Finlandiya’da müzik çalışmalarını sürdüren genç çellist Aslıhan Gençgönül: “Barok müziğe büyük ilgim var. Barok çello eğitimine ağırlık vereceğim”

1996 yılında Mersin’de doğan Aslıhan Gençgönül, müzik hayatına 7 yaşında Kültür Bakanlığı Devlet Çoksesli Çocuk Korosu’nda başladı. 12 sene boyunca üyesi olduğu koronun sonraki yıllarda gençlik korosu olarak devam etmesiyle Türkiye’de ve yurt dışında birçok konserde yer aldı. Ahter Destan yönetimindeki koro ile katıldığı Belçika’daki Neerpelt Uluslararası Koro Yarışması’nda Birincilik ve Summa cum Laude ödüllerinin sahibi oldu. Bunun yanı sıra Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin çocuk korosunun bir üyesi olmaya ve birçok temsilde sahne almaya devam etti.

2006 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı sınavlarını birincilikle kazanan Gençgönül, Doç. Dr. İzzet Nazlıaka ve Prof. Doğan Cangal ile viyolonsel çalışmalarını gerçekleştirdi. Bu dönemde armoni ve analiz çalışmalarını, günümüzde birçok genç müzisyenin yetişmesinde çok değerli katkıları olmuş olan İlhan Baran ile destekledi.

2016 yılında Finlandiya’nın Helsinki şehrindeki Sibelius Akademisi’ne Erasmus Değişim Programı öğrencisi olarak Prof. Raimo Sariola’nın sınıfına kabul edilen Gençgönül, eğitimine burada devam etmeye karar verip, akademinin seçmelerini birincilik ile kazandı.

Akademik hayatı boyunca, oda müziği çalışmalarını Paavo Pohjola, Tuomas Turriago, Antti Tikkanen, İlya Sirotin, Erdoğan Davran, İldiko Zsuzsanna Moog, Garbis Atmacayan ile devam ettirmesinin yanı sıra Marko Ylönen, Paavali Jumppanen, Martti Rautio, Ellen Jewett, Tatjana Masurenko, Rebekka Hartmann gibi önemli isimlerin oda müziği; Aleksander Rudin, Martti Rousi, Boris Andrianov, Elizabeth Simkin, Andreas Brantelid, Peter Hoerr gibi isimlerin ise solo ustalık sınıflarına katıldı. 

Yaylı dörtlü grubu ile Florida Uluslararası Müzik Yarışması’nda Birincilik ödülü kazanıp, Gala konserini New York’taki Carnegie Hall’un Weill Resital Salonu’nda gerçekleştiren ve “konser verdiğim en özel mekan burasıydı” diye o büyülü anı mutlulukla anımsayan genç sanatçımız, solo konserlerinin yanı sıra, Gürer Aykal, Orhun Orhon, Burak Tüzün, Işın Metin gibi usta şeflerin yönetimindeki Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası, Ankara Gençlik Senfoni Orkestrası ve Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası’nda yer aldı. 2014 yılında Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası ile Işın Metin yönetiminde Almanya’nın Bonn kentindeki Beethovenfest’te, 2013-2015 yıllarında ise Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası ile Çek Cumhuriyeti, İtalya, Slovakya, Macaristan’da konserler verdi. 

Sibelius Akademi Senfoni Orkestrası viyolonsel grup şefi ve Turku Filarmoni Orkestrası üyesi olarak yer aldığı konserlerde ülkemizi başarıyla temsil etti. 2018-2019 yıllarında Helsinki Filarmoni Orkestrası ve Royal Concertgebow Orkestrası’nın düzenlediği seçmelerini kazanarak konserler verdi ve yurt dışındaki orkestra kariyeri boyunca çalıştığı şefler arasında Gianandrea Noseda, Susanna Malkki, Sakari Oramo, Olli Mustonen gibi isimler yer aldı. 

Sibelius Akademi’deki başarıları nedeniyle kendisine hem yüzde yüz burs hem de 1912-Georges Cunault yapımı viyolonsel hibe edilen Aslıhan Gençgönül, Yüksek Lisans viyolonsel eğitimini Prof. Marko Ylönen ile devam ettiriyor ve ülkenin çeşitli orkestra ve oda müziği gruplarında kariyerini sürdürüyor.

