Başarılı mezzo soprano Eylül Elif Arslan: “Her karar bir yolu kapatır, bir diğerini açar. Benim yolumu açan da inatçılığım ve kendime inancım oldu”

Fotoğraf: Kaan Çaldıran

1998 İstanbul doğumlu Eylül Elif Arslan, lise öğrenimini Gelenbevi Anadolu Lisesinde Yabancı Dil alanında tamamladı; TRT Çocuk Korosu, TRT Gençlik Korosu ve Boğaziçi Caz Korosunda kazandığı sekiz yıllık koristlik deneyiminin ardından müziğe üniversitede devam etmeye karar vererek 2017 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Anasanat Dalı Lisans Programını kazandı. Burada Prof. Şebnem Ünal’ın şan sınıfında Mezzo Soprano olarak öğrenim gördüğü beş yıl boyunca çeşitli şan konserleri verdi; operalarda rol aldı; yarışmalarda bulundu; uluslararası öneme sahip sanatçıların çeşitli ustalık sınıflarına katıldı.

“Konuşmaya başladığım andan beri şarkılar beni büyülü dünyasına kattı” diyen Eylül Elif Arslan, 2019 yılı Mart ayında, Slovak Ulusal Opera Bratislava Orkestrası ile Avusturya Wiener Konzerthaus’ta sahnelenen Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operasındaki “Barbarina” rolü ile ilk kez opera sahnesine çıktı. Aynı yılın Mayıs ayında da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Orkestrası ile İstanbul Süreyya Operası’nda sahnelenen Händel’in Rinaldo operasında başrol olan “Rinaldo” rolünü başarıyla oynadı. “Her yeni temsilimde, konserimde yeni zirveler biriktirmeyi umuyorum” diyor.

Beş yıllık lisans eğitiminden bu ay 3,94 puan ortalaması ile üstün başarıyla mezun olan Eylül Elif Arslan, İstanbul Üniversitesi Sahne Sanatları Yüksek Lisans Programı’na birincilikle kabul aldı ve eğitimine bu branşta devam edecek. Yabancı dillere olan ilgisi sebebiyle ileri düzeyde İngilizce, orta düzeyde Fransızca ve Almanca bilen Arslan, Klasik Alman Liedi, Fransız Melodisi ve çeşitli Artsong’ların Türkçe çevirilerini yapıyor ve bu şiir çevirilerini önümüzdeki yıllarda şan öğrencilerinin ve müzikseverlerin yararlanabileceği bir kitap olarak derlemeyi düşünüyor.

Ayrıca kariyerinin en başındaki çocuk korosu deneyiminin çok değerli bir yeri var genç sopranonun: “Çok seslilik müzikal anlamda beni geliştirmekle beraber, yaşam adına da birliktelik, diğer seslere, diğer görüşlere saygılı ve sevecen yaklaşma bilincini kazandırdı.”

“Sonsuza dek sahnede olmayı” hedefleyen, sahne üzerindeyken yaşadığı yoğun mutluluk duygusunun kendisine herşeyi unutturabildiğini örneklerle gülerek aktaran, iyi bir opera sanatçısı olmak için “güzel bir kalp, sıkı bir çalışma ve sonsuz bir sabır” gerektiğini söyleyen genç mezzo sopranomuza kulak verelim mi? Güzel mi güzel bir söyleşi sizleri bekliyor.

Merhaba sevgili Eylül Elif Hanım. Her şeyden önce çocukluğa dönmek isterim. Müziğe ilginiz ve yeteneğiniz çocuklukta nasıl ortaya çıktı? Eline fırça alarak şarkı söyleyen çocuklardan mıydınız örneğin? İlk başta sanırım enstrüman yerine şan derslerine yöneldiniz? 

Merhaba Menekşe Hanım, öncelikle bu değerli röportaj için size çok teşekkür ederim. Henüz yolun çok başında, müziğe gönül vermiş bir genç sanatçı olarak naçizane birikimlerimi umuyorum uygun bir dille aktarmayı başarabilirim. 

