Babil Kulesinden Anadillerimize Kuşbakışı (Perspektif yazım)

Hepimiz kendimize “ev” edindiğimiz dilde ifade ederiz duygularımızı. Anadilimizde görürüz rüyalarımızı ve anadilimizde ağlar, güler, isyan eder, haykırır, neşeleniriz. Anadilimizde âşık olur, ayrılıkların ardından anadille gözyaşı dökeriz. Dil, benliğimizin mabedidir. Bir dilin kaybıysa, o dile bağlı binlerce kültürel kodun yitirilmesi anlamına gelir. Yeni nesillerin anadillerini sahiplenmesi, ancak devletin ve sivil toplumun bu konuda sahada siyaset-üstü bir kampanya yürütmesiyle olanaklıdır.

Bir sabah gözünüzü açtınız ve ev halkı dahil kimseyle konuşamadığınızı fark ettiniz. Ne hissederdiniz? Rivayete göre, insanlar Tanrı’ya ulaşabilmek amacıyla Babil Kulesi’ni inşa etmeye başlarlar. Tanrı ise bu duruma hiddetlenir ve o zamana kadar aynı dili konuşmakta olan insanların dillerini karıştırarak birbirleriyle iletişim kurmalarını engeller. Bunun ardından, insanlar yeniden o ilk dillerini bulma arayışına girer ve farklı diller etrafında milletler oluşmaya başlar.

Her ne kadar Hollandalı ressam Pieter Bruegel’in o muhteşem tablosundan bildiğimiz Babil Kulesi efsanesi, bir “lanet” olarak insanların bir daha birbirini anlayamamak üzere dünyaya dağılması şeklinde okunsa da, aslında dil çeşitliliği bizleri birleştiren bir ortaklık.

Hepimiz kendimize “ev” edindiğimiz dilde ifade ederiz duygularımızı. Anadilimizde görürüz rüyalarımızı ve anadilimizde ağlar, güler, isyan eder, haykırır, neşeleniriz. Anadilimizde âşık olur, ayrılıkların ardından anadille gözyaşı dökeriz. Dil, benliğimizin mabedidir.

“Almanca benim anadilim, ancak Çekçe kalbimde yatıyor” diyen ve eserlerini Almanca kaleme alan Prag doğumlu Kafka’dan, ilk eserlerini Rusça yazdıktan sonra dünya çapında tanınırlığını İngilizce eserleriyle yakalayan Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov’a dek birçok isim üzerinden de edebiyatta anadil-yazın ilişkisine dair tartışmalar çok eskiye dayanır.

En Özgür Sığınak

Zülfü Livaneli, “Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm” kitabında ne güzel der: “Anadil öyle bir şeydi ki, aynı şeyi başka dilde söylediğinde bütün anlamı, rengi, kokusu yitip gidiyordu.” Kendimizi en özgür hissettiğimiz bu sığınakta konuşurken tüm perdeler iner, duvarlar yıkılır.

Bugün 21 Şubat Dünya Anadil Günü. Anadil dendiğinde ise, resmi verilere göre yaklaşık 15 milyon Kürt’ün bu topraklardaki en büyük yarasının, içine doğdukları kültürde kendi dillerini konuşma mücadeleleri olduğunu biliyoruz.

İstiklal Caddesi’nde Kürtçe müzik çalınmasının engellendiği iddiaları üzerine farklı siyasi yelpazelerden birçok siyasetçinin tek ses, tek nefes olması, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Bu ülkede yaşayan her vatandaşımız kendi dilinde türküsünü de söyler, şiirini de okur. Nokta. Tartışmaya gerek yok. 21’inci yüzyıldayız” demesi bir süreliğine bu alevi söndürdü.

Ancak günümüzde anadilde şarkı söylemenin bir kutuplaşma öznesi haline gelmesi karşısında halen gidecek yolumuzun olduğu da çok açıktır.

Öte yandan, anadilde eğitim bireyin temel haklarından biri. Avrupa Birliği uyum programları çerçevesinde, 2012 yılının başından beri okullarda Kürtçe seçmeli ders hakkı tanınmışken, bu sene ilk kez seçmeli dersler arasında Kürtçenin Kurmanci ve Zazaki lehçelerinin tercih edilmesi doğrultusunda bir kampanya yürütüldü. Birçok siyasi parti temsilcisi ve sivil toplum kuruluşu bu amaçla sahaya indi, insanları özendirmek üzere çabaladı. Konu sadece eğitim hakkı değil, aynı zamanda çocuk haklarıydı. Çünkü her çocuğun gelişimine uygun olarak anadilinde iletişim kurma hakkı vardı.