Aşağıda bu değerli sanatçımızla birçok farklı alana dair görüş ve izlenimlerini öğrenmeye çalıştığım, Finlandiya’daki müzik eğitiminin kendisine katkılarından pandemi döneminde müzik yapma biçiminin doğurduğu değişimlere, çellonun yanında en çok hangi çalgıyla duo yapmayı sevdiğine dek çok keyifli ve bilgilendirici bir söyleşi sizleri bekliyor: 

Müziğe olan ilginiz ve yeteneğiniz nasıl ortaya çıktı? İlk başta bir koro geçmişiniz var sanırım. Bu koro temeli size neler kattı sonraki yıllardaki müzik performansınıza bakıldığında? 

Ablam bir piyanist, annem ise piyano öğretmeni olduğu için müzikle çok erken yaşta tanıştım. Annem müziğe olan ilgi ve sevgimi fark edip, beni Kültür Bakanlığı Çocuk Korosu seçmelerine soktu. 7 yaşında başladığım koro yaşantım üniversiteye başlayana kadar sürdü. Bu süreçte pek çok koro şefiyle çalışma imkanı buldum. Duyma yeteneğim ve solfej bilgim koro eğitimim sayesinde çok geliştiği için konservatuvara girdiğimde bu konularda hiç sıkıntı çekmedim diyebilirim. Uzun süre çalıştığım koro şefi Ahter Destan’ın müziği hayat felsefesi olarak belirlememde etkisi çok büyüktür. 

Viyolonselle konservatuar öncesinde bir “tanışıklığınız” var mıydı? 10 yaşında bu enstrümanla karşılaştığınızda hisleriniz ne oldu? 

Konservatuvara girmeden önce viyolonsel çalmadım ama ablam sayesinde pek çok solo ve oda müziği konseri dinleme şansım oldu. Bu konserlerden birinde viyolonseli canlı dinlediğimi ve konser sonrası bu enstrümanı seçmeye karar verdiğimi çok iyi hatırlıyorum. Okulun giriş sınavlarında jüri beni piyano bölümüne almaya çabalamıştı ama sanırım bu konudaki kararlılığım ve fiziksel uygunluğumun da etkisiyle sonunda istediğim oldu. Böylece Doç. Dr. İzzet Nazlıaka ile viyolonsel öğrenimime başladım.  

Finlandiya’daki eğitiminiz size neler kattı? Finlandiya ile Türkiye’deki müzik eğitimini kıyasladığınızda gözünüze hangi farklılıklar çarpıyor? 

Finlandiya’daki en büyük şansım, akademinin yaylı bölümü seviyesinin çok yüksek olması. Burada gençliğinde Rostropovich ve Tortelier gibi isimlerin öğrencisi olmasıyla bilinen harika çellist ve öğretmen Raimo Sariola ile çalışma şansı buldum. Şu an eğitimimi Marko Ylönen ile devam ettiriyorum. O da Heinrich Schiff’in sınıfında yer almış bir çello solisti. Böyle köklü okul ve öğretmenleri deneyimlemiş insanlarla çalışabilmek benim için rüya gibi bir şey. Her ders sonrasında kendimi daha da motive olmuş ve aydınlanmış olarak hissetmek bence büyük bir lüks. Tabii ki bu lükse erişmemi Türkiye’deki eğitimimin yeterliliğine borçluyum. İki ülkeyi kıyasladığımda Türkiye’deki eğitimin daha geleneksel ve kurallara dayalı olduğunu söyleyebilirim. 

Oda müziği çalışmalarına da ağırlık vermişsiniz. Sizce Türkiye’de son dönemde oda müziği yaygınlaşıyor mu? Bunu neye bağlarsınız? 

İnternet üzerinden izlediğim kadarıyla arttığını düşünüyorum. Konser olanaklarının artıp artmadığı ile ilgili çok bilgi sahibi değilim. Ama meslektaşlarımın kendi çaba ve istekleriyle kurdukları oda müziği gruplarının haberlerini almak, prova ve konserlerinden kayıtlar dinlemek, yapılan festivallerdeki programları takip etmek tabii ki ilgimi çekiyor. Orkestralara genç müzisyen alımının Türkiye’de oda müziğinin yaygınlaşmasına destek olacağına inanıyorum.

Peki pandemi süreci sizce müzik yapma biçimlerini nasıl değiştirdi / değiştiriyor? 

Bu durumun tabii ki çok fazla dezavantajı var. Bu süreçte tüm müzisyenler seyirciyle olan paylaşımlarını, sahnede olma hissinin çok özlüyorlar. Aynı zamanda çoğu kişinin programları, konser rutinleri alt üst oldu ve öğrencilerin eğitim hayatı sekteye uğradı. Olumlu yanına bakmak gerekirse, bu dönemde müzisyenlerin daha az çalınmış, bilinirliği az olan eserleri repertuvarlarına kazandırmaya zaman ayırdıklarını düşünüyorum. Her ne kadar canlısının yerini tutmasa da, internet üzerinden katılabileceğimiz ustalık sınıflarının, seminerlerin, izleyebileceğimiz performansların sayısı arttı. Bunun olumlu ve olumsuz yanları tabii ki tartışılır. 

Katıldığınız ustalık sınıfları size nasıl katkılar sağladı? 

Öncelikle farklı kültürlerden müzisyenler tanımak bu durumun en büyük avantajı. Okul süresince belirli bir rutininiz var, her hafta enstrüman hocalarınız ile ders yapıyorsunuz ve birbirinize alışıyorsunuz. Bu uzun süreçten sonra başka müzisyenlerle ders yapmak bakış açınızın değişmesine sebep oluyor. Çalıştığınız eserleri geliştirmek için en işe yarar çözümün farklı isimlere kendinizi dinletmek olduğunu düşünüyorum.

Birçok müzisyenin rüyalarını süsleyen Carnegie Hall’da resital vermek nasıl bir duygu? Neler hissettiniz? Öncesinde nasıl bir çalışma metodu izlediniz? 

Yaylı dörtlü grubumuzla orada düzenlenen bir yarışmanın ilanını gördük ve katılmaya karar verdik. Video elemelerini geçip birinci olduğumuzda Gala konserini Carnegie Hall’da yapmaya hak kazandık. Tabii ki çok heyecan verici bir konserdi ve çok keyifli geçti. Seyirciler performansımızı büyük beğeniyle karşıladılar. Gerçekten gurur vericiydi…

Birçok filarmoni orkestrasında yer aldınız ve yer almaya devam ediyorsunuz. Bu çok-kültürlü müzik platformları müziğinize ve hayata bakış biçiminizde nasıl katkılar sağladı? 

Küçük yaşlardan beri kendimi orkestrada çalarken hep çok rahat hissettim. Belki de toplu müzik yapmayı koroda deneyimlediğim için aynı zevki orkestrada almak benim için tanıdık bir histi. Çocuk ve gençlik orkestralarında yer almamın sosyal hayatıma da çok katkısı oldu. İnsanlarla iletişim kurmayı, sosyalleşmeyi veya iş yapmayı müzikle gerçekleştirmek çok keyifli bir durum. 

Sibelius Akademi ile güçlü bir bağınız ve işbirliğiniz var. Biraz bunlardan söz eder misiniz? 

Akademi’de hep çok aktif olmaya çalışıyorum. Eğitimimin başladığı yıldan beri okulun düzenlediği tüm seçmelere, konserlere ve projelere katılmaya çalıştım. Helsinki Filarmoni, Turku Filarmoni ve Royal Concertgebouw Orkestraları ile konser verme şansına da bu sayede eriştim. Enstrüman ve maddi destek burslarından devamlı olarak yararlanabilmemin sebebini de burs komitelerinin ve okul idaresinin aktifliğimi takdir etmesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Sibelius Akademi tarafından size hibe edilen viyolonselinizin de öyküsü çok hoş. Okurlarımızla paylaşmak ister misiniz? 

Lisans mezuniyet sınavım yaklaşıyordu ve hocam her dersimizde o zaman çaldığım çellonun yetersizliğinden yakınıyordu. Bir gün akademinin enstrüman bursu başvurularının açıklandığını öğrendim ve hemen başvurdum. Onlarca çellistin arasından bu bursa layık görüldüğüm için çok mutlu oldum. Şu an elimde çok güçlü ve parlak tonu olan Fransız bir enstrüman var. Bana layık görüldüğü için kendimi çok şanslı hissediyorum.

İlham aldığınız çellistleri öğrenebilir miyim? 

Çok fazla isim var tabii ama son zamanlarda en çok dinlediğim ve etkilediğim isimler Yo-Yo Ma ve Steven Isserlis diyebilirim. Bir de erken dönem müzisyenlerinden Jordi Savall.

Çello çalarken yapılmaması gereken hatalar hangileri sizce?

Isınma ve egzersiz yapmadan çalmaya başlamak. Kendim de bu hatayı daha önceden defalarca yaptığım için rahatlıkla söyleyebilirim. 

Peki çelloya en çok yakışan eşlikçi enstrüman hangisi?

Etrafımda hep piyanistlerin olması ve repertuvarının genişliği nedeniyle piyanistlerle müzik yapmaktan her zaman keyif almışımdır. 

Çalış biçiminizde mükemmeliyete varmak için neler yaparsınız? Örneğin kendinizi kayda alıp sonra acımasızca eleştirdiğiniz olur mu? 

Tabii ki kendime herkes kadar acımasız davranmışımdır. Ama bu acımasızlığın verdiğiniz performans sayısıyla doğru bir orantısı olması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde yaptığınız işten keyif almanıza bir faydası olmuyor. Bu yüzden küçük bir seyirciye de olsa çalıştığım eserleri sıkça çalmaya ve performans hissini yaşamaya gayret ediyorum. 

Çello çaldığınız en çarpıcı mekan hangisi oldu?

Carnegie Hall konser verdiğim en özel salonlardandı. 

Erken 20.dönemden örnek aldığınız çellistler var mı? 

Şu sıralar teknik çalışmalarımı yaparken Leonard Rose ve Andre Navarra’nın çello tekniğine bakış açılarını anlatan videoları epey izliyorum. Ustaların kendi sözcükleriyle açıkladıkları tavsiyeleri dinlemek çok aydınlatıcı oluyor. 

Müzik tarihinde yaşamayı en çok arzu ettiğiniz dönem hangisi? Ve neden? 

Barok müziğe büyük bir ilgim var. Marin Marais veya J.S. Bach ile aynı dönemde yaşamak isterdim. 

Solo konserlerde repertuarınızı nasıl belirlersiniz? Bu repertuarda olmazsa olmaz çello konçertoları var mı? 

Repertuvarımı genişletmek adına yeni programlar oluşturmaya gayret ediyorum. Son anda belli olan konserler için sevdiğim ve çalarken rahat ettiğim eseler var elbette. Önceden belirlenen konserler için yeni eserler hazırlamayı daha heyecan verici buluyorum. 

Kimine göre Sostokoviç, kimine göre Schumann. Size göre müzik tarihinde yazılmış en güzel çello konçertosu hangisi? 

Çok zor bir soru ama son zamanlarda Ernest Bloch’un Schelomo eserini çalmaktan ve dinlemekten çok keyif alıyorum. 

Çelloya yeni başlayan çocuk müzisyenler için neler önerirsiniz? Bu enstrümanda yetkinleşmek için nasıl fedakarlıklar ortaya koymalılar? Nasıl bir çalışma metodu izlemeliler?

Çalışmak, fedakarlık göstermek tabii ki bu işin olmazsa olmazı. Ama çocuk müzisyenlere bu işin eğlenceli yanına ve keyif almaya odaklanmalarını öneririm. Özellikle erken yaştaki çocuklara müzik sevgisi ve tutkusunu aşılamanın yolunun buradan geçtiğini düşünüyorum. Neticede çocuklar için en güzel şey oyun oynamaktır ve müziğin eğlenceli yanını keşfeden bir çocuğun müzikle bir bağ kurmaması için bir neden göremiyorum. 

Son olarak, yakın döneme dair hedefleriniz ve projelerinizi öğrenmek isterim. 

Yakın dönemde pedagoji diploması çalışmalarımı ve Yüksek Lisans bitirme resitalimi vererek derecemi tamamlamayı planlıyorum. Gelecek sene yarım bıraktığım Barok çello eğitimine daha fazla ağırlık vereceğim. Türkiye’de ve yurt dışında solo ve oda müziği konserlerime devam edeceğim. Bunlara ablam Begümhan Gençgönül Kes ile gerçekleştireceğim konser ve kayıtlar da dahil. Pandemi izin verdiği sürece yarışmalar ve festivallerde yer almayı hedefliyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s