Genç piyanist Ayberk Durgut: “Chopin benim kahramanım”

2005 yılı Bursa doğumlu piyanist Ayberk Durgut, çok küçük yaşlardan itibaren klasik müzikle iç içe bir hayat geçirdi. Bugüne kadar resital ve konserlere çıkan ve çoğunda Chopin, Beethoven ve Mozart, Rachmaninoff eserlerini çalan Durgut’un özellikle Chopin’in müziği, sonatları, valsleri ve mazurkaları ile ayrı bir bağ var arasında… “Chopin’in müziği, insanın kalbine işleyen ve insan duygusunu baştan yazan bir şey. Chopin’in küle dönüşen kalbi, bizim kalplerimize hayat veriyor” diye ifade ediyor.

Durgut’a göre, “Klasik müzik dinlemek, incelemek ve çalmak, bizi biz ve kalbimizi kalp yapan en önemli hususlardan bazılarıdır. Bestecileri anlamak, onların yaşadıklarını bir nebze olsun deneyimlemeye çalışmak çok kıymetli ve güzel bir şey.”

Durgut ayrıca bir süredir sosyal medya hesapları üzerinden Ustalarla Söyleşi ve Genç Yetenekler söyleşileri yapıyor ve ülkedeki genç müzisyenleri konuk alıyor, onları tanıyor, müziğe bakış açılarını ve deneyimlerini inceliyor, aynı zamanda da canlı performanslarını dinlememize aracı oluyor. Bugüne kadar konuk aldığı isimler arasında Alp Güngördü, Cansu Naz Eriş, Bilge Gürer, İlyun Bürkev, Can Saraç ve birçok isim var.

Ustalarla Söyleşi ise ülkemizdeki konser piyanistlerini ele alıyor ve onların deneyimlerini, tavsiyelerini, önerilerini dinlemek ve onların piyanist olma sürecinde yaşadıklarını öğrenmemizi sağlıyor. Kendisi bu kapsamda Nihan Ulutan ve Tutu Aydınoğlu ile söyleşiler yaptı.

Durgut’un yakın geleceğe dair bir hayali ise bir kitap yazmak. Bunun için de çalışmalara başladı. Ayrıntılarını ise söyleşimizde bulabilirsiniz.

Sosyal medyada oldukça aktif olan bu yetenekli piyanist gencimizi tanımanız için eşsiz bir fırsat aşağıdaki söyleşi. Bence hemen okumalı ve kendisini takibe almalısınız.

Müziğe olan yeteneğiniz nasıl keşfedildi ve bunun üzerine nasıl bir eğitim inşa ettiniz?

Açıkçası müziğe olan yeteneğimi ben kendi kendime keşfettim. Zaten çocukluktan beridir piyanoya karşı ilgimin olması ve ortaokul zamanlarında Chopin’in müziği ile tanışmam bunu belirlemede en büyük etkenler oldu diyebilirim. Bir gün “Ben Chopin’in müziğini icra etmek istiyorum” düşüncesi ile bu alana girmeye ve gelişmek için elimden gelenin en iyisini yapacağıma kendime söz verdim. Şu an anlıyorum ki bu, hayatımda verdiğim en iyi kararlardan birisiydi. Çok ağırlıklı olarak klasik müzik, teori ve armoni üstüne bir eğitim inşa ettim. Günde 12 saat çalıştığım ve piyanoda oturmaktan belimin ağrıdığı zamanları hatırlıyorum. Bu tutku benim için hobi olmaktan çıkıp profesyonel yapmak istediğim bir şeye bu zamanlarda başladı. Çünkü ben, klasik müziğin içine girmeyi, armoniyi ve asıl olarak besteciyi anlamayı çok seviyorum ve bu, gerek pandemi öncesi ve gerek ise şu anda da en çok sevdiğim şeyler arasındadır. Bu alanda uzmanlaşmak ve daha iyisi olmak için çabalamak ana hedefim. Ayrıca üstünde uğraştığım Piyano İçin 3 Vals Op.17 setimi de tamamlamaya kararlıyım Temmuz içinde!   