Konuşmaya başladığım andan beri şarkılar beni büyülü dünyasına kattı diyebilirim. Çocukluğum ailemden duyup öğrendiğim türkülerle, Türk sanat müzikleriyle geçti. Annemin anlattıklarından duyduğum kadarıyla, bana ninniler yerine türküler söylüyormuş ve bir süre sonra onları öğrenip söylemeye başladığımı fark etmişler. İlgiyle dinlediğimi ve söylediğimi keşfettikleri andan itibaren de beni daha çok söylemeye teşvik ettiler, bir baktım ki hayallerimde hep şarkı söylediğimi görüyorum. İşte o zaman anladım ki başka bir meslek düşünemezdim. Sekiz yaşında TRT Çocuk Korosuna dahil olmamla uzun yıllar süren koro serüvenim başlamış oldu. Fakat enstrümanlara da çok ilgim olduğundan çocukluk yıllarımdan itibaren dönem dönem bağlama, piyano ve klasik gitar eğitimleri de aldım. Bu sürede kendi kendime besteler yaparak müziğe olan sevgimi üretkenliğe de dökmeye başlamıştım. Koroda şarkı söylemenin çok besleyici bir yanı oldu benim için; çok seslilik müzikal anlamda beni geliştirmekle beraber, yaşam adına da birliktelik, diğer seslere, diğer görüşlere saygılı ve sevecen yaklaşma bilincini kazandırdı. Koro şeflerim de beni bu yolculukta oldukça teşvik edip yol gösterdiler. Sekiz yıl süren koro serüvenimin ardından şan sanatının bu kez başka yönlerini keşfetmek üzere opera bölümüne hazırlanmaya başladım.

Peki sizi opera sanatına yönlendiren ne oldu? Nasıl bir eğitim sürecinden geçtiniz? Mezzo-soprano olduğunuz nasıl anlaşıldı? 

Aslında opera sanatına yönelmem epey geç oldu. Müziğin her türlüsünü sevdiğim ve her müzikten beslendiğim için, türkülerden caz standartlarına, Fransız chansonlarına uzanan bir genişlikte yıllarca gönlümce şarkılar söyledim. Bu işe olan yoğun sevgim, başka bir meslek düşünemeyeceğim bir noktaya itti beni. Ailemizde de benden önce bir müzisyen olmadığından, pek bilinmeyen bir alandı hepimiz için, bu yüzden üniversitede konservatuvar okuma kararı epey sancılı gelişti. Fakat benim ilgi ve isteğimin farkına vardıklarında onlar da kararımı desteklediler, ailemle birlikte gerekli araştırmaları yapıp bu yola koyuldum. Bu alanda akademik olarak ilerlemek istediğimden, ve pek çok sanat dalını içinde barındırdığı için fazlasıyla ilgimi çektiğinden opera sanatına yöneldim. Okula hazırlanmak için şan dersleri aldım, hem bu derslerde hem de korolarda Alto partisi söylemem üzerine sesimin hangi aralıklarda daha rahat olduğunu kendim de keşfettim. Ama tabii Mezzosoprano çalışmaya başlamam sevgili hocam Prof. Şebnem Ünal’ın beni duymasıyla oldu. Sonrasında bu repertuvarda çalışarak sesimin zaman içerisinde nasıl geliştiğini izlemek beni çok mutlu etmişti. Elbette bu sonsuz yolculukta her yeni gün sesimle ilgili yeni şeyler keşfetmek, gelişimi gözlemlemek, yaş almanın getirdiği farklılıkların sesimdeki yansımalarını izlemek bana büyük bir heyecan vermeye devam ediyor.

Operadan sonra şimdi sahne sanatları alanında eğitiminizi sürdüreceksiniz. Bu iki branş birbirini nasıl destekleyip zenginleştiriyor? Sizin izinizden gitmek isteyen gençlere benzer bir eğitim sürecini tavsiye eder misiniz?

Okulumda Yüksek Lisans yapmak ve kendimi akademik anlamda geliştirmek istediğim için Sahne Sanatları programında eğitimime devam etmek istedim. Bu başlık altında opera, tiyatro ve bale bölümleri toplanmış olduğundan aslında pek farklı bir yönde ilerliyor olmayacağım. İsmen Sahne Sanatları olsa da yine Opera branşında eğitimime devam edeceğim. Yalnızca lisanstan farklı olarak daha yoğun bir program beni bekliyor olacak. Akademik kariyer düşünen arkadaşlarıma elbette Yüksek Lisansa başlamalarını tavsiye ederim, ülkemizin en köklü konservatuvarlarından olan, benim için anlamı çok büyük olan okulumda, yuvamda eğitimimi sürdürecek olmak büyük bir mutluluk. Önce hayallerimi süslemiş olan; şimdi ise anılarımı, deneyimlerimi biriktirdiğim bu güzel kurumda daha nice yıllar bulunmak isterim. 

Fotoğraf: Kaan Çaldıran

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Anasanat Dalı’nda Prof. Şebnem Ünal’ın şan sınıfında beş yıl boyunca öğrenim gördünüz. Peki Şebnem Ünal’ın sizin tekniğinize katkıları, hiç unutamadığınız tavsiyelerinden birkaçını paylaşır mısınız bizimle? 

Hocamın bana kattıklarını birkaç satırla özetlemem imkansız olur. Sınava girdiğim günü unutamıyorum, kendisini daha önce hiç tanımamama rağmen o gün gözleriyle bana büyük bir enerji verdi, bütün heyecanım uçup gitti sanki. Öyle ki sınavdan çıktığımda onun öğrencisi olmayı çok istemiş, içimden çok dilemiştim. Daha sonra kendisiyle çalışacağımı öğrendiğimde dünyalar benim olmuştu. O günden itibaren yalnızca öğretmenim değil; ustam, yol göstericim, yolumun ışığı oldu. Yıllarca sesin oluşumu üzerine sayısız teorik ve pratik bilgiyi kendisinden öğrenerek, bir ekole tanıklık etmiş oldum. Her şeyden önce sesime, kendime karşı merhametle, sabırla, sevgiyle ve şefkatle yaklaşmayı kendisinden öğrendim. Opera sanatının incelikleri kadar hayat adına da çok şey öğrendim hocamdan. Daha nice yıllar da kendisinden öğrenmeyi diliyorum.

Peki katıldığınız ustalık sınıfları sizin tekniğinize neler kattı? 

Her zaman öğrenmeye ve değişik görüşlere açık bir insan olarak son derece olumlu yaklaştığım ustalık sınıflarında farklı ekoller ve bakış açılarını gözlemleme fırsatı buldum. İçlerinde doğru bulduklarım kadar etkili bulmadıklarım da oldu, elbette farklı yolları ve yöntemleri tercih eden hocalar, şan sanatçıları var. Bizim üzerimize düşen bunları gözlemlerken, hangilerinin bizim için faydalı olabileceğini anlayıp süzgeçten geçirerek değerlendirmek. Bu anlamda Litvanyalı piyanist Prof. Raminta Lampsatis’in ustalık sınıfında stil anlamında öğrendiklerimin faydasını oldukça gördüm. Eserleri, yazıldığı döneme uygun stil farklılıklarının bilincinde olarak yorumlamak elbette tüm şan sanatçıları için çok önemli, bu sebeple benim için en verimli ustalık sınıflarından biriydi. Başka kültürlerden, dillerden bir bakışla değerlendirilmek eğer yapıcı bir yön taşıyorsa mutlaka çok faydalı oluyor. Bu anlamda sevgili piyanist Silvano Zabeo ile okulumuzda gerçekleşen ustalık sınıfında da İtalyanca üzerine ve barok stil üzerine epey birikim edinmiştim. Onlardan duyduklarımı cebime koyarak kendi yolumda ilerlemeye devam etmek birçok yönden bana farklı bakış açıları kazandırdı diyebilirim.

Bugüne dek devam eden eğitim süreci ve sanatçılık kariyerinizde sizi en çok zorlayan karar hangisi oldu ve bunu nasıl aştınız?

Sanıyorum üniversitede konservatuvar okuma kararı yaşamım boyunca beni en zorlayan karardı. Öncelikle bu işi bir meslek olarak seçmek anlamında kendimle çok konuştum, isteğimin ve ilgimin yoğunluğunun son derece farkındaydım. Okul yıllarımda diğer derslerinde başarılı bir öğrenci olduğumdan çevremde bu işi hobi olarak devam ettirmem yönünde çok fazla söz işittim. Maalesef ülkemizde bu işin içinde olmayan insanlar müzik kariyeri konusunda son derece ön yargılı olabiliyorlar. Yaptığım uzun münakaşalar sonunda eğer başka bir yol seçersem, hayatım boyunca pişman olacağımı hissettiğimden kendime bir söz verdim: önüme engeller de çıksa, olumsuz sözler de işitsem, başarısız da olsam, pişman olmayacağım. Şimdi dönüp bakınca, henüz ergenlik çağında olan bir genç kız iken hayatım adına böyle bir kararı iyi ki vermişim diyorum. Her karar bir yolu kapatır, bir diğerini açar. Benim yolumu açan da işte bu inatçılığım ve kendime inancım oldu.

