plandaydı. Aynı zamanda bir müzik grubumuz da vardı. Şarkı söylüyordum, bir yandan klavye ve gitar da çalıyordum. Onlarla festivallerde çaldık, söyledik. Radyo Boğaziçi’nin amatör müzik grupları yarışması Battle of the Bands’de finale kaldık, sonra sürpriz bir şekilde birinci olduk. O dönemler için çok önemli bir yarışmaydı. Boğaziçi Üniversitesi’yle de aslında bu vesileyle tanıştım. Boğaziçi hep aklımda vardı, ama ne okuyacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. İlginçtir, ta o zamanlardan şöyle bir bilinç oluşmuştu bende: Üniversite eğitimini direkt bir meslek kapısından ziyade, bizleri ergenlikten genç yetişkinliğe götüren bir köprü, kendi karakterimizi keşfedip bambaşka insanlarla karşılaştığımız ve ufkumuzu genişlettiğimiz çok önemli bir süreç olarak gördüm hep. Ne okusam beni zorlar ve hangi alanda derinleşmek bana zevk verir diye düşünüp, psikoloji ve matematik arasında kalıp, en sonunda da matematiği seçtim.

O sırada hem TRT İstanbul Radyosu Çoksesli Gençlik Korosu’nda, hem de üniversitenin müzik kulübünün caz korosunda söylemeye başladım. Gitgide, ilgilendiğim diğer şeyler yerini müziğe bırakmaya
başladı ve müziğin hayatımdaki yeri arttı, arttı… Çaldığım grupların sayısı arttı, bir yandan da caz korosunun o zamanki şefi Cihan ABD’ye gideceği için şefliği bana devretti. Bende çocukluktan gelen bir huydur, bir şey yapıyorsam o en iyisi olsun diye uğraşırım, hele ki sorumluluğu bendeyse. İnternetteki tüm kaynakları araştırmaya başlayarak, dünyada bu müziğin ve koro şefliğinin nasıl yapıldığını öğrenmek için derinlemesine bir yolculuğa çıktım. Tam da o sıralarda, artık hayatımın geri kalanını müzikle geçireceğimden ve müzik okumak istediğimden emin oldum. Ve o noktada kendime şu soruları sordum: “Matematiği bıraktığında, garanti bir hayatı elinin tersiyle itiyor olacaksın. Buna razı mısın, bunu kaldıracak gücün var mı? Bu sadece bir heves mi, yoksa müziğe gerçekten yeteneğin var mı? Peki iyi bir müzisyen oldun diyelim, bu sana yetmeyecek. Bu alanda fark yaratabilecek, öne çıkabilecek bir özelliğin var mı? Bunun için de çok çalışmaya, büyük fedakârlıklar yapmaya ve bu yolda bütün zorlukları göğüslemeye dirayetin var mı?” Bu sorulara çok dürüst bir şekilde cevap verebildikten sonra, matematiği bırakıp müzik okumaya başladım ve bu kararımdan bir an bile pişman olmadım.

Aslında koro şefliği hiç aklımda yoktu. Uzun yıllar sahnede klavye çaldığım için daha çok prodüktörlük, aranjörlük gibi bir hayalim vardı müzikle ilgili. YTÜ’de bestecilik okumaya başladım ve oradaki
bir yılımın ardından MSGSÜ’de okumaya başladım. Oradaki bir yılımı da bitirdikten sonra, 2010 yılında Bir yandan Boğaziçi Üniversitesi’nde üniversite eğitimime ara verdim.

MAGMA Filarmoni Korosu koro şefliği yapmaya devam ediyordum ve yurt içi turneler, uluslararası festivaller, yarışmalar derken koro her geçen gün daha da yoğunlaştı. Şefliğe başladığım 2007’den itibaren üniversite bünyesindeki dört yıl boyunca çok çalıştık, çok fazla ödül kazandık. 2011 yılında üniversiteyle yollarımızı ayırmak durumunda kaldık ve böylece bağımsız yolculuğumuz başlamış oldu. O dönem bize kapılarını açan Galata Derneğinde bir ay boyunca geceli gündüzlü çalıştık. Tam o meşhur metro videosuyla tanındığımız dönemler ve hemen ardından gelen iki dünya şampiyonluğu…

Belki de o zamana dek pek çok kişinin koro müziğiyle ilgili hiçbir fikri yokken, insanlar bu videoyla birlikte bu müzik türüyle tanışma fırsatı buldular. Hatta, koro müziğinin aslında sadece konser salonlarında, yüzlerde genellikle çok ciddi bir ifadeyle icra edilen bir müzik olmadığı, sokakta, halkın içinde, hayatın içinde olabildiği de görülmüş oldu. Hem koroya hem de caz müziğe dair o kemikleşmiş algının ve mesafenin bir anda kırılmasını sağladı. Böylece, koro müziği

daha fazla tanınmaya, sevilmeye, icra edilmeye ve Türkiye’nin dört bir yanında yepyeni topluluklar kurulmaya başlandı. Bu videonun bu kadar sevilmesi, paylaşılmasının en büyük sebebi de elbette birlikte yaptığımız işe olan inancımız, heyecanımız, samimiyetimiz, motivasyonumuz ve insancıllığımızdı.

Dünya Şampiyonu olup Türkiye’ye döndükten sonra artık bir çalışma yerimiz yoktu. Oldukça zor süreçler yaşadık. 2012’de davetli olduğumuz festival ve yarışmalara katılabilmek için çok büyük bir borcun altına girdik, 100 Bin Euro kadar. Katıldığımız bu yarışmalarda çok büyük başarılar elde ettik, ama bir yandan o borcu beş yılda ancak kapatabildik… Bu yolculuğumuzda bizlere destek olan kurumlar, dernekler, topluluklar oldu, hepsine çok teşekkür ediyorum. Son dokuz yıldır ise tek destekçimiz, bize prova mekânımızı sağlayan Yücel Kültür Vakfı oldu. En büyük teşekkür tabii ki onlara…

Fotoğraf: Gülüm İmratpage12image31680880

Şunu rahatlıkla ve gururla söyleyebilirim ki, son 10 yıldır en üst düzey yarışmalarda birincilikler kazanan Boğaziçi Caz Korosu dünyanın zirvesi olarak kabul edilen platformlarda Türkiye’yi en güçlü şekilde temsil eden bir topluluk. Çoğu yerde ilk ve hatta genellikle tek… Türlü imkânsızlıklarla ve maddi manevi büyük zorlukları aşarak yaptık tabii bunların hepsini. Gerek çağdaş bestecilerimizin eserleri gerek çok sesli
türkü düzenlemelerimiz, gerekse dünya literatüründen çarpıcı örneklerle, dünyanın en prestijli topluluklarıyla aynı sahnede, onlarla yarışarak… Tüm bunları tamamen amatör şarkıcılar, hatta birçoğu nota okumayı bilmeyen koristlerle başarmış olmamız da önemli.

Öte yandan, müzikte devrim sayılabilecek pek çok eser verildi klasik müzikte. Beethoven’ın
9. Senfonisi gibi, insan sesinin kullanıldığı ilk senfoni ve kardeşliğe bir çağrı niteliğiyle ön plana çıkıyor. Barış, demokrasi ve özgürlük isteyen tüm insanlığa adandı bu eser. Peki Gezi Parkı süreci de müzikte böyle bir devrimin bir parçası olabilir mi? O süreçte Boğaziçi Caz Korosu’nun performanslarının uluslararası görünürlüğü de arttı mı?
Gezi sürecinde birçok sanat kolektifinin hislerini dışa vurmaları vesilesiyle müthiş üretimleri oldu. Biz o sırada Paris’te bir konser turundaydık, döner dönmez de Kültür Üniversitesi’nde konserimiz vardı. Sahneye maskelerle çıkmıştık, Gezi’ye çağırdık herkesi. O günden sonra da kendimizi parkta bulduk zaten. İlk provamıza eski, yeni tüm koristleri davet ettik ve Gezi Parkı’nda buluştuk. Çok sesli türkülerden kısa bir
seçki söyleriz derken, o sırada trafikte bize yetişmeye çalışan bir arkadaşımızın yazdığı sözlerle, Hakan Önsöz hocamızın Kızılcıklar Oldu Mu? düzenlemesini bir anda Çapulcular Oldu Mu? şeklinde on binlerce insanla söylerken bulduk kendimizi. Ardından, yine farklı sözlerle ama bu sefer kendi kendimize Muammer Sun hocamızın Entarisi Ala Benziyor’unu Çapulcu Musun Vay Vay şeklinde söylediğimiz bir gecenin sabahında, sürpriz bir şekilde sosyal medyada ve birkaç gün boyunca ana akım dâhil tüm televizyon kanalları ve gazetelerde kendimize rastladık.

Bizim herhangi bir siyasi görüşe, partiye, örgüte asla bir yakınlığımız olmadı. Sadece hepimizin hissettiği şeyleri biz de bir çoksesli koro olarak dile getirdik. Sokakta simit satan Ahmet Abi o dönemde nasıl hissettiyse, biz de en iyi yaptığımız şeyle sesimizi çıkardık. Bu sayede, bu çok zor süreçte insanlara umut olduk, güç verdik. Milyonlarca insan bu çok sesli türkümüzü hep bir ağızdan, yalnızca Türkiye’de değil dünyanın dört bir yanında seslendirdi. Hatta bazı yabancı topluluklar dahi bizden ciddi ciddi notaları isteyerek, çalışarak, üstüne bir de kendi özgün koreografilerini koyarak performanslar yaptılar.

Koro müziği, müzik sanatının içinde bence çok özel bir yerde ve bu örnek bütün bir ülkeye, topluma, nasıl tek ses, tek vücut olabildiğini hatırlattı. Koro müziğinin bir toplum için ne anlam ifade ettiğini açıkça gösterdi. Bize sağladığı görünürlük ise doğal bir şekilde, kendiliğinden gelişti. Oldukça hassas bir dönemdi bu ve ben de
25 yaşında bir genç olarak hem kendim hem de arkadaşlarımla birlikte koro adına bu süreci çok dikkatli, doğru bir şekilde geçirmeye çalıştık. Bir yandan bize büyük bir misyon yükledi Gezi süreci. Kişisel olarak
da bir kırılma noktasıydı benim için. Yurt dışında okumayı düşündüğüm, planlamaya başladığım dönemlerdi onlar. Beni de bir yandan buraya bağladı, üzerime bir sorumluluk yükledi.

Ana akım medyada bizden çokça bahsedildiği gibi, birçok uluslararası haber kuruluşuna da röportajlar verdik. Gittiğimiz ülkelerde bu hikâyeyi duyanlar, merak edenler, bizler anlatınca çok etkilendiler.

Gezi sürecinde müziğin böyle bir etkisinin olabilmesi, bir halk hareketinin kendine özel şarkılarının olabilmesi ve Türkiye’de bir çoksesli koronun milyonlara ilham olabilmesi müthiş etkileyici geldi insanlara. Bir açıdan toplumsal bir hareket, koro müziği için de önemli bir sıçrama noktası oldu.

Peki sence toplumdaki çok seslilik ile korodaki çok seslilik arasında bir bağlantı var mı?
Bir koroda şarkı söyleyerek, o değerlerle yetişerek büyüyen bir çocuğun, o toplumun olgun bireylerinden biri olduğunda hayata bakışı çok farklı oluyor. Aslında hepimizin farklı hassasiyetleri, dünya görüşleri, inançları, ‘kırmızı çizgileri’ var. Bunları bir zorlaştırıcı etken, bir tehdit, bir ahenksizlik olarak değil, aksine birer zenginlik olarak görüp bu harmandan keyif alabilmek önemli olan. Herkesin kendi inancı, kendi dünya görüşüyle, uyum içinde, barış içinde, hoşgörüyle, birbirini severek, sayarak, dinleyerek, anlayarak, özgürce yaşayabildiği bir toplum yaratmak hayalimiz. Bu, kolay bir iş değil elbette. Eşliksiz koro müziği yaparken de birbirini dinlemek zorundasın, yanındakinin ne dediğini duymazsan sen kendi söylediğini doğru konumlandıramazsın. Aynı anda nefes almayı, aynı sessizliği yaşamayı, birbiriyle o enerjiyi paylaşmayı öğreniyorsun. Bunları rutin olarak yapmaya başladığında, zaten hepsi fark etmeden hayatına birer değer olarak yerleşiyor.