Kürtçeyi Seçenlerde Beşte Birlik Artış

Bu kampanya sonucunda, Kürtçeyi seçmeli ders olarak tercih edenlerin sayısında %20’lik bir artış olduğu tahmin ediliyor. Ancak 10 yıldır Türkiye genelinde Kürtçe eğitim vermek üzere ataması yapılan öğretmen sayısı 120. Bunların birçoğu da, gerek uğradıkları mobbing gerek fişlenme korkusu gerekse fiziksel engeller sebebiyle başka branşlara kaydılar.

Dolayısıyla seçmeli Kürtçe ders talep edenlerin de çok küçük bir bölümünün talebi karşılandı, çünkü yeterli sayıda öğretmen yoktu. Ayrıca ya velilere seçmeli ders dilekçe formu gönderilmemişti ya da velilerin seçmeli derslerden haberi yoktu veya “mimlenme” endişesiyle derslere katılan olmayınca üç-dört kişi için sınıf açılmadı.

Öte yandan, konu sadece Kürtçe de değil. Ülkede yaşayan diğer etnik topluluklara bakıldığında, Türkiye’de Yaşayan Diller ve Lehçeler dersi kapsamında Lazca, Ermenice, Arapça gibi başka dillerde de eğitim görmek isteyen çocuklar ve çocuklarının anadillerini unutmaması için okulda pekiştirmelerini ve dil bilincinin oluşmasını isteyen ebeveynler var. Çünkü anadilini öğrenen çocuk, çevresinde akıp giden hayata daha bilinçli dokunabiliyor, onu duyumsayabiliyor, pamuk anneannesinin ve tonton dedesinin sözcüklerinin ardını görebiliyor.

Saha Araştırmalarının Çarpıcı Sonuçları

Rawest Araştırma tarafından Eylül-Ekim 2019 tarihlerinde sekiz il ve 25 ilçede, Kürt ebeveynlerle yürütülen araştırmanın[1] bulgularına bakılırsa, ebeveynlerin büyük çoğunluğu çocuklarının Kürtçe öğrenmesini istiyor ve üçte biri de bunun için ortalamanın üstünde bir çaba harcıyor. Ancak bu süreçte en çok yakındıkları şey, çocuğun çevresindeki uyaranların büyük kısmının Türkçe olması.

Yine aynı araştırmaya göre, ebeveynlerin anne-baba ile sadece Kürtçe konuşma oranı %48 iken bu oran çocuklarında %13’te kalıyor. Araştırmaya katılan ebeveynler ile çocukları kıyaslandığında ise, Kürtçe kullanımı üçte bir oranında azalmış, Türkçe kullanımı aynı oranda artmış. Yani iki dilin birlikte konuşulduğu hanelerde Türkçe daha çok kullanılır hale gelirken, Kürtçe ikinci plana itilmiş.

“Çocuğunuzun Kurmancî/Zazakî öğrenmesini istiyor musunuz?” sorusuna %88 oranında evet diyen ebeveynler, ortaokullarda seçmeli ana dil dersi olduğundan da bihaberler. Sadece üçte biri bu derslerin varlığının farkında. %64’ü çocuğunu, eğitimi Türkçe ve Kürtçe olan okullara göndermeyi seçiyor; %63’ü ise anadilini konuşabilmesine rağmen okuyup yazamıyor.

Suriye’den Türkiye’ye sığınan mülteciler için Arapça eğitimi verilirken, Antakya’daki yerleşik Arap nüfusun anadilini öğrenmesi için yeterli “teknik” koşullar karşılanamamış durumda.

Dolayısıyla yaşlıların Türkçe, gençlerin ise Arapça konuşamadığı, gençlerin Anadolu Ermeni alfabesine yabancılaştığı, UNESCO tarafından yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan diller arasında sayılan Ermeni dili Hemşincenin ise sadece Artvin’in Hopa ilçesindeki ninelerin gündelik yaşantısında veya gençlerin birkaç film repliğiyle sınırlı kalması gibi bir duygusal tezatlık ortamı doğdu.

Şimdi Bana Kaybolan Dillerimi Verseler…

Tıpkı yıllar içerisinde kaybolan Kapadokya Yunancası ve son günlerde Netflix dizilerinde güzelleme yapmamıza rağmen bilinirliği konusunu pek merak etmediğimiz Ladinonun ciddi anlamda tehlikede olan diller arasında yer alması ya da Zazacanın artık UNESCO’nun “kırılgan diller” kategorisinde olması gibi…

Bu zihinsel engelleri ve dilsel yalnızlaştırmayı kırmak kısa vadede elbette kolay değil; çünkü zaman zaman “bilinmeyen bir dil” üzerinden bir dizi etnik topluluğa yönelik ayrımcılık ve çifte standart açık veya örtülü şekilde kendine toplumun farklı katmanlarında yer buluyor. 800’den fazla dilin konuşulduğu 8 milyonluk Papua Yeni Gine’yi örnek almanın da Türkiye gerçekliklerinde bir ütopya olduğunun farkındayım.

Burada ilk aşamada yapılması gereken, bu toprakları zengin kılan dil birikiminin örgün eğitimin tüm kademelerini kapsayacak şekilde aktarılması ve farklı dillerde yayıncılığın kolaylaştırılması için politikalar üretilmesidir. Anadolu topraklarında yaşayan dilleri yaşatırsak, bunları çocukluktan yetişkinliğe dek uzanan bir eğitim perspektifi içerisinde bizi biz yapan, bütünleyen bir unsur olarak ele alıp öğretirsek dil, kültür, medeniyet üzerinden süregiden yapay kutuplaşma çabalarının önüne geçmiş oluruz.

Dilin iletişim boyutunun önemini vurgulayacak stratejiler geliştirerek, dil üzerinden müzik, gastronomi, edebiyat çeşitliliğini kültürel hazinemize katmaktır aslolan.

Mırra, Menengiç Kahvesi, Dengbej, Horon… 

Dil öğrenimi üzerinden ancak böylesine geniş bir perspektif sunulursa, dilin özünde bölücü bir unsur olmadığı, bizlere bu kadim toprakların ve köklü uygarlığımızın bir armağanı olduğu net bir şekilde anlaşılır. Dil “topik”tir, dil “mırra”dır, dil “menengiç”tir, dil “şıpsi paste”dır, dil “dengbej”dir, dil “Hemşin horonu”dur.

Öte yandan devletlerin de uluslararası anlaşmalar çerçevesinde Türkiye’de yaşayan tüm dillerin mensuplarının dil ve kültürlerinin geliştirilmesi, anadilin kültürel bir statü bulması için gerekli kolaylıkları getirmesi, devlet desteğini yaşam boyu dil öğrenimini kapsayacak şekilde geliştirmesi gerekiyor.

Zira, Türkiye’nin onayladığı BM Ulusal veya Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına Dair Bildiri’deki şu hüküm bağlayıcı: “Devletler, azınlıklara mensup kişilerin kendi özelliklerini ifade edebilmelerini ve ulusal hukuku ihlal eden ve uluslararası standartlara aykırı bulunan özel bazı uygulamalar hariç kendi kültürlerini, dillerini, dinlerini, geleneklerini ve örf ve adetlerini geliştirmeleri için gerekli şartları yaratmak amacıyla tedbirler alır. Devletler, mümkün olduğu kadar, azınlıklara mensup kişilerin ana dillerini öğrenmeleri veya ana dillerinde eğitim almaları için yeterli imkânlara sahip olabilecekleri gerekli tedbirleri alır.”

Yeni nesillerin kültürlerinin bir parçasını oluşturan anadillerini sahiplenmesi, ancak devletin ve sivil toplumun bu konuda sahada siyaset-üstü bir kampanya yürütmesiyle olanaklıdır. Çünkü ninelerinin dilini, gerek toplumsal baskıyla fişlenmemek gerekse hayatında işine yaramayacağını düşündüğünden dolayı öğrenmeyen gencin de kalbinin ve aklının kazanılması şart.

Nasıl ki şimdi İngilizce uluslararası düzeyde kabul gören başlıca dil ise, Süryanice de 1000 yıl kadar dünyada uluslararası dil olarak kabul edilmişti. Şu anda, bu dil de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya ise, dilleri sahiplenip nadide bir elmas gibi koruma altına almanın önemi tüm çarpıcılığıyla gözler önüne serilmiş durumdadır.

Bir dilin kaybı demek, o dile bağlı binlerce kültürel kodun da -yemek tariflerinin, efsanelerin, ardındaki felsefenin, özlü sözlerin, hatta hastalıklarda kullanılan reçetelerin bile- yitirilmesi anlamına geliyor. Aynı dili konuşan herkesin bile bazen birbirini anlamadığı dünyada dil çeşitliliği en büyük sosyo-kültürel zenginliktir.

_

[1] Ebeveyn ve Çocuk Arasında Ana Dilin Durumu, Saha Araştırması Bulguları, Rawest Araştırma, https://rawest.com.tr/wp-content/uploads/2020/02/Ebeveyn_Ana_Dil_Arastirmasi.pdf

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s