Müzik eğitiminiz boyunca herhangi bir kurumsal destekten yararlandınız mı?

Evet yararlandım. Fatih Tatlıdil’in öğrencisi olarak müzik eğitimime başladım. Ardından daha farklı öğretmenler ile de çalıştım gerek müzik öğretmenleri gerekse de piyanistler ile. Şu anda da bir kurumda aktif olarak eğitim görüyorum ve Haziran ayı için olan programımı bitirmeye çalışıyorum. 

Piyanist olmak için dünyaya geldiğinizi düşünüyor musunuz? Piyano sizin hayatta kaçıncı önceliğiniz ve neden?

Piyano şu anda benim ilk önceliğim ve günde 5 saat kadar ayırmaya özen gösteriyorum. Aslında bu bir ölçüt değil. 15 saat verimsiz bir çalışma 1 saat verimli bir çalışmadan katbe kat kötüdür. Benim tüm yapacaklarım 5 saatte bitiyor diyebilirim. Şu anda elimde olan eserleri bitiriyor, beste yapıyor ve klasik müziğin derinliklerine inmeye çalışıyorum fakat bu durum büyük ihtimalle okul başladığı zaman değişmek zorunda kalacak. Gerek 11. sınıfa geçmem gerek üniversite sınavının yaklaşması gibi etkenler ben istemesem de durumu o hale sokuyor maalesef. Piyanist olmak için dünyaya gelmiş olduğumu açıkçası düşünüyorum fakat bunun bana kolayca verilmediğinden de eminim. Ben piyanoya ilk başladığım zaman açıkçası ürkek ve çekimser davranıyordum. Ardından saatlerce çalışmalarımın sonucu olarak piyano ile bütünleşme içine girdim. Bu konunun sonu yok, bir kişi tam anlamıyla asla piyanoyla bütünleşemez bana göre çünkü müziğin ve öğrenmenin bir sınırı yok. Fakat yaklaşabiliriz bir bütün olmaya ve bu yaklaşma işi dünyanın en heyecan ve mutluluk verici şeyleri arasına girer kesinlikle. Chopin’in bir sözü bence bunu en iyi şekilde açıklıyor: “Bach en muhteşem yıldızları keşfeden bir astronom, Beethoven ise evrene meydan okuyor… Ben, ben sadece insanın ruhunu ve kalbini ifade etmeye çalışıyorum.” Buradan da görüleceği gibi Chopin gibi piyano virtüözlerinin bile bazı şeylerde halen çalışıyorum demesi ya da Bach gibi müzisyenlere bile ‘keşfediyor’ demesi bu konunun asla tam olarak kapanmayacağının  ve müziğin sonsuz olduğunun en güzel kanıtlarından biridir.

Peki müzisyenlerin Türkiye’de yeterince kurumsal destek ve burslardan yararlandığını düşünüyor musunuz? Neler yapılmalı?

Hayır düşünmüyorum. Türkiye bu konuda en vasat ülkelerden birisi. Bir müzisyenin elinden tutup ona konser, burs, piyano imkanları verilmiyor. Bana da verilmedi ki ben bu yolu tek başıma yürüdüm. Benim gibi birçok müzisyen arkadaşımın görüşü ve hikayesi de maalesef böyle. Konservatuarlarda bile bazen bu durum yüzünden müziği bırakan müzisyenlerin olması ne üzücü. Yeni kurallar ile de açıkça görülüyor ki müziğin gece vakti susması isteniyor. Müziğin susması mümkün değildir ve asla susmayacaktır çünkü müzik insan için bir ihtiyaç ve kendini anlatış biçimidir ve insan, ihtiyaçlarını karşılamadan ve kendini ifade etmeden duramaz. Benim düşüncem daha çok imkan verilsin daha çok piyanist daha çok çellist çıksın ülkemizden ve sanat yapsın. Dünyada 1 müzisyenin olmasından daha iyi bir şey varsa o da 2 müzisyenin olmasıdır görüşündeyim. Umarım ki beklediğimiz eğitim kalitesi ve yine sanata ve sanatçıya beklediğimiz ilgi en kısa zamanda gelir ve Türkiye sanat anlamında daha bilgili, daha istekli ve daha girişimci olur.