Peki, kariyerinizde bugüne dek “zirve noktası” olarak değerlendirdiğiniz olay, başarı hangisi?

Kendime inanarak, bu yola baş koymaya karar verdiğim o kıymetli an şüphesiz hayatımın dönüm noktası oldu. Bu kararlılık ve azmin getirilerini yaşamak, deyim yerindeyse meyvelerini yemek her seferinde duygusal anlamda yeni zirveleri beraberinde getirdi. Bunların en başında da geçtiğimiz ay bölüm ve konservatuvar birincisi olarak mezun olmuş olmam geliyor sanırım. Yılların emeğini böyle bir takdirle taçlandırmak çok gurur verici oldu benim için. Bununla birlikte her yeni konserim ve temsilimi yeni birer zirve olarak görerek, her defasında aynı heyecanla sahne üzerinde bulunmanın da çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Fakat başarı anlamında bir zirve noktasına erişme düşüncesini yalnızca çabalamak boyutunda değerlendiriyorum. Hepimiz oraya erişmeye çalışıyoruz, şayet oraya eriştiğimizi düşünürsek, kaybetmeye başlarız diye düşünüyorum. Bu sebeple ben de başarıları cebimde biriktirip, yenileri için yer açıyor ve her anımı çalışmaya, öğrenmeye ve gelişmeye adıyorum. Her yeni temsilimde, konserimde yeni zirveler biriktirmeyi umuyorum. 

Sahnede hiç unutamadığınız bir anınız var mı?

Unutamadığım birkaç an var belleğimde, fakat ilk kez opera sahnesinde bulunduğum Viyana’daki Figaro’nun Düğünü temsilimizde heyecanın getirdiği komik bir hata yapmıştım, onu hatırladıkça hep yüzüm güler. Sayın Suat Arıkan hocam bana temsilde kullanmam üzere bir kandil lambası vermişti. İçi boştu elbette, fakat ben aryamda kayıp süs iğnesini onun ışığıyla arıyor gibi oynamak durumundaydım. Kandili yalnızca üstündeki tutmak üzere yapılmış bölümden tutmam gerekiyordu, zira normalde yanan bir kandil lambasını camlarından tutarsam elim yanabilirdi. Fakat o anın verdiği heyecanla, büyülenmişlikle kandili camlarından kavramışım, fark etmemiştim bile. Temsil sonrası hatamın farkına vardığımda çok gülmüştüm, bir yandan da sahne üzerindeyken yaşadığım yoğun mutluluk duygusunun unutturuculuğuna bakarak içten içe çok da sevinmiştim.

Bir kadın opera sanatçısı olarak sizin “süper gücünüz” nedir Elif hanım? 

Doğru bildiğim yolda gerektiğinde baş kaldırarak, inançla ve azimle yürüyen, öğrenmeye her zaman aç olan inatçı ve meraklı yanım sanıyorum. Hepimizin yaşam yolunda önüne engeller çıksa da, her defasında güç bulup yeniden çabalamak, bu çabadan beslenmek hayatın biricik anahtarı bence. Bu gücü hiç kaybetmemeyi umuyorum.

Türkiye’de opera sanatçılığında kadınların yeterince eşit temsil alanı bulduğunu düşünüyor musunuz, yoksa halen erkek-egemen bir alandan mı bahsediyoruz? 

Aslında pek çok branşa kıyasla çok daha eşit bir temsil alanına sahip olduğumuzu düşünüyorum. Elbette buna karşıt olarak yaşanan olumsuz deneyimler de vardır, fakat genel anlamda belirli bir kültürel birikim gerektiren bu alanda çalışma şartları bakımından karşılıklı saygı temelli bir eşitlik hali gözlemliyorum. Opera sanatının hayatın içinden taşıdıklarına bakacak olursak, bu eşitliği sahne arkasında sağlamadan sahne üzerinde nitelikli bir temsil meydana getirmek de pek mümkün olmaz diye düşünüyorum.