Koroyu bir toplum olarak düşünelim. Kırk kişilik bir grup… Şefi var. Bir yere gidilecek, bir karar alınacak. Kırk birey, kırkının da farklı görüşleri, hassasiyetleri var. Farklı kültürlerde yetişmişler. Hep beraber karar almak zorundalar. Aslında bir koroda toplumun maketini, minyatürünü görebiliyoruz. Herkesin görüşü tartışılıyor, belli zeminler oluşturuyor. O koronun huzur içinde hareket edebilmesini sağlamaya çalışırken, medeni şekilde bir uzlaşıya, bir ortak görüşe varmak için demokrasi dediğimiz şeyin birçok yöntemini uyguluyorsunuz. Sorumluluklar alarak, ödünler vererek… Bunlarla beraber, hepimizin kendi farklı renkleri, hassasiyetleri var ama aynı zamanda bazı sivriliklerimizi, köşelerimizi de yuvarlamamız gerekiyor ki birbirimize eklemlenecek bir zemin oluşturabilelim.

Bir koro şefinin sence olmazsa olmaz özellikleri neler olmalı? Mesela koroda herhangi bir anlaşmazlık, doku uyumsuzluğu olduğunda neler yaparsın?

Şef, öncelikle çok iyi bir kulağa sahip olmalı, müzikal anlamda her şeye hâkim olabilmeli. Çünkü koro şefi her şeyin sorumlusu. Yeterli müzikal donanımının olması gerekiyor. Çalıştırdığı eserleri de birlikte müzik yaptığı kişileri de iyi tanıması lazım. Repertuvar seçimlerini ona göre yapması lazım.
Koronun güçlü yönlerini öne çıkaracak, ekibi parlatacak, zayıf yönlerini geliştirmelerine vesile olacak; hem onları demotive etmeyecek, hem de sıkılmayacakları, heyecanlanacakları bir repertuvar gerekiyor. Koro şefi, koroya pratik çözümler önerebilmeli, ses düzeninden anlamalı, koro mikrofonlamayı da bir ölçüde bilmeli mesela. Karşılaşılabilecek çeşitli aksaklıkları önceden tespit edebilmeli. Zaman planlaması çok iyi olmalı.

Bir başka açıdan, prova esnasında ne sıkıcı olmalı ne de gereğinden fazla atak. Hep bir şekilde heyecan verici, merak ettirici, ilgi çekici, kendini dinletebilen, dengeli, beyni sürekli aktif çalışan biri olmalı. Motivasyon kırıcı olmamalı. Grubun anlık duygu durumuna hâkimiyet sağlamalı ve vizyonerlik yönü ağır basmalı. Yeniliğe, kendini geliştirmeye, eleştiriye açık olmalı, bilmediği noktalarda dürüst davranıp iş birliğine açık olmalı, içten olmalı.

Koro şefinin kalbi açık olmalı. Hem fiziksel duruşuyla hem de manevi olarak. Bir insanın sizinle müzik yapması için ona fırsat vermeniz, alan açmanız gerekir. Saklayacak, endişe edecek bir şeyiniz olmamalı. Bu aynı zamanda kırılganlık demek ama belli bir sağlamlığınızın da olması gerekiyor tabii. Bütün ortama hâkimiyet gerekiyor. Hiçbirimiz makine değiliz, 40 kişinin hepsiyle aynı düzeyde bir muhabbetiniz olamıyor ama provada herkese eşit mesafede olmanız gerekir. O gün başınıza çok kötü bir şey geldi, bir hastalık, ölümle yüzleşmek zorunda kaldınız. Ama koronun karşısına geçtiğinizde motivasyonunuzu düşürme lüksünüz yok, çünkü siz düştüğünüzde karşıdan zaten bir şey bekleyemezsiniz. Bir topluluktan 10 istiyorsanız, baştan 100’ü gözden çıkarmak zorundasınız.