Chopin’in sizin müzik yolculuğunuzdaki anlamı ve önemi nedir?

Chopin benim kahramanım ve onun müziği duygularımı ifade etme biçimimdir. Onun müziği diğer hiçbir bestecide olmadığı kadar derin. Saatlerce dinleyip her dinlediğinizde farklı şeyler düşünebildiğiniz bir bestecidir Chopin. Onun özlem dolu hayatı, Ruslara karşı duyduğu öfke ile geçen zamanları, yaşadığı aşk acıları ve yaşadığı hastalıklar, Chopin’in kalbini küle dönüştürdü benim düşünceme göre. Onun hassas ve kırılgan bedenine sığdırmaya çalıştığı bu olaylar onun müziğini o kadar derin yapıyor ki bazı eserlerini dinlerken gözlerimden yaş geldiğini hatırlıyorum. Özellikle ‘Re Bemol Majör, Noktürn Op.27 No.2’ eserinde bu durumu çok yaşadım. Gerek hikayesi gerek melodisi olsun Chopin’i birazcık anlamaya çalışan biri olan benim için bile çok ayrıydı. Chopin, romantizmin ışığı ve kalplerin kalp olmasını sağlayan en büyük etkendir. Benim için öneminin bu kadar büyük olma sebepleri de kırılgan ve duygusal biri olduğum için olsa gerek. Chopin ile bağ kurabiliyor ve onun müziğini anlamaya çalışıyorum. Bu konuda onlarca içerik tükettim. Kitaplar okudum, belgeseller dinledim, söyleşiler yaptım ve ayrıca söyleşilere katıldım. Size şunu diyebilirim ki Chopin, duygu kavramının gelebileceği son noktadır ve onun müziğinden daha güzel bir şey olamaz. Kısaca toparlamak gerekirse benim yolculuğumda Chopin bir yol gösterici ve ışık kaynağı oldu. Kalbimdeki duyguları onunla ifade ettim ve ondan güç aldım. Chopin bu yüzden benim için çok önemli ve düşünceme göre de gelmiş geçmiş en büyük piyanistlerden ve bestecilerden birisi. Küle dönüşmüş kalbi ile tuşlara adadığı 39 yıllık yaşamı, bizim gibi müzisyenlerin duygularına ve kalplerine ışık tutuyor. Aydın Büke’nin Chopin kitabını okuduktan sonra da Chopin’in hürmetine ve anısına ‘La Minör, Mazurka Op.10 No.1’ eserimi yazdım. Umarım Chopin bunu duymuştur. 

Müzik dışındaki uğraşlarınızdan da söz eder misiniz? Bu uğraşlar sizin müzik yapma biçiminizi ve başarılarınızı nasıl besliyor?

Ben spor ile de ilgileniyorum. Hem basketbol hem futbol hem voleybol ve hem de satranç ile. Basketbol, futbol ve voleybolda takımlara girdim ve turnuvalardan 1.lik madalyaları ile ayrıldım. Satrançta ise bir online turnuvada 2.lik ödülü aldım. Bunlar benim enerjimi ve kondisyonumu, ayrıca da zihnimi dinç tuttukları için çok çok önemliler ve piyano için çok büyük katkıları oluyor. Ayrıca fitness ile de ilgileniyorum ve bu alanda da bir nebze gelişmeyi hedefliyorum. Spor haricinde kitap okumak en büyük tutkum. Özellikle bilim ve müzik tarihi kitapları inanılmaz güzeller. Astronomiye, tıpa ve müziğe bu yönden çok ilgiliyim ve elimden geldiğince bilim alanında Stephen Hawking, Carl Sagan gibi isimlerin kitaplarını incelemeye ve müzik alanında da Serhan Bali, Aydın Büke gibi isimlerin kitaplarını okumaya çalışıyorum. Arkadaşlarımla bir yandan satranç oynamak ve oynarken de bu kitaplardan bahsetmek inanılmaz bir deneyim ve duygu. Kitap okumak zihni açtığı ve bestecileri anlama yolunda büyük yardımı dokunduğu için piyano ile de oldukça bağlantılı. Okumayan ve bilgi sahibi olmayan bir kişinin müzik yapması olanaksızdır. 

İlham aldığınız çağdaş konser piyanistlerinden biraz söz eder misiniz?

Türk piyanistlerinden Gökhan Aybulus, Nihan Ulutan, Fazıl Say, Gülsin Onay gibi isimleri çok yakından takip ediyor ve hayranlıkla izliyorum. Yabancı olarak ise Volodos, Evgeny Kissin, Khatia Buniatishvili en çok beğendiğim piyanistler arasında. Bu müzisyenlerin çalışma azmi ve işlerine duyduğu tutku ve saygı beni her zaman çok etkilemiştir. Röportajın başında da dediğim gibi bu insanlar piyano ile bütünleşmeye yaklaşan ve duygularını bu yolla çok güzel şekilde aktaran insanlardır. Onların yerinde olmak ve onların anladığı gibi piyanoyu, müziği anlamak en büyük hedefim ve isteğim diyebilirim.

Piyanoda kendi çalış tarzınızı yakaladığınızı düşünüyor musunuz? Bu yolda nasıl çabalarda bulundunuz?

Tam anlamıyla yakaladım diyemem ama şu anda bu yolda ilerliyorum diyebilirim. Bunun sebebi Chopin’in müziğinden çok fazla etkilendiğim için Polonyalı piyanistlerin tınıları müziğimde ve eserlerimde bolca rastlanıyor. Bu kasıtlı yaptığım bir şeyden çok kulak aşinalığı ve benimseme duygusundan kaynaklanmakta. Rubinstein gibi piyanistlerin yorumları beni o kadar etkiliyor ki müziğimde onlara yer vermemek olanaksız oluyor. Fakat ben müziği iyi deşifre ettiğimi ve nüansları kendime özgü yaptığımı düşünüyorum. Herkesin müziği anlama şekli gibi benimki de oldukça farklı. Herkes aynı anlamıyor ve yorumlamıyor. Bu, özellikle Mozart ve Beethoven’in müziğinde oldukça rastlanıyor benim açımdan. Mozart’ın saflığı ve Beethoven’in öfkesi her müzisyen tarafından farklı algılanabilir düşüncesindeyim. Müzik dediğimiz şey de bu değil midir? Her zaman yeni fikirler, yeni düşünceler, yeni tarzlar…   

Sizce başarının tanımı nedir?

Bana göre başarının tanımı verilen emeğin meyveleridir. Bunu bir grafik gibi düşünürsek bence doğru orantı vardır aralarında. Emek ne kadar artarsa hem sorumluluk hem de başarı da o kadar artar. Büyük başarı büyük sorumluluk ve çaba ister de diyebiliriz. Bu her alanda böyledir. Emeksiz aş olmaz sözü cidden bu soru için verebileceğim en iyi söz olabilir. Çünkü bir şeye emek verince ve sonucunu da güzel bir şekilde alınca insan tatmin oluyor ayrıca daha çok başarı için daha çok çalışma isteğine kapılıyor. Emek varsa sorumluluk vardır. Sorumluluk varsa başarı da vardır.   

Peki müzik tarihi boyunca yaşamayı en çok istediğiniz dönem ve bunun sebebi nedir?

Orta Romantik Dönem’den Çağdaş Dönem’e kadar olan yıllarda yaşamak isterdim. Bunun sebebi tam olarak o dönemlerdeki müziğe bakış açısını anlamak ve romantizmin nasıl insanlarda yer edindiğini görmek. Ayrıca o dönemde yaşamış olan Chopin, Liszt, Debussy, Rachmaninov, Ravel, Prokofiev gibi isimlerin yapıtlarının kendileri tarafından oluşturulan prömiyerlerde dinlemek olurdu bir başka sebep. Beethoven sonrası gelen özgürleşme ve duyguları ifade etme özgürlüğünü canlı yaşamak inanılmaz bir şey olmalı. Tabi ki Barok Dönem’de de yaşamak ister ve Bach, Handel, Haydn gibi isimlerin eserlerini incelemek isterdim fakat benim klasik müziğe bakış açım Romantik ve Çağdaş Dönem’den sonra biraz değişti diyebilirim.

Klasik müzik hayatınızda nasıl bir boşluğu dolduruyor?

Klasik müzik hayatımda hem zaman olarak hem de duygu olarak çok büyük bir boşluğu dolduruyor. Bunun sebebi hem piyanoda vakit geçirmek hem de piyanoyu anlamaya çalışmak hem çok eğlenceli hem de çok farklı hisler barındıran bir uğraş. Klasik müzikle tanıştıktan sonra duygusal açıdan tamamlanmış hissetmeye başladım çünkü klasik müziğin barındırdığı gerek senfoniler olsun gerek konçertolar gerek solo eserler olsun, insanın kalbine dokunmayı çok iyi başarıyor. Dünya’da bunu bana yapabilen çok az müzik türü var. Klasik müzik ise bunlar arasında en güçlüsü diyebilirim. Özellikle Romantik Dönem eserleri daha da güçlü benim açımdan. Liszt’in Liebestraum’ları olsun Chopin’in Mazurka’ları olsun Schubert’in Fantezileri olsun klasik müzikte çok değerli ve benim açımdan da çok önemliler. Bunun en başlı sebepleri bestecilerin hissettiklerini notaların arasına gizlemesi ve bizim bu saklı hazineleri çıkardıktan sonra hissettiklerimiz.

Katıldığınız yarışmalar ve derecelerinizden biraz söz eder misiniz?

Benim katıldığım 8 yarışma oldu. Müzik alanında İpana Liselerarası Müzik Yarışmasına ve Tekirdağ Bilsem piyano Yarışmasına katıldım. Spor alanında Setbaşı Ortaokulu Futbol / Voleybol Yarışmalarına katıldım ve her ikisinden de 1.lik ile ayrıldım. Oksijen Spor Basketbol Turnuvası’nda da 2.lik / 4.lük ve Şut Yarışması 1.liklerim bulunuyor. Satrançta ise online bir turnuvadan 2.lik ile ayrıldım. Bu başarılarımdan gurur duyuyorum ve ileride daha pek çok yarışmaya daha katılmayı düşünüyorum. Bu 8 yarışmadan toplam 6 madalya ve 1 belge kazandım.     

Yarışmalar konusunda müzisyenler ikiye ayrılıyor. Peki siz yarışmaların müzisyen üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Yapıcı-rekabetçi mi yoksa onları yarış atına dönüştüren olumsuz bir etki mi bu?

Tamamen müzisyene bağlı gibi hissediyorum. Tabi ki bazı yarışmalar çok adaletsiz oluyor. Buna örnek Türkiye’de katıldığım bir yarışmanın ilk ölçütünün parçanın teknik zorluğu olması olabilir. Bir parça doğru notalara ya da zor teknikleri nasıl yapabildiğinizden çok daha fazlasıdır. Buna en iyi örnek Erik Satie ya da Chopin’i verebiliriz. Bazı eserleri basit tekniğe sahip olsa da duygusunu vermek inanılmaz zordur. Bu eserlere önyargı ile yaklaşılıp direk elenmesi çok çok üzücü. Ayrıca da müzisyene de bağlı evet. Ben müzik yarışmalarını her zaman beni motive edici, hırslandırıcı ve yapıcı olarak gördüm fakat bazısı sadece 1. olmak için çabalayıp işin bu kısmı ile hiç ilgilenmeyebilir. Müziğin böyle yorumlanmasında hem Türkiye’deki yarışma kavramının hem de müzisyenin karakterinin büyük payı vardır. 

Ustalarla Söyleşi ve Genç Yetenekler projelerinizden bize de söz eder misiniz? Bu projelere nasıl başladınız ve şu anda neler yapıyorsunuz bu kapsamda?

İkisi de benim oluşturduğum programlardır. Genç Yetenekler’in amacı ülkemizdeki genç yetenekleri bulup onların daha çok insana ulaşmasını sağlamak, onlara destek olmak, onları tanıtmak ve müziklerinin duyulmasını sağlamak. Onları böyle bir yayına alarak hem cesaretlendirdiğimi hem de onların Türkiye’de tanınması için yardımcı olduğumu düşünüyorum. Yayınlarda onları tanıyoruz, klasik müziğe bakış açılarını inceliyoruz, deneyimlerini, anılarını ve müziklerini dinliyoruz. Cansu Naz Eriş, Bilge Gürer, Alp Güngördü şu ana kadar aldığım genç yetenekler arasındadır.

Ustalarla Söyleşi ise ülkemizdeki konser piyanistlerini konuk aldığım ve onları tanıdığımız, müziklerini, düşünce yapılarını incelediğimiz, tavsiyelerini ve önerilerini dikkate aldığımız bir programdır. Şu ana kadar Nihan Ulutan ve Tutu Aydınoğlu ile söyleşiler gerçekleştirdim. Böyle insanların bilgilerine ve deneyimlerine daha çok ihtiyacımız var. Onların sesini daha çok insana duyurmak da benim Türkiye’de sanatın gelişmesi için yapmış olduğum bir görevdir.

Bir kitap projeniz var sanırım. Kapsamı ne olacak, bu kitapla nasıl bir kitleye erişmeyi ve hangi mesajı vermeyi hedefliyorsunuz?

Evet, Chopin’in eserlerini ele aldığım bir kitap olacak. Chopin’in eserlerini teknik yönden inceleyen, hikayelerini anlatan bir kitap yazmak istiyorum. Çalışmalara başladım ve aktif olarak devam etmekteyim. 1-2 yıl gibi bir sürede tamamlamayı hedefliyorum. Türkiye’nin Chopin’i ve eserlerini daha yakından tanımaya ihtiyacı olduğu görüşündeyim. Tüm yazdığı eserleri ele alacağım. Buna örnek olarak Etütler kısmını bitirdiğimi açıklayabilirim ve kitabın fotoğraf yönünden de zengin olması için güvenilir kaynaklardan arşiv almaya da çalışıyorum. 39 yıllık yaşamını bir kitaba sığdırmak cidden zor olsa da başaracağımdan hiç şüphem yok.

Bir piyanist olarak oda müziği mi senfonik müzik mi sizi daha çok heyecanlandırıyor?

Açıkçası oda müziği çünkü piyanoda tek olmak, tüm sorumluluğu göğüslemek oldukça büyük bir şey. Piyanist kendi hislerini, bestecinin anlatmak istediklerini, eserin içindeki duyguyu, kendi duygusunu anlatmak konusunda tek ve yalnız. Bunu sorunsuz yapabilen müzisyenler nadirdir ve çok büyük sanatçılardır. Onların yaşadıkları ve dinleyiciye yaşattıkları cidden inanılmaz bir yetenek, azim ve çaba istiyor.

Müzikle uğraşanlar satranç konusunda da genellikle çok yetenekli oluyorlar. Bu ikisi arasında sizce nasıl bir bağıntı söz konusu? Birbirini besleyen iki uğraş olarak nitelendirilebilir mi?

İkisi de gizli olan bir şeyleri çıkarmaya yönelik sanatlar. Cidden satranç da bir sanattır bana göre. Rakibinizin ne yapacağını önceden öngörüp ona göre hamle yapmak, piyanoda besteciyi anlamak gibi düşünülebilir. Birbirini beslemeleri çok doğrudan olmasa da dolaylı olarak mevcuttur gibi düşünüyorum. İkisi de güzel sanatlar ve insanın ruhunu, duygusunu öne çıkarıyor. Satranç da piyano da benim hayatımda çok önemli yere sahip ve ikisini de yapmaktan çok keyif alıyorum. 

Sizce bir konser piyanistinin başarılı olmasının kriterleri nedir?

Bana göre besteciyi doğru bir şekilde anlamak, soğukkanlılığı koruyabilmek, duygusunu tuşlar yardımı ile dinleyiciye aktarabilmek bir konser piyanistinin başarılı olmasını sağlayan etkenler arasındadır. Dinleyici piyanistin hissettiklerini almalı, besteciyi anlamaya çalışmalı, notalar arasında kendini hem bulmalı hem de kaybetmelidir. Bunları yapabilen bir piyanist için başarılı bir performans ortaya koymuştur desek yanlış olmayacaktır. Önemli olan konserde doğru tuşlara basmaktan ziyade tuşlar aracılığıyla hem kendisinin hem bestecinin hem eserin anlatmak istediklerini anlatmak ve bunu dinleyiciye hissettirmektir.

Türkiye’de klasik müzik dinleyicisinin yıllar içerisinde geliştiğini, değiştiğini düşünüyor musunuz, neden?

Düşünüyorum fakat bu değişim çok yavaş oluyor ki bu çok üzücü. İnsanımızın daha çok Chopin dinlemeye daha çok Bach dinlemeye daha çok Mozart dinlemeye ihtiyacı var. Popüler kültür bu alanda cidden çok üzücü çünkü Chopin denilince akla Do Diyez Minör, Noktürn No.20 harici bir eser gelmemesi üzücü oluyor. Bu durum Chopin’in anlaşılmasında engel oluşturuyor diye düşünüyorum. Chopin’in derinliklerinde yazdığı sonatlar, konçertolar, valsler, prelüdler var ve bunların tek tek çıkarılıp incelenmesi dinlenmesi gerekiyor. Aynı şekilde Mozart için de Beethoven için de Liszt için de ve diğer tüm besteciler için de bu durum geçerli. Piyano ve müzik yapmak doğru notalara basmaktan çok daha fazlasıdır ve bu durumun ülkemizde anlaşılması ve daha özenli şekilde incelenmesi gerektiği düşüncesindeyim.

Son dönemde çok fazla çocuk piyanistin de görünür olduğunu fark ediyoruz. Sizce yıllar içerisinde çocuklar arasında bu müzik enstrümanına olan ilgi artıyor mu, yoksa sosyal medyayla daha mı görünür oluyor?

Sosyal medya çok büyük bir aracı rolünde burada. Sosyal medya ile şüphesiz daha kolay insanlarla iletişime geçebiliyor ve onları tanıyabiliyoruz. Fakat bu kadar artısının olmasının yanında maalesef eksileri de mevcut. Bu durumlarda kötü kişilerin yazdığı saygısızca eleştiriler ya da sosyal medyada çok fazla vakit geçirme durumu çocuk müzisyenler için kötü durumlar arasındadır. Bu durumlar onların motivasyonunu bozabilir ya da ellerini telefona daha alışkın hale getirebilir. Her şey dozunda ve vaktinde güzel. Bence çocukların enstrümanlara ilgisi de bu sayede artıyor. O konser salonlarını görmek, o atmosferi hissetmek onlar için çok motive edici olmalı.

Yakın geleceğe dair hayallerinizden, projelerinizden de kısaca söz etmenizi isteyeceğim.

Benim geleceğe dair hayallerim arasında Polonya’da Chopin’in Mi Minör, Piyano Konçertosu No. 1 Op.11 eserini orkestra ile seslendirmek var. Bunun için tabi ki iyi bir piyanist ve müzik ile daha içli dışlı olmam gerekiyor. Polonya’ya gitmek, Chopin’in kalbinin attığı yerde müziğimi insanlara dinletmek benim için en büyük şeylerden birisi ve kim bilir? Orada Uluslararası Frederic Chopin yarışmasına bile katılırım. Bu herhalde bir piyanist ve müzisyenin hayatında katılacağı ve deneyimleyeceği en büyük yarışmadır. Yarışmadan çok daha fazlası… Chopin’in kalbine giden bir yol… Sonsuz, karanlık ama parlak.  

2 comments

  1. Babacığım önünde uzun bir ömür var İnşallah hayallerin doğrultusunda yola devam edersin ben başarılı olacağından nokta şüphem yok çünkü akıl yetenek başarı hırs tüm bunlara sahip olduğunu biliyorum seni çok seviyorum babacığım başarılarının devamını diliyorum

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s