Türkiye’de sizce operaya ilgi yıllar içinde ne düzeye ulaştı? İzleyicilerden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Halen elitist bir uğraş olarak görenler var çünkü… 

Gözlemlediğim kadarıyla ülkemizde genç izleyiciler yoğunlukta Menekşe Hanım, bu beni oldukça mutlu ediyor, gelecekte opera sanatına olan ilginin giderek artacağı yönünde umutlandırıyor. Elitist bir uğraş olarak görenler olsa da akranlarıma bakacak olursam operaya ilginin gayet yüksek olduğunu görebiliyorum. Bununla birlikte çok daha fazlasının yapılması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle çocukların küçük yaşlarda opera sanatını tanıması ciddi bir önem arz ediyor bence. Kendi deneyimlerimden anlatacak olursam, Taş Kolejinde opera sanatını anlattığım bir mini seminer yapmıştım, keşke orada bana sordukları soruların kaydını tutabilmem mümkün olsaydı. Öyle düşünülmüş, öyle güzel sorular sordular ki. Onlar için iki eser seslendirdiğimde gözlerinde gördüğüm hayreti unutamıyorum. Buna bir yeni deneyim daha eklendi, Masal İstanbul festivalinde İstanbul Opera Topluluğu ile verdiğimiz konserde izleyicilerimizin büyük bölümünü çocuklar oluşturuyordu. Gözlerinde büyük heyecanlarla bizi izlediler, anlamaya çalıştılar, coşkuyla alkışladılar. Keşke ülkemizin her yanında çocukları operayla tanıştıracak düzenlemeler olsa. Hem onlar adına, hem ülkemizin opera sanatının geleceği adına çok önemli bir adım olacaktır.

Peki Türk operasının uluslararası planda geldiği noktayı nasıl yorumlarsınız? Yeterince tanınıyor muyuz? 

Bu sorunuzu Türkiye’deki opera eğitimi, Türk bestecilerin opera eserleri ve Türkiye’nin opera kurumları bakımından üç başlıkta değerlendirmek isterim. Ülkemiz, opera eğitimi bakımından oldukça köklü ve nitelikli eğitim kurumlarına sahip, bu sebeple burada yetişmiş opera sanatçılarının da uluslararası planda çok başarılı yerlere geldiğini görebiliyoruz. Bu yüzden eğitim anlamında son derece başarılı olduğumuzu düşünüyorum. Aynı şekilde Türk bestecilerimizin birbirinden güzel operaları da müthiş bir birikimi içinde barındırıyor, fakat uluslararası anlamda Türk opera eserlerinin yeterince sahnelenme imkanı bulduğunu ne yazık ki düşünmüyorum. Bunun dil zorluğu gibi çeşitli sebeplerden kaynaklandığını sanıyorum. Opera kurumları için konuşacak olursam; uluslararası platformda birbirinden yenilikçi prodüksiyonlarla karşılaşıyorum. Bunlar için ciddi bir mali destek, teknolojik imkanlar gerekli. Çok başarılı, dünyaca tanınan, parlak kariyerlere sahip nice opera sanatçısını bünyesinde taşıyor Türkiye’deki kıymetli operalar. Eğer gerekli destekler sağlanırsa Türk operası olarak uluslararası anlamda çok daha tanınır noktalara geleceğimizi düşünüyorum. Bununla birlikte daha fazla sahne, daha fazla eser sahnelenmesi demek. Ülkemizdeki opera sahnelerinin ve bununla beraber gerekli sanatçı kadrolarının artması sağlanırsa ortaya inanılmaz işlerin çıkacağına ve bununla birlikte uluslararası alanda tanınırlığımızın artacağına inanıyorum. Bu noktada elbette ilgili bir izleyici kitlesi de olmazsa olmaz.

Fotoğraf: Kaan Çaldıran

2019 yılı Mart ayında, Slovak Ulusal Opera Bratislava Orkestrası ile Avusturya Wiener Konzerthaus’ta sahnelenen Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operasındaki “Barbarina” rolü ile ilk kez opera sahnesine çıktınız. Neler hissetmiştiniz? Muhteşem bir sahne ve uluslararası bir dinleyici topluluğu karşısında müthiş gururlanmış olmalısınız. 

Benim için tek kelimeyle muhteşem bir deneyimdi. Sevgili Prof. Güzin Gürel hocamın sayesinde opera sahnesine ilk çıkışımı böylesine profesyonel müzisyenlerle, uluslararası bir platformda gerçekleştirmiş oldum. Heyecanımı tarif etmek mümkün değil, fakat o gün hissettiğim en yoğun duygu ‘’sonsuza dek sahnede olmalıyım’’ idi. Barbarina’nın kaybettiği süs iğnesini telaşla aradığı birkaç dakikalık ufak ve güzel aryasında (L’ho perduta, me meschina), ben yıllardır hayalini kurduklarımı bulmuştum sanki. Orkestra ile sesimin buluştuğu o büyülü saniyelerde kendini gerçekleştirmenin sevinci içerisindeydim. O salonda yer alan değerli izleyicilerle göz göze aryamı söylerken içimin nasıl da kıpır kıpır olduğunu unutamıyorum. İlkler hep ayrıdır ama ilk sahne tecrübemi böylesine profesyonel bir ortamda yaşamış olmak bende hep büyük bir gururla ve heyecanla hatırlayacağım bir dizi hatıra ve birbirinden güzel duygular bıraktı.

Size ilham veren, sanatçılığınızı etkileyen kadın opera sanatçıları kimler?

İlgiyle takip ettiğim pek çok opera sanatçısı var elbette. Her stil için çok başarılı bulduğum, örnek aldığım pek çok usta isim var. Bunların başında olağanüstü bir müzikaliteye sahip, benim de ilgi duyduğum Fransız repertuvarının yalnız opera değil, popüler chansonlarını da ustalıkla yorumlamış Mezzosoprano Anne Sophie von Otter geliyor. Ben şarkı söylemeyi özgür alanım olarak görüyorum, sınırların ötesinde, kuralların dışında. Picasso’nun söylediği gibi : ‘Kuralları bir profesyonel gibi öğrenin, böylece onları bir sanatçı gibi yıkabilirsiniz.’  Bu yüzden özgürce hoşlandığı her stilde eserleri yorumlayan sanatçılara ayrı bir beğeniyle yaklaşıyorum, onları izleyerek kendi yolumda cesaret buluyorum. Fransız repertuvarı demişken, Regine Crespin’i de anmasam olmaz, yeni bir Fransız melodisi öğrenirken muhakkak kayıtlarına başvururum. Bana ilham veren diğer kadın opera sanatçıları arasında kuşkusuz Susan Graham, Janet Baker, Jennifer Larmore, Elly Ameling de geliyor. Ve elbette Türk operasının çok kıymetli ismi, rol-model aldığım biricik sanatçımız Leyla Gencer’i anmadan edemem. Hocalarımın anekdotlarında ve çeşitli kaynaklarda onunla ilgili tüm rastladıklarım bana büyük bir ilham verdi hep.

 Biraz da şu an dünyanın en önemli sahnelerini kasıp kavuran muhteşem genç yeteneklerden bahsetmek istiyorum. Onların serüvenlerini izlemek yalnızca teknik anlamda değil, yaşamla ilgili de pek çok gözlem kazandırıyor bana. Lisette Oropesa, Isabel Leonard, Kate Lindsey ve Wallis Giunta bu isimlerin başında geliyor. Lisette Oropesa’nın pandemi döneminde genç sanatçılara yönelik düzenlediği çevrimiçi ustalık sınıfları ve Wallis Giunta’nın içinde bulunduğu bir girişim olan genç opera sanatçıları için Mentor-Mentee platformu benim için büyük avantajlar sağladı. Wallis ile benzer bir ses aralığına sahip olduğumdan bu platformdaki çevrimiçi görüşmelerde birebir tavsiyelerini alabilmek benim için çok kıymetli oldu. Kendisi de sınırlara inanmayan, operadan müzikal aryalarına ve caz standartlarına varıncaya dek özgürce şarkı söyleyen, kendime örnek aldığım muhteşem bir sanatçı.

Birçok dil biliyorsunuz. Bir opera sanatçısının çok-dilli olması hangi açılardan onu ve sahnedeki duruşunu zenginleştirir sizce? 

Çeşitli dilleri öğrenmeye çalışıyorum. Aslına bakarsanız yabancı bir dil benim için hep keşfi müthiş bir keyif veren yeni bir dünya gibi. Bu yüzden lise yıllarımdan beri boş zamanlarımı sözlüklerle, kurslarla geçirdiğimi biliyorum. Zaman ve emek verdiğimiz her uğraşın geliştiği gibi, benim de dillere olan becerilerim gelişim gösterdi. Bunun faydasını görmekten öte, her opera sanatçısı için ne kadar gerekli olduğunu zamanla çok daha iyi anladım. Bilerek ve bilmeden söylenen iki kelime öylesine başka duygular bırakıyor ki izleyende, dinleyende. Opera sanatı müzikle olduğu kadar sözle de iç içe, bana kalırsa onu güzel yapan da bu muhteşem birliktelik, sesin ve sözün ahengi. Müziğin büyüsü kelimelerin altına gizlenmiş duygularda saklı. Bunları ortaya çıkarmak için de o dillere hakim olmak, söylediğimiz her cümlenin, kelimenin, hecenin anlamı ve vurgusunu bilerek yorumlamak gerekli diye düşünüyorum. Bu sebeple yeni bir eser öğrenirken metnini okumaya, tüm detaylarıyla dilimize çevirmeye ve kelimelerin ardındaki tarihsel serüven için de eseri araştırmaya çalışıyorum. Tüm bu çalışmanın dışarıdan nasıl göründüğünü izleyici gözüyle göremesem de, aldığım keyiften ortaya güzel bir işin çıktığını hissediyorum. Bu bilinçli yaklaşım hem daha birikimli bir sunu yaratmanın verdiği güveni, hem de teknik kaygılara takılmadan anın ve sözlerin keyfini çıkarmamı sağlıyor. Bu yüzden müziğe olduğu kadar şiire ve dile yaklaşmanın çok daha zengin bir performans yarattığına inanıyorum.

Sağlığınızda özellikle nelere dikkat edersiniz? Kendinizi sahne alacağınız güne kadar nasıl bir hazırlıktan geçirirsiniz?

Aslında sadece performans günleri değil, her zaman sağlıklı kalmaya çalışmamız gerekiyor. Çok ağır, baharatlı, asitli gıdalardan uzak durmaya ve yeteri kadar su içmeye gayret ediyorum. Bununla birlikte sigara dumanı, yoğun parfüm gibi kokuları teneffüs etmemeye çalışıyorum. Elbette sesimizin günlük kullanımı da büyük önem arz ediyor, çok yüksek veya çok kısık sesle konuşmamaya çalışıyorum, konserler öncesinde özellikle sesimi dinlendiriyorum. Olmazsa olmazım da bitki çayları ve ılık ballı bir süt 🙂

Rollerinize nasıl çalışırsınız? Örneğin bir rolde Barbarina, diğer rolde Rinaldo olmak, başka bir karaktere bürünmek için yoğun bir okuma ve çalışma sürecinden geçmek oldukça heyecanlı ama bir o kadar da efor isteyen bir süreç sanırım. 

Kesinlikle bu hazırlık süreci içinde o müthiş heyecan duygusu bizleri çalışmaya teşvik ediyor. Yoğun çalışma temposu içinde sıkılmadan tam performansla çalışmaya devam etmeyi de bu heyecan sağlıyor sanıyorum. Oyunculuk da bu mesleğin en heyecanlı yanı diye düşünüyorum. Bir karaktere çalışırken öncelikle opera ve libretto hakkında detaylı bir araştırma yapıyorum, yazılmış makaleleri inceliyorum. Eğer tarihsel bir karakterse, onu anlamlandırmaya ve ona yaklaşmaya çalışıyorum. Daha sonra oynayacağım karakterin özelliklerine göre bir gözlem süreci izliyor çalışmamı. Rinaldo bu konuda epey zorlayıcı ve öğretici olmuştu benim için. Genç bir savaşçı erkeği oynamak nasıl olur diye düşünürken, öncelikle beden dilini gözlemlemek adına çevremi izledim, sonra bu beden dilini kendi bedenime uyarlamaya çalıştım. Çalıştıkça her hareketin daha doğal durduğuna şahit oldum, bu yüzden gözlem aşamasının etkisi oldukça büyük diye düşünüyorum. Sevgili Aytaç Manizade hocamla saatler süren çalışmalarımızda her defasında daha iyiye gittiğimi izlemek mümkün oluyordu. Bu sebeple esas anahtarın gözlem ve çok çalışmak olduğuna inanıyorum. Planlı bir ön çalışmanın üzerine yeterli sahne provası ve doğru bir yaklaşımla o karaktere bürünmek sağlıklı bir şekilde gerçekleşmiş oluyor. Nice senelerde çok daha başka rollerde deneyim kazanmayı ve nice yeni yöntemler geliştirmeyi umuyorum.

Neden Fransız melodileri? Ve nasıl projeleriniz oldu bu kapsamda ve repertuvarınızı bize biraz anlatır mısınız? 

Fransız diline lise yıllarımdan beri büyük bir ilgim vardı. Chansonlara olan sevgimden ve doğru telaffuz etme isteğimden kurslara yazıldım, ve o gün itibariyle Fransızca hayatımdan hiç eksilmedi aslında. Zaman içinde anladım ki, dinlemekten de en büyük keyif aldığım eserler Fransız bestecilerinin. Müziğe olan yaklaşımımı, müzikte aradığım naifliği Fransız eserlerinde buluyorum. Ve tabi bu konuda en büyük şansım Şebnem hocam oldu, kendisi Galatasaray Lisesi mezunudur ve bu repertuvar üzerine eğilmemde hep teşvik edici oldu benim için. Gerek telaffuz gerek anlam bakımından dilin incelikleri üzerine kendisiyle sıklıkla çalışma fırsatı buldum ve bu sayede kulaklarım beni hep yeni Fransız melodileri öğrenmeye itti. Şimdi dönüp baktığımda notalarımın büyük çoğunluğunu bu melodilerin oluşturmasına hiç şaşırmıyorum. Bu kapsamda çeşitli konserler, video kayıtları gibi projelerim oldu ama bu sevgimi hayata geçirmek adına uzun vadeli başka pek çok hayalim var elbette.

Peki opera sanatçısı olmak isteyen çocuklara ve gençlere önerileriniz neler olur?

Öyle güzel bir hayal ki, onlara önerim hiç vazgeçmemek olur. İnançla çalışmalı, keyif almayı unutmamalı ve seslerine sabırla yaklaşmalılar. Her meslekte yıpratıcı etkiler vardır ama biz bütün bedenimiz ve ruhumuzla var olduğumuz bir iş seçtiğimiz için heyecanlı, hassas kalplerini çelik zırhlarla korumalılar. Kıymetli sözleri duyup hayata geçirmeli; yıpratıcı ve yıkıcı, özgüven kırıcı sözleri ise yeri geldiğinde duymazdan gelmeliler. İyi bir insan olmayı her şeyin önünde tutarak, kendi yolları ve kendi başarılarına odaklanarak bu yolda meslektaşlarıyla arkadaşça yürümeliler. Henüz yolun başında biri olarak bu tavsiyeleri vermem ne kadar doğru bilmiyorum, ama konservatuvar yolculuğuna başladığım yaşlarda olsam bu sözler benim için büyük önem arz ederdi. Bu yüzden samimi bir gözlemin ürünü olan bu önerilerimi şöyle bir düşünmeleri belki onlar için de faydalı olabilir.

Başarılı bir opera sanatçısının üç temel özelliği ne olmalı sizce?

Güzel bir kalp, sıkı bir çalışma ve sonsuz bir sabır. 

Çok keyifli bir röportajdı, çok teşekkür ediyorum. Son olarak öğrenmek istediğim bir şey daha var. Yakın geleceğe dair kendinize ilişkin hayalleriniz ve projeleriniz neler? Şiir çevirileri konusunda bir hayaliniz olduğunu anımsıyorum. 

Ben teşekkür ediyorum. Yakın gelecekte Yüksek Lisansımı tamamlamayı, opera sahnesinde nice deneyimler kazanmayı, akademik yolda da başarıyla ilerlemeyi hedefliyorum. Bu anlamda sağlıklı günlerde dünyanın dört bir yanındaki operalar ve eğitim kurumlarında tecrübeler elde etmek en büyük isteklerimden biri. Ve evet, büyük bir ilgiyle yaklaştığım klasik şarkıların şiir çevirilerini bir kitapta derlemek, bu sayede yararlanılabilir bir kaynak sunarak şarkı repertuvarına ilgi uyandırmak da gelecek hedeflerim arasında. Bununla birlikte her stilde şarkı söylemeye tutkulu olan biri olarak, ileriki yıllarda hem Fransız chansonları hem de Türk müziği ile ilgili bir albüm hayalim var. Kim bilir, belki kendi yazdığım ve kendime söylediğim bestelerimi de günün birinde paylaşabilme imkanı bulurum. 

Bu keyifli söyleşi için çok teşekkürler. Sizi tanımak çok büyük bir mutluluk oldu bana ve okurlarımıza… 

Ben birbirinden güzel sorularınız için çok teşekkür ediyorum. Sizinle sohbet etmek çok keyifliydi… 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s