Şu ana dek yılda 50-60 konserlik bir takvimle çalıştık. Birçok topluluğun kırk elli yılda yapacağı, belki de hiç yapamayacağı şeyleri on yıla sığdırdık. Hem de böyle bir coğrafyada… Bütün bunlar hiç kolay olmuyor elbette, sürekli akıntıya karşı kürek çekiyorsunuz. Hem dışarıdan hem içeriden karşınıza çıkan engeller, maddi manevi müthiş zorluklar, sonsuz bir mücadele, devamlı bir kendini sorgulama hali… En az 100 kez, bırakabileceğim bir noktaya gelmişimdir ama sadece bir kez bunu ciddi şekilde düşündüm, onda da bir iki hafta içerisinde toparladım zaten. İstikrarı korumak çok önemli, her şeye rağmen ayakta kalmak. Tutarlılık ve sağlamlık sergilemek gerekiyor. İnsanlar değişse bile sağlam bir kurumsal yapı oluşturup onu ayakta tutmak da başta liderin görevi. Eskiden bire bir mülakatlarımızda hep şu soruyu sorardım: “Bazen çok yorulacaksınız, motivasyonunuz dibe vuracak. Ama tünelin sonunda mutlaka bir ışık olacak, sabredebilecek misiniz?” Özetle dürüstlük, içtenlik, açıklık, vizyon, sabır, kararlılık, vazgeçmemek gibi birçok özelliği olmalı bir koro şefinin.

Halk ezgilerini de koroya uyarlıyorsun. Selva Erdener ile Bitlis’te Beş Minare’yi Cem Oslu düzenlemesiyle kaydettin. Başka ezgiler de kaydetmeyi düşünüyor musun? Mesela Anadolu ve Mezopotamya çok zengin bir müzik kültürüne sahip.

O çalışma da yine büyük bir samimiyet ve çok büyük bir özverinin ürünü oldu. Cem’in olağanüstü müziği, Selva’nın büyüleyici sesi ve harika müzisyenliği… Böyle projelerde beni en çok mutlu eden şey, herkesin çok iyi müzisyen olmasının yanında, çok iyi birer insan olması. Bu güzel sonucun çıkmasında en etkili olan şeylerden biri. Benim düzenlediğim halk müzikleri de var, birkaç ay içerisinde onlara dair güzel bir haberimiz de olacak.

Ruhi Su Dostlar Korosu ile 2015 yılındaki ortak konserimiz için Zahit Bizi Tan Eyleme’yi düzenlemiştim, bir geceden sabaha. Sade ve oldukça etkili bir müzik çıktı ortaya, çok da sevildi. Bu eseri 2019 yılında Avrupa Oda Korosu seslendirdi, hatta onlarla ekim ayında ortak bir projemiz olacak. Yunan Radyo Korosu konser repertuvarına aldı. Bir yandan, Adnan Saygun, Muammer Sun, Hasan Uçarsu, Erdal Tuğcular gibi bestecilerimizin eserlerini, düzenlemelerini tüm dünyada gururla seslendirme şansımız oldu. Çeşitli ülkelerde, farklı koleksiyonlarda bu bestecilerimizin eserlerini yayımlatabildik. Anadolu kültürünü, kendi müziğimizi üç kıtada, ABD’den Çin’e, Avrupa’da on beş ülkeye duyurduk. Hatta öyle ki Kanarya Adaları Konservatuvarı Korosunda Erdal Tuğcular’ın Suda Balık Oynuyor düzenlemesi söyleniyor mesela. Ortak performanslar yaptığımız ya da bizi canlı veya internetten takip eden yabancı korolar, bu ezgileri kendi repertuvarlarına katıyor ve dünyanın dört bir yanında keyifle seslendiriyorlar.

Bestecimiz Muammer Sun’un yakın bir tarihte hayatını kaybetmesi seni derinden etkiledi. Kendisiyle nasıl bir ilişkiniz vardı, sana hangi noktalarda yol gösterdi? Ondan öğrendiğin ‘meslek sırları’ neler oldu?

Meslek sırrı diyemem ama Muammer Hocanın olağanüstü yaşantısından ve öğütlerinden bir parça yaşam sırrı aldım diyebilirim. “Kendine değer ver, okulunu bitir” demişti, ben de MSGSÜ’de yarıda bıraktığım orkestra şefliği eğitimime geri döndüm. Muammer Hoca lafını asla sakınmayan dürüst biriydi, hatta fazlasıyla dürüst. Bitmeyen sevgisi, bence en önemli özelliğiydi. Hayatı boyunca yaptığı her şeye en başta sevgisini koymuş. Son yıllarda Ankara’daki neredeyse her konserimize gelmiş, çok kolay yürüyememesine rağmen bizi her seferinde onurlandırmıştır. İstisnasız her konserin sonunda elimi tutup, gözlerimin içine bakarak “Aferin Masis” deyip ağlamaya başlardı. Çok duygusaldı, kırılgandı, ama bir yandan da kaya gibi sağlamdı, inandığı şeylerin peşinden sonuna kadar koştu. Anadolu müziğine, kültürüne hak ettiği değeri kazandırmak için çok çabaladı. Türkiye’de çok sesli müziğin yaygınlaşması ve kurumsallaşması için hayatı boyunca mücadele etti, binbir zorluğa göğüs gerdi. İnandığı şeyin peşinden sonuna kadar gitti, her şeye rağmen asla vazgeçmedi. Bütün bunları yaparken de, çok sevmeyi hiçbir zaman ihmal etmedi.

Peki kendisiyle nasıl kesişmişti yollarınız? Öğrencisi mi olmuştun? Tanışmamız, yollarımızın kesişmesi aslında çok neşeli bir hikâye, anlattıkça hâlâ çok heyecanlanırım. Gezi Parkı eylemleri sırasında, spontane bir şekilde Entarisi

Ala Benziyor’un sözlerini değiştirip seslendirdiğimizde hocadan izin alma fırsatımız olamamıştı. O dönem, Kadıköy’de yüz binlerce kişinin katıldığı ve çok sayıda sanatçının sahne aldığı büyük bir etkinlik organize edilmişti: Gazdanadam Festivali. Biz de sahneye çıkmaya hazırlanıyoruz yavaş yavaş, kuliste çok kalabalık bir ortamda koşuştururken cep telefonum çaldı. Karşımda Muammer Sun vardı. Tok bir sesle, “Ben de sizin sayenizde çapulcu oldum, sizinle gurur duyuyorum” dedi. Hayatımın en büyük şoklarından biriydi. Sonrasında da hiç kopmadık.

Peki koro şefliği dendiğinde dünyada en gelişmiş ülkeler hangileri? Estonya’nın ismi çok geçiyor son dönemde.

Estonya örneğinde, bir ulusun ‘birlikte şarkı söyleyerek’ kendi bağımsızlığını kazanabilmesinin inanılmaz hikâyesini görüyoruz. Ancak koro şefliği alanında birbirinden farklı ekoller var, biraz da damak tadı aslında. Ben mesela İsveçli koroları çok beğeniyorum, birçok açıdan. Stockholm’deki Royal College of Music, bu işin önemli merkezlerinden biri. Letonya keza öyle. Ama her coğrafyanın ve kültürün kendine has bir tadı, kendi güçlü ve hassas yanları var. Bence koro şefliğinde ülkelerden ziyade, şeflik eğitimi veren kilit kişilerin nerede olduğu daha önemli. ABD, Almanya, Avusturya, Rusya gibi birçok önemli ve farklı ekol var. En deneyimli ve nitelikli eğitimciler nerelerdeyse, oralardan ilham saçıyorlar.

Türkiye’de sence koro müziği günümüzde yeterince gelişmiş mi? Daha fazla neler yapılmalı?
Kesinlikle bir devlet politikası
oluşturulmalı ve başta korolar yani bizler bu konunun üzerine daha fazla gitmeli, asla vazgeçmemeliyiz. Hem yurt içinde hem de yurt dışında aktif olan birçok derneğimiz var; Koro Kültürü Derneği, Türkiye Polifonik Korolar Derneği gibi. Ama asıl mesele Türkiye’de koro müziği yapan kim varsa, onların hepsini bir araya getirebilmekte.

Bu gücü oluşturabilmek ve işin sanatsal kısmı kadar, temsiliyet ve hak savunuculuğu boyutunu da güçlendirmek gerekiyor. Güç birliği yapmak, bunun için de daha fazla bir araya gelmek gerekiyor. Bizim de parçası olduğumuz aktif çalışmalar mevcut ama daha fazla kapsayıcılık şart, bence bu kısım biraz eksik kalıyor.

MAGMA & Boğaziçi Caz Korosu Ailesi olarak, sadece ocak ayında yaptığımız çevrimiçi seçmelere Türkiye’nin 70 farklı ilinden, dünyada 10 farklı ülke ve 16 şehirden başvurular aldık. Bu noktada
açık olabilmek, bu tür bir kapsayıcılığı sağlamak önemli. İşin nitelik kısmı da çok önemli, onun için de nitelikli eğitmenler gerekiyor. Koro şefliği hocalarımız olmalı. Bir haftalık, birkaç günlük etkinliklerin ötesinde, burada üniversitelerimizde eğitmen olarak bizleri yetiştirecek en iyi insanlardan yararlanmak adına yabancı koro şeflerini daha fazla Türkiye’ye çekebilmemiz, bunu da sürdürülebilir bir plan doğrultusunda yapabilmemiz lazım. Onların yetiştireceği genç şefler ve eğitmenlerle Türkiye’nin de İskandinav, Rus, Alman, İtalyan ekolü gibi bir koro şefliği ekolü neden olmasın?
Bir araya gelerek bunu ileri taşıyabiliriz. Gençleri daha fazla özendirmek gerekiyor. Koro şefliği yapmak, koro kurmak isteyen onlarca, yüzlerce gençle tanışıyorum her gün. Bu, büyük bir mutluluk benim için. Koro müziğinin bizler sayesinde her gün bu kadar insana ulaşması çok önemli bir güç aslında…

Konser verdiğiniz, şeflik yaptığın bunca şehir içinde, seni büyüleyen konser salonları hangileri oldu?
Gerek Türkiye’de gerekse dünyanın dört
bir yanında çok iyi salonlarda, yüz binlerce koro müziği izleyicisine konserler verdik.
Bin kişilik, iki bin kişilik salonlar, boş koltuk yok. O yüzden salondan ziyade, o salonlardan birinde bizleri büyüleyen bir andan bahsedeceğim. 2019’da Boğaziçi Caz Korosu’yla dünyanın en prestijli klasik müzik kurumlarından Musikverein Graz’dan bir davet aldık ve bu davet üzerine beş ülke ve sekiz şehri kapsayan bir Avrupa turnesi düzenledik. Tabii ki turnenin en önemli konseri, Musikverein Graz’da yani dünyaca ünlü Stefaniensaal’de vereceğimiz o konser… Ne ilginçtir ki, 2011’de 23 yaşındayken dünya şampiyonu olduğumuz salon da aynı salondu. Tüm salon dolu, müthiş bir heyecan ve koronun performansı sonrası iki buçuk dakikaya yakın ayakta alkışlayan harika bir seyirci… Korodan ağlayanlar, seyircilerden onları görüp ağlamaya başlayanlar, konser sonrası inanılmaz müzisyenlerden inanılmaz geri dönüşler derken hayatımızda asla unutamayacağımız bir deneyim yaşadık. Hatta Graz’da şeflik okuyan bir arkadaşım büyük bir heyecanla kulise gelerek, “Ben burada Daniel Barenboim, Anna Netrebko gibi olağanüstü müzisyenler dâhil son iki üç yıldır neredeyse tüm konserleri izledim ve hiçbir konserin sonunda böyle bir atmosfer anımsamıyorum, inanılmaz bir şey başardınız” demişti. Bu saydığı insanlar ve Fazıl Say gibi dünyaca ünlü müzisyenlerle aynı programda yer almak, bir de performans sonunda böyle unutulmaz bir alkış almak… Geçtim yalnızca koro müziğini, Türkiye’de klasik müzik adına çok büyük gurur!
Pek fazla gündeme gelmiyor tabii, müzik camiamızda da… Keşke kendi içimizdeki başarıları daha fazla kutlayabilsek, hak edene hakkını teslim edebilsek, bundan bu kadar huzursuz olmasak, öyle değil mi?

Kariyerinde şu ana kadar geçen süreçte ‘zirve noktası’ olarak değerlendirdiğin gelişme hangisiydi? Öyle belli bir noktadan bahsetmek zor ama birkaç şey sayabilirim. Biri zaten az önce bahsettiğim hikâyedir. Tamamı amatör şarkıcılardan oluşan bir koronun, belki

de Türkiye’de bugüne kadar bir koronun seslendirdiği en zorlu konser repertuvarıyla dokuz günde beş ülkede sekiz şehir dolaşarak aralıksız 10 performans verdiği bir turne yaptık. 2014’te Fransa’da 6. Polyfollia Festivalinde Türkiye’yi temsil ettik, dünyanın zirvesi olarak gösterilen bir platform. Yine bir başka zirve, 2016’da İsviçre Basel’de düzenlenen 10. Avrupa Gençlik Koroları Festivali. Bunların yanında, benim aslında pek de üstüne düşmediğim ‘bireysel’ kariyerim var tabii. 2019’da Hong Kong’da düzenlenen Dünya Koro Şefliği Yarışmasına seçilen 12 finalistten biri oldum. Haziran ayında İtalya’da düzenlenen Fosco Corti Uluslararası Koro Şefliği Yarışmasında Türkiye’yi temsil etmeye hak kazandım.

Son dönemde epey ödül de kazandınız, onlardan da biraz bahsedebilir misin?
Son bir buçuk yıldır yedi aktif koromuzla müthiş yoğun bir çevrimiçi çalışma temposundayken, milyonlarca izlenen sayısız sanal koro projemizin yanında, yine tamamı veya bir kısmı çevrim içi gerçekleşen çok fazla festivalden davet aldık, yarışmalara katıldık. INTERKULTUR’un düzenlediği Uluslararası Çevrim içi Video Yarışmasında Boğaziçi Gençlik Korosu’nun Balleilakka performansı en çok izlenen ve en beğenilen video oldu. MAGMA & Boğaziçi Caz Korosu Ailemizle, Avrupa Korolar Federasyonunun 2021 Avrupa Video Ödülünde hem jüri değerlendirmesi hem de halk oylamasında birinci olduk. Koro dünyasının önemli etkinliklerinden Cork Uluslararası Koro Festivalinde Boğaziçi Caz Korosuyla Karma Korolar kategorisinde ikincilik ödülünü kazandık. Son olarak temmuz ayında Barselona Uluslararası Koro Festivalinde En İyi Karma Koro seçildik. Bunların yanında, farklı korolarımızla Avrupanın birçok ülkesinden, Arjantinden Kanarya Adalarına kadar çevrim içi festivallere davet aldık ve bu etkinliklerde Türkiye’yi gururla temsil ettik, harika övgüler aldık. Ben de yine bu süreçte Avrupa Genç Müzisyenler Festivali ve Dünya Koro Festivaline Türkiye’den jüri üyesi olarak davet edildim.

Yakın geleceğe dair planların neler?

Öncelikle Muammer Hocama verdiğim sözü tutarak okulumu bitirmek istiyorum, buradan diğer hocalarıma da duyurayım. Avrupa Gençlik Koroları Festivaline bu yıl da davet almıştık, bu sefer Boğaziçi Gençlik Korosu’yla ama gidemedik malum. Bunun gibi birçok festival, yarışma var sırada bekleyen. Yurtdışında Türkiye’yi başarıyla temsil etmeye devam etmek, Anadolu dillerine koroyla hayat vermeyi amaçladığımız Kültürlerin Sesi projemize kaldığı yerden devam etmek, mümkünse artık yüz yüze. Büyük bir heyecanla başlattığımız KOROHANE platformumuzu daha da geliştirerek daha çok kişiye ulaştırmak, yine değerli sanatçılarla, orkestralarla konserler, sürpriz projeler, Türk bestecilerimizin eserleri başta olmak üzere kayıtlar yapmak… Çok fazla şey var!

Son olarak Andante okurlarına söylemek istediğin şeyler var mı? Çok teşekkür ediyorum hepsine ve tüm Andante ailesine, bugüne kadar göstermiş oldukları ilgi, sevgi ve destekleri için. 2012 Donizetti Klasik Müzik Ödülleri’nde ‘Yılın Korosu’ ve ‘Yılın Topluluğu’ ödüllerini de almış bir topluluk olarak, Andante’nin yeri bizde her zaman çok özel. Umarım daha sık bir araya geliriz, sağlıklı ve müzik dolu günlerde.

2 comments

  1. 👏👏👏çok güzel bir söyleşi olmuş-En sevdiğim koro ve koro şefi 🙏👏🇹🇷🌺🍀🌸🍀🍀🎶🎶🎶

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s