Müzik yolculuğunu Almanya’da sürdüren Mert Yeşilmenderes: “Olgunlaşmak için yurtdışında da eğitim görmeliydim.”

Müziğe 10 yaş gibi görece geç bir yaşta başlayan, ancak arayı çok kısa bir süre içerisinde yükselen bir müzikal deneyim ve başarı ivmesiyle kapayan genç piyanist Mert Yeşilmenderes’in ismini ilk olarak yıllar önce Andante dergisinde kendisiyle yapılan bir röportaj esnasında işitmiş, bir yandan da kendisinin Borusan Klasik için yaptığı programı beğeniyle takip etmeye devam etmiştim. Andante röportajındaki bir söz ise Gülsin Onay’ın dokunduğu yüzlerce müzisyenden biri olan Mert Yeşilmenderes’in hayatındaki olumlu değişimi gözler önüne seriyordu: “Gülsin Onay sayesinde piyano çalmayı ve çalışmayı asla bir “meslek, iş” olarak değil, nefes almak gibi, çok doğal bir şey olarak gördüm. Beni zincirlerimden kurtardı.”

Mert Yeşilmenderes’in bir süredir Almanya’da müzik çalışmalarını yürüttüğünü, bir yandan da genç yaşta kendi öğrencilerini de yetiştirmeye başladığını öğrendiğimde Harika Gençler dosyam için kendisiyle tanışmanın benim için ne kadar özel bir deneyim olacağını fark ettim. Mert Yeşilmenderes, aşağıda okuyacağınız röportajda aslında bize Türkiye’de klasik müzik eğitimi, devlet desteği, toplumsal farkındalık, müziğin gelişimine elverişli ortam yaratılması gibi konulardaki tartışmalarımızın Almanya gibi referans ülkelerdeki örnekler üzerinden nasıl şekilleneceğine dair çok somut ve ayakları yere basan öneriler getiriyor.

Mert Yeşilmenderes’in ifadeleriyle devlet senfoni orkestraları ve devlet opera ve balesi gibi kurumlar sadece bulundukları şehirlerde kök salmamalı, çevre bölgelere de yayılmalı. Dolayısıyla klasik müziğin toplumun genlerinde olmasının yanı sıra, Mert Yeşilmenderes’e göre, devlet de buna yönelik elverişli, planlı ve yaygın bir altyapı hazırlamalı ki toplumun tüm kesimleri bu kültürel gelişim desteğinden faydalanabilsin, klasik müzik “elitist” bir proje gibi görülmesin. Bu açıdan başkentte, büyük şehirlerde açılan konser salonları elbette önemli bir adım olsa da, merkezden çevreye doğru yayılması halinde toplumun bütünü tarafından içselleştirilebilir. Bu açıdan Almanya, İtalya ve Avusturya’nın Avrupa’nın klasik müzik başkentleri olması, planlı ve toplumu kucaklayan bir klasik müzik sevgisi aşılanmasıyla doğru orantılı ve yüzyıllara yayılan kararlı bir çabanın ürünü.

Bu zamana değin birçok solo ve oda müziği konseri vermiş ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı lisans devresinden mezun olduktan sonra ikinci lisans eğitimini de Haziran 2019’da Lübeck Müzik Yüksekokulu’nda Prof. Konstanze Eickhorst’un öğrencisi olarak tamamlamış olan Mert Yeşilmenderes’in bir diğer önerisi ise, konservatuarlara, senfoni orkestralarına ve konser salonlarına daha fazla bütçe ayrılması, kurumların modern altyapı ve ekipman (akustikten sahne ekipmanına dek) donatılması.

Müziğin duygu ve düşüncelerin sesler ile ifade edilmesi sanatı olduğunu, piyanonun ise sadece bunu yapmayı sağlayan bir araç olduğunu düşünüyor Mert Yeşilmenderes ve ustalık sınıflarını da oldukça yararlı görüyor çünkü böylelikle “öğrencinin daha önce çalışmadığı bir müzisyen ile bir ustalık sınıfında bir araya gelmesinin, başka bir kulağın bambaşka bir bakış açısı ile o öğrenciyi dinlemesinin, çok ilham verici bir deneyime dönüşebileceğine” dikkat çekiyor. Bir diğer ifadeyle, ustalık sınıfları, Mert Yeşilmenderes’e göre, tek bir doğrunun olmadığının, gençlerin müzik yapma biçimlerine dair farklı bakış açılarının onları derinleştirip geliştirebildiğinin güçlü bir kanıtı.

Daha fazla tüyo vermeden Mert Yeşilmenderes ile bu keyifli söyleşimizi sizinle de paylaşmak isterim. Bu söyleşiden, müziksever bir gazeteci olarak çok güzel veriler ve bilgiler edindim, kendisine bu vesileyle bir kez daha teşekkür etmek isterim.

Kendinizi biraz tanıtır mısınız? Müzik yolculuğunuz kaç yaşında nasıl başladı? Nasıl devam ediyor? 

1994 yılında İstanbul’da doğdum. Ailemizde profesyonel anlamda müziğe yönelen ilk ve tek kişiyim. Müzik yolculuğum on yaşındayken (çok geç denebilecek bir yaş), ortaokuldaki müzik öğretmenimin ilgimi keşfetmesi ile başladı. 

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda uzun yıllar süren eğitimimin ardından, yüksek öğrenimime devam etmek için Almanya’ya yerleştim. Yaklaşık dört yıldır Musikhochschule Lübeck’te hem Prof. Konstanze Eickhorst’un sınıfında eğitimime devam ediyorum, hem de hocalık yapıyorum. Önümüzdeki yıl buradaki eğitimimi de tamamlayarak, müzik yaşamımdaki önemli bir dönemi daha sonlandırmış olacağım. 

Uzun yıllardır her fırsatımda solo ve oda müziği konserleri vererek, kayıtlar yaparak ve farklı piyanistlerle çalışarak kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Son birkaç yıldır hocalık da müzikal yaşamımda önemli bir rol oynamaya başladı. Almanya’daki öğrencilerim dışında, Türkiye’den de bazı genç piyanistlere konservatuvara hazırlık düzeyinde ders veriyor, yurt dışında eğitim gibi konularda mentorluk yapıyorum.

Neden piyanoyu tercih ettiniz? 

Piyanoyu tercih etmemin özel bir sebebi yoktu. Okuldaki müzik odamızda çok sayıda klavye ve bir piyano vardı. Doğal olarak bu enstrümanlar hemen ilgimi çekmişti. Başlarda öğretmenimi izleyerek, onun çaldığı gibi çalmaya çalışıyordum. On dakikalık teneffüslerde bile müzik odasına gidip gelmeye başlayınca, sanırım bu durum öğretmenimin dikkatini çekti. 

Almanya’da müzik eğitimine nasıl karar verdiniz? İki ülke arasında klasik müziğe verilen önem ve değer açısından sizce nasıl farklılıklar var? 

Yurt dışına gitme fikri konservatuvarda öğrenciyken hep aklımın bir köşesindeydi. O dönemlerde bizden yaşça büyük bazı öğrencilerin mezun olduktan sonra Almanya’ya, Fransa’ya, Amerika’ya gittiğini hep duyardık. Birlikte çalıştığım hocalarımın da neredeyse tamamının yurt dışı geçmişi vardı. Yıllar içinde, “Bir müzisyen kendini tam anlamıyla geliştirebilmek ve olgunlaşabilmek için mutlaka yurt dışında da eğitim görmeli”  düşüncesi bilinçaltıma yerleşmiş olmalı.

Almanya tabii ki birçok açıdan Türkiye’ye kıyasla daha farklı bir noktada. Fakat unutulmamalı ki, burası klasik müziğin ana vatanı konumunda. Bach, Beethoven, Schumann, Brahms gibi müzik tarihine yön veren müzisyenler bu coğrafyada doğmuş. Yüzyıllar öncesine uzanan köklü ve sürekli bir müzik kültürü var. Haliyle toplumun klasik müzik sanatına olan yaklaşımı da daha farklı oluyor. Dünyanın en önde gelen konser salonlarının, orkestralarının ve müzik okullarının da büyük çoğunluğu burada. 

Yani, bir kültürün o toplumun genlerinde olması kadar, devletin elverişli ortamın yaratılmasına destek vermesi de gerekiyor. Türkiye bu konuda daha somut adımlar atabilir. Yakında İstanbul’da Yeni Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) açılacak olması ve Ankara’da Yeni Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Konser Salonu’nun (CSO) açılmış olması önemli gelişmeler. Devlet senfoni orkestraları ve Devlet Opera ve Balesi gibi kurumlar sadece bulundukları şehirlerde değil,çevre bölgelerde de faaliyet gösterebilse, toplumun çok daha büyük bir kesimine ulaşılabilir. Ama tabii ki bütün bunların gerçekleşmesi için bu kurumlara daha fazla bütçe ayrılması gerekiyor. Yani devletin planlı desteği şart. 

Elbette çok fazla ustalık sınıfına katılmışsınızdır. Sizin müzikal gelişiminiz açısından bu çalışmaların önemi ne oldu? Diğer müzisyenlerle etkileşim, müziğinizde nasıl bir katkı sağladı?

Her profesyonel müzisyenin eğitim hayatı boyunca birlikte çalıştığı, teknik-müzikal-sanatsal-kişisel gelişimine ciddi şekilde yön veren hocaları vardır. Ustalık sınıflarının bu süreçte özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bir hocayla belirli bir süre çalıştıktan sonra, hoca ve öğrenci birbirini iyice tanımaya başlıyor. Hoca, öğrencinin zayıflıklarını ve güçlü taraflarını çözdüğü gibi, artık öğrenci de hocasının yaklaşımını ve neler beklediğini otomatik olarak içselleştirmiş oluyor. Tam bu noktada, öğrencinin daha önce çalışmadığı bir müzisyen ile bir ustalık sınıfında bir araya gelmesi, başka bir kulağın bambaşka bir bakış açısı ile o öğrenciyi dinlemesi, çok ilham verici bir deneyime dönüşebilir. 

Ben bugüne kadar doğru seçimlerle dengeli bir yol izlediğimi düşünüyorum. Farklı müzisyenlerle bir araya geldikçe, ne kadar farklı yaklaşımların mümkün olduğunu gördüm. Müzikte tek bir doğrunun olmadığını ve tutuculuğa asla yer olmadığını çok daha iyi anladım. Öte yandan ustalık sınıfları, özellikle yurt dışında eğitimine devam etmek isteyenler için, hocalarla tanışma fırsatı yaratması açısından da çok önemli. 

Unutamadığınız bir konserinizi sorsam, hangisini anlatmak isterdiniz? 

2019 yılında, okulum Musikhochschule Lübeck’te her yıl düzenlenen “Brahms Festivali”nde bir konserde yer almıştım. Brahms Festivali, genellikle hocaların ve misafir müzisyenlerin sahne aldığı, az sayıda öğrencinin aktif olarak katıldığı bir festival. Program gereği Debussy’nin Prelüdler’inden bir seçki çalmam gerekiyordu ve haliyle çok sıkı hazırlanmıştım. İyi akustikli ve iyi piyanolu dopdolu bir salonda, önemli denebilecek bir dinleyici kitlesinin önünde, şimdiye kadarki en keyifli, ilham verici ve yüksek enerjili konserlerimden birini yaşadım. Bittikten sonra dakikalarca süren alkışları hiç unutmayacağım.

Bir günlüğüne sizi Kültür Bakanı olarak atasam, Türkiye’de müzik sektörüne destek açısından ne tür değişiklikler yapardınız? 

Öncelikle konservatuvarlara, senfoni orkestralarına (opera ve bale dahil) ve konser salonlarına çok daha fazla bütçe ayrılmasını sağlardım. 

Bu kurumların her türlü modern altyapı ve ekipman ile donatılması (enstrümanlar, salonların akustiği, orkestra çukurları, sahne ekipmanı vb.) ve dünya standartlarına erişmesi için uzun vadeli planlar yapardım. Dünya müzik piyasasına ayak uydurabilecek, uluslararası arenada var olabilecek bir Türkiye için, bu kurumları ve bağlı oldukları sistemi geliştirmek için gerekli adımları atardım. Tüm bunları bir gün içinde muhtemelen başaramazdım. Ama elimden geleni yapardım…

Son dönemde İngiltere’de okul müfredatları klasik müzik sevgisi ve ilgisini destekleyecek şekilde revize ediliyor. Eminim Almanya’da da benzer çalışmalar vardır. Sizce Türkiye’de bu konuda ne tür eksikler var? 

Okullar bu konuda en önemli araçlardan birisi. Çoğu okulda müzik derslerinin boş geçtiğini veya zorlukla işlendiğini, öğrencilerin büyük kısmı tarafından ciddiye alınmadığını biliyorum. Bu durum maalesef güzel sanatlar liselerinde bile böyle. Müzik dersi, matematik ödevlerinin yapıldığı veya öğrencilerin başıboş bırakıldığı bir “serbest zaman” olmamalı.

Tamamen sınavlara hazırlık odaklı; müzik, resim gibi sanat dallarının yok sayıldığı bir eğitim sistemine sahibiz. Kanımca bu noktada müzik öğretmenlerine büyük iş düşüyor. Yaratıcı ve öğrencilerin doğal yollarla ilgisini çekmeye yönelik yöntemler geliştirilmeli. Bunlarla alakalı eğitimler, seminerler düzenlenmeli ve ilk önce öğretmenler bilinçlendirilmeli.

İnternette bir tık ile binlerce veriye ulaşabildiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Öğretmenlerin her şeyi kurumlardan beklemeden, kendi kendilerini geliştirmeye çalışması da çok önemli. Müzik topluluklarının, müzikal ya da açıklamalı konser gibi ilgi çekici içerikli etkinlikler ile öğrencilere ulaşması da önemli katkılar sağlayabilir.  

Sizce Klasik Müziğin beşiği hangi ülke / şehir ve neden? 

Almanya, özellikle enstrümantal müzik alanında müzik tarihine bütün dönemlerinde yön vermiş. Sadece Händel, Bach, Beethoven, Mendelssohn, Schumann, Brahms ve Wagner’in Alman olduğunu bilmek bile bu ülkenin önemini çok iyi özetliyor. Franz Liszt de Macaristan doğumlu olduğu halde, müzik yaşamının zirve yıllarında Almanya’nın Weimar kentinde yaşamış ve çalışmış. Günümüzün en önde gelen orkestraları Berlin Filarmoni, Elbphilharmonie, Münih Filarmoni ve Bavyera Radyo Senfoni gibi toplulukların hepsi Almanya merkezli. 

Viyana, şehir olarak tek başına çok ayrıcalıklı bir yere sahip. Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert ve Brahms gibi müzisyenler ya Viyana’da doğmuş, ya da hayatlarının büyük kısmını burada geçirmiş. 

İtalya ise operanın doğduğu ülke olarak özel bir yere sahip. Özellikle Milano şehri, içinde barındırdığı La Scala Tiyatrosu nedeniyle opera sanatçılarının mabedi olarak kabul ediliyor.

Piyanoyu bir duyguyla eşleştirmenizi istersem hangi duyguyu neden seçerdiniz? 

Piyanoyu tüm duygular ile eşleştirebiliriz. Çünkü özünde “müziği” her türlü duygu ile bağdaştırmak mümkün. Neşe, hüzün, heyecan, yalnızlık, öfke… Müzik, duygu ve düşüncelerin sesler ile ifade edilmesi sanatı. Piyano ise yalnızca bunu yapmamızı sağlayan bir araç.

Pandemide müzikal anlamda en çok neyi özlediniz? 

Tabii ki dolu salonlarda seyircili konserler vermeyi… Pandemi, dijital platformların daha verimli şekilde kullanılması açısından önemli bir rol oynadı. Canlı yayınlar, video kayıtlar ile salondaki yüz kişinin ötesinde her zamankinden daha fazla kişiye ulaşıyoruz.

Fakat seyircinin salonda yarattığı pozitif enerjinin olmaması büyük eksiklik. Canlı konserler, sanatçı-müzik-dinleyici alışverişinin gerçekleştiği yegane anlardır, eşsizdir. Bir tane ilham dolu, yüksek enerjili konser anı, on tane mükemmel CD kaydından daha değerlidir. Çünkü konserdeki karşılıklı iletişim “canlı”dır ve aynısının tekrar yaşanması mümkün değildir. Bu da seyircili konserleri en az dinleyiciler kadar müzisyenler için de eşsiz kılar. 

Pandemi dönemini müzikal anlamda nasıl geçirdiniz? 

Pandemi döneminde mümkün olduğunca yeni eserler öğrenmeye ve kaydetmeye çalıştım. Hayatın olağan akışının büyük ölçüde durması, birçok kişiyi yalnızlığa itti. Bunun önüne geçmek için, farklı enstrümanlarla birlikte çalışarak oda müziğinden kopmamaya çalıştım. İmkan buldukça ufak topluluklar önünde çalıp, konser formundan düşmemeye de hala dikkat ediyorum. Müzik dinlemek ve müzik üzerine düşünmek zaten her zaman gündelik yaşamımın bir parçası.

Sahneye çıkmadan önce heyecanlanır mısınız? Bu heyecanı nasıl yönetirsiniz?  

Bu konuda özellikle şanslı olduğumu düşünüyorum. Eğer konsere iyi hazırlanmışsam ufak bir “mutluluk heyecanı” dışında negatif bir heyecan yaşamıyorum. Sanırım bu özgüvenli yapımla alakalı. Bakış açısı da çok önemli. “Bir sürü insanın önünde çalacağım” yerine “Bir sürü insan beni dinlemeye gelmiş” dediğiniz zaman heyecanı kontrol altına almaya başlıyorsunuz. Heyecandan ciddi şekilde elleri titrediği için konserden önce sakinleştirici ilaç alan müzisyen arkadaşlarım da var. 

Piyano çaldığınız en sıradışı yer şimdiye kadar neresi oldu?

2015 yılında Adıyaman Müzik Festivali kapsamında, Adıyaman’da ilk halka açık piyano resitalini gerçekleştirmiştim ve bu konser Kent Meydanı’nda yapılmıştı. Caddelerden arabaların geçtiği, binaların camlarından ve meydanın her yerinden insanların izlediği değişik bir konser olmuştu. 

Sahneye çıktığınız veya konser izlediğiniz, unutamadığınız konser salonu hangisi oldu? 

Geçen yıl Hamburg’da Elbphilharmonie Konser Salonu’nda piyanist Mitsuko Uchida ve Mahler Oda Orkestrası konserine gitmiştim. Pandemiden önce gittiğim son konserdi. Hayatımda en etkilendiğim konser deneyimlerindendi. Akustiği, estetik tasarımı ve Elbe Nehri kenarındaki muhteşem konumu ile mükemmel bir konser salonu. 

Piyanonuzla birlikte herhangi bir sosyal sorumluluk projesine dahil oldunuz mu? 

2016 yılında İstanbul’da Anne ve Bebek Sağlığı Vakfı yararına bir resital gerçekleştirmiştim. Temel amacı Türkiye’deki bebek ölümlerini azaltmak olan bu vakfın misyonu; topluma, doktorlara ve hemşirelere yönelik eğitim programları düzenleyerek ve bu konuyla ilgili toplumsal bilinci artırıcı çalışmalar yaparak, ülkemizdeki tüm bebeklerin sağlıklı ve sorunsuz yaşamalarının teminine destek sağlamaktır. Ben de bu önemli vakfa ufak da olsa bir katkıda bulunabildiysem ne mutlu.  

“Vazgeçilmez” olarak gördüğünüz kompozitörler kimlerdir?

Müzik tarihine önemli katkılar yapmış ve yön vermiş besteciler saymakla bitmez. Fakat benim için vazgeçilmez diyebileceklerim: Mozart, Beethoven, Schubert, Schumann, Brahms ve Chopin.

Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz? Son dönemde Türkiye’de müzik sektöründe bir beyin ve kalp göçü yaşandığını düşünüyor musunuz?

İlk sorunun cevabını ben de henüz bilmiyorum. Farklı senaryolar üzerine düşündüğüm, gitgeller yaşadığım bir dönemden geçiyorum. Türkiye benim memleketim. Ailem, çocukluğum, gençliğimin ilk evresi ve en sıkı dostluklarım hep Türkiye’ye bağlı. İnsanın ne olursa olsun köklerinden kopması gibi bir şey söz konusu değil. Dolayısıyla kesinlikle Almanya’da kalacağım diyemiyorum. Fakat Türkiye’de yaşamanın eskisinden çok daha zorlu olduğu da bir gerçek. Önümüzdeki süreçte, farklı fikir ve görüşlerin ışığında düşüncelerimin biraz daha şekilleneceğini ümit ediyorum. 

Son dönemlerde Türkiye’de sadece müzik sektöründe değil, birçok farklı alanda maalesef beyin göçü yaşandığını gözlemliyoruz. Ekonominin devamlı kötüye gidişi, toplum içerisindeki sert kutuplaşmalar, hemen her alandaki liyakatsizlik problemi, işsizliğin hızla artması vb. etkenler bir neslin umutsuzlaşmasına sebep oldu. Çoğu müzisyen ya yurt dışındaki eğitimini tamamladıktan sonra geri dönmek istemiyor, ya da imkanı olanlar bir yolunu bulup ülkeyi terk etmeye çalışıyor. İnsanın kendi ülkesine güvenememesi ve daha iyi koşullar altında çalışıp yaşamak için başka arayışlara yönelmesi çok acı bir durum. 

Yeni nesilde piyanoya olan ilgi sizce hangi düzeyde? Bu ilgiyi tetikleyen sebepler sizce neler?  

Yeni nesilde piyanoya ve müziğe olan ilginin tüm dünyada giderek arttığını düşünüyorum. Geçtiğimiz yüzyıla kadar klasik müzik Orta Avrupa’da birkaç ülkeye mahsus bir sanattı denilebilir. Biraz da yeni yeni Amerika kıtasında görülüyordu. Artık gezegenin her köşesinde bir enstrüman çalan çocuk bulmak mümkün. Bu durum Türkiye’de de çok farklı değil. Özellikle sosyal medyanın ve internetin önemli rol oynadığını düşünüyorum. Ünlü müzisyenlerin sanatsal çalışmalarını, gündelik yaşamlarından anlarını paylaştığı platformlar birçok ilgili ebeveyn ve çocuk için yol gösterici nitelikle olabiliyor. 

One comment

  1. Her zaman ne istediğini bilen bir genç oldu Mert Yeşilmenderes, iyi odaklandı ve sonuca ilerliyor, ilerledikçe çıtayı uzağa koyuyor, bir başka deyişle kademeli ilerliyor🙏 Ne istediğini bilmek ona kendini çok iyi ifade edebilmeyi öğretti, her zaman ne diyeceğini bilir Mert👌 Çok güzel bir röportaj olmuş, emeklerinize sağlık, teşekkür ederim

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s