Gitmek mi zor, kalmak mı?

Beyin göçü salt bir yer değiştirme değildir; insanın kendisini yeniden doğurduğu ve yeni bir yaşam alanı kurduğu bir olgudur. Ama göç eden kişi de bunu göze alarak, yarar-maliyet hesabı yaparak bu yola çıkıyor. Kendisine yer edinmesi için müthiş bir enerji göstermesi gerektiğini biliyor. Ama gittiği yerlerde normların ve kuralların da ağırlıklı olduğunun ayrımında. Bunun verdiği güçle alıyor bu zorlu kararı…

12 Haziran Pazar 2022  

Gitmek… Ne tuhaf bir sözcük… Üzerine sayfalarca yazılar yazılır, ama hissettirdiklerini ancak giden ve geride kalanlar anlar…

Bu topraklardan tarih boyunca ne kavimler, ne uygarlıklar, ne imparatorluklar geçip gitti. Ülke zaman zaman devasa bir göç çadırına döndü, içine herkes kendisinden bir parça sığdırdı.

Geçtiğimiz hafta, Almanya’ya giden gencecik Türk doktorlar, Düsseldorf’ta buluştular ve “Giderlerse gittik” mesajı ile çimlerin üzerine serilmiş, mutlu bir fotoğrafı paylaştılar.

Bu fotoğrafa ayrıntılı olarak baktığımızda, onların ve yetişmiş insan gücünü ülkelerine kabul eden Avrupalıların gözlerindeki o “ışıltıyı” görebildik. Çünkü 60’lı yıllarda Avrupa’ya ihraç ettiğimiz niteliksiz emeğin yerini şimdi, tam da dünya çapında küresel yetenek kıtlığının yaşandığı, Avrupa’nın 1 milyon yazılımcıya ihtiyacı olduğu söylenen bir ortamda, nitelikli, beyaz yakalı beyin göçü aldı.

Tıp, mühendislik, hukuk gibi fakülteleri ve konservatuvarı kazanmak da bitirebilmek de çok zorken, bu gençlerin okuması ve meslek sahibi olması için harcanan kaynaklar, böylece bir katma değer üretememiş oluyor. Bu durum, sadece öğrenci ve ailesi açısından değil, ekonominin tümü açısından da ciddi bir kayba yol açıyor.

Türkiye’den giden veya gitmeyi düşünen eğitimli, meslek sahibi insanların sayısında yıllar içerisinde gözle görülür bir artış eğilimi olduğu artık yadsınamaz ve istatistiksel bir gerçek. 2010 yılı bu açıdan bir kırılma çizgisi olarak görülüyor, çünkü sonrasında yurtdışına gidişlerde ciddi bir artış trendi söz konusu.

Daha şimdiden birçok hastanede yeterince doktor olmadığı için sağlık hizmetlerinin aksadığına dair haberler geliyor.

Somut düzeyde sosyolojik, ekonomik, insani ve bilimsel sonuçları ise yeni yeni hissediliyor ve önümüzdeki dönemde özellikle tıp, mühendislik, bilişim ve sanat alanında çok çarpıcı bir şekilde kendini gösterecek.

Son TÜİK verilerine göre, 2019’da 330 bin 289 kişi Türkiye’den yurt dışına göç etti. Bunların yaklaşık yarısı, 20-34 yaş aralığından.

Öncelikli olarak Almanya, Fransa, Hollanda ve ABD’ye gidiyorlar. Yani düşüncelerini ifade edebildikleri, istedikleri tercihe göre istedikleri şekilde yaşayıp kimse tarafından yargılanmadıkları, emeklerinin maddi olarak da karşılığını alabildikleri “sığınaklar” arıyorlar.

Peki bu nitelikli insan sermayesini neden kaybediyoruz? “Giderlerse gitsinler” demek yerine “gitmemeniz için söyleyin, ne yapalım” diyebiliyor muyuz?

Mısır, Slovakya, Macaristan, Çin, Rusya gibi ülkelerle bu açıdan kader birliği içerisindeyiz. Peki benzer siyasi dinamiklere sahip olan bu ülkelerle birlikte biz neyi yanlış yapıyoruz?

Bu gençler her şeyden önce ülkenin geleceğinden umutsuzlar. Gözlerinde ışıltının zerresi yok.

Aldıkları eğitimle orantılı, nitelikli işlerde çalışmak istiyorlar. Akademik ve bilimsel özgürlüklerin sınırsız olduğu bir ortamda nefes almak, her adımlarında kendilerine oto-sansür uygulamak zorunda kalmamak istiyorlar.

Dövizli maaş teklifiyle yurtdışına gitmenin ayıp veya yadırganacak bir yanı da yok. Bir kişinin üniversitede türlü özveriyle edindiği bir mesleğin dünya standartlarındaki karşılığını almayı istemesinde yanlış hiçbir yan yok. Çünkü Francis Bacon’a kulak verirsek, “Bilgi güçtür.”

Eğer yurt dışına bir konservatuvara veya yüksek lisans eğitimine gitmişlerse, dönmemenin yollarını arıyorlar. Örneğin 2019 yılında İstanbul’daki Alman Lisesi mezunlarının yüzde 94’ü yurt dışında, ağırlıklı olarak da Almanya’da üniversite eğitimine gittiler. Kim bilir içlerinden kaçı Türkiye’ye geri dönecek?

Sosyal Demokrasi Vakfı’nın (SODEV) 2020 yılında açıkladığı Gençlik araştırmasına göre, Türkiye’deki gençlerin yüzde 62,5’i, olanakları olsa yurt dışında yaşamak istediklerini söylüyorlar. Katılımcıların yüzde 70,3’ü ise, liyakate inanmıyor; Türkiye’de “arkası sağlam” bir kişinin yetenekli bir gencin önüne geçebileceğini düşünüyor.

Öte yandan, ne eğitimde ne istihdamda olan ev gençleri, genç nüfusun dörtte birine karşılık geliyor. Bu gençler, belirsiz bir gelecekte ömürlerini dört duvar arasında ev genci olarak geçirmeyi, ailelerine bağımlı yaşamayı, kronik bir yoksulluğa sürüklenmeyi göze alamıyorlar. Yaşları henüz gençken risk alıp, en büyük değerleri olan bilgi birikimleri ve beyinleriyle beraber “göçüyorlar”. Çünkü Azra Erhat’ın şu güzel sözünü anımsıyorlar: “Rüyalarımızın gerçek olmasını istiyorsak, öncelikle uykumuzdan uyanmamız lazım.”

Hayatlarının en güzel yıllarında insana yaraşır bir ücretle, liyakat esaslarına dayalı bir çalışma düzeyinde, kendilerini özgürce ifade edebildikleri bir ortamda, her gün “acaba benzinin litresine bu geceden geçerli olmak üzere kaç kuruş daha zam gelecek” endişesini enselerinde hissetmeden, her market alışverişinde astronomik fiyatlar karşısında afallamadan yaşamak istiyorlar.

Aileler ise, çocuklarına çağdaş, nitelikli, gelişmiş bir eğitim verebilecekleri, eğitimde fırsat eşitliğinin geçerli olduğu bir modelin peşinden gidiyorlar. Çünkü her şeye rağmen kalıp, günlük yaşam mücadelesini sürdürme motivasyonlarını kaybetmiş durumdalar.

Bir mühendis, ülkede kalıp güvenlik görevlisi veya otobüs şoförlüğü pozisyonuna başvuruyorsa ortada kayıp bir geçmiş, bugün ve gelecek var demektir. Orada tüm değerlerde bir erozyon yaşanıyor demektir. Elbette göç de kendi içinde tozpembe bir hayat vaat etmiyor.

İnsanın vardığı topraklarda kendini bazen sıfırdan yeniden var etmesi, kabul ettirmesi, ayrı bir mücadele içerisine girmesi, zaman zaman yabancı düşmanlığını da göğüslemesi gerekiyor. Göç de kendi içinde büyük bir mücadele. Çaresizliği yenmek için verilen bir mücadele…

Ama göç eden kişi de bunu göze alarak, yarar-maliyet hesabı yaparak bu yola çıkıyor. Gideceği yerde yaşayacaklarının hayalleriyle örtüşmeyeceğinin ayrımında olarak gidiyor. Kendisine yer edinmesi için müthiş bir enerji göstermesi gerektiğini de biliyor. Ama gittiği yerlerde normların ve kuralların da ağırlıklı olduğunun ayrımında. Bunun verdiği güçle alıyor bu zorlu kararı…

Evet, dalgalarla boğuşacak, ama onu kuytu limanlar da bekleyecek. O kuytu limanlarda fırtınanın dinmesini bekledikten sonra kendisine yeni bir rota çizip yola koyulabilecek. Çünkü gittiği yerde umut olacak, kural olacak, liyakat olacak.

Birçok araştırmaya göre, yurtdışına giden ve katma değer üreten sektörlerde varlık göstermesi beklenen yüksek eğitimli kişiler gittikleri ülkelerde 250 bin dolarlık bir yabancı yatırıma karşılık geliyorlar.

Özü itibariyle, gelecek kaygısı yaşamadıkları günlere uyanmak istiyorlar. Dönem dönem ortaya atılan “beyin göçünü tersine çevireceğiz” gibi eylemle desteklenmeyen vaatlere artık karınları tok.

2000’li yılların başında, en azından normatif düzeyde Avrupa Birliği ile uyum paketlerinin çıktığı dönemde, yaşanan “gerçek olamayacak kadar güzel olan normalleşme atmosferinin” şu anda kırıntısının bile kalmadığını görüyor, deneyimliyor, onları dışlayan, ötekileştiren söylemler karşısında hem kırılıyor hem de öfkeleniyorlar.

Her ne kadar buna “gönüllü” desek de aslında bavulunu toplayıp tüm yaşamının üzerini örtüp kendine yepyeni bir yaşam kurmak çok da kolay bir karar ve eylem değil.

Uzun süreli bir yolculuğa çıkan her göçmen bavulun bir öyküsü vardır. O bavul ki, göçmenin kalbi ve zihniyle anavatanı arasında bir köprüdür… Ona geçmişi anımsatan güçlü bir imge, gelecekten beklentilerini gösteren bir uyarı ve her daim bir geri dönüş umududur.

1960’ların başında Almanya’ya giden misafir işçilerin tahta bavulu da, bir beyaz yakalının Maslak’tan Hamburg’a uzanan göç hikayesinde ona eşlik eden Samsonite da… Hepsi içinde göçmen kişinin belleğini, yaralarını, hüznünü, umudunu ve beklentisini taşır. Ve bilinmeyenin gizemini…

Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri’nde ne güzel anlatır o gidiş öykülerini:

“Almanya yolcusu işçiler

Kadınlar

Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi

Ellerinde bavullar, fileler

Kolonyalar, su şişeleri, paketler

Onlar ki, hepsi

Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler”

Gülten Akın’a göre ise, göçmen, kentin kapısına “dul bir kadın sessizliğinde” yanaşır.

Bu gençlerin ‘ellerinde bavullar, içlerinde kolonyalarla’ sessiz ve ürkek adımlarla yanaştıkları Avrupa ülkelerinden geri dönmesi, yetişmiş insan kaynağımızı yeniden kazanabilmek pek kolay değil.

Doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları kentte yabancı olduklarını, dışlandıklarını hissedip gittikten sonra “bir şans daha verelim size” demek pek inandırıcı olamayabilir. Çünkü bu küresel köyde yaşıtlarının yararlandığı kaynakları, fırsatları ve kişisel özgürlükleri doğrudan, birinci elden, sosyal medya üzerinden anlık olarak görüyorlar ve kendi durumlarıyla kıyaslayıp sınırlarını zorlamak istiyorlar.

Bunun için ekonomik kaygıların giderilmesinin yanı sıra, demokratikleşme adına kalıcı adımlar atılması, geleneksel değerlerin korunması kisvesi altında konserlerden tiyatrolara dek getirilen keyfi yasakların tamamen durdurulması, insanı tektipleştiren ve ruhsuzlaştıran tüm yaklaşımlardan vazgeçilmesi gerekiyor. Zira “Silivri şimdi soğuktur” esprileri artık güldürmüyor.

Bu gençlerin kendilerini gerçekleştirebilecekleri bir ortamın altyapısını yeniden düzenlemek gerekiyor. Bunun için de liyakat-temelli bir istihdam ortamı için her türlü önlem alınmalı.

Beşerî sermayemizin hem mesleki yeterliliklerini ortaya koyacakları, hem de katma değer üretecekleri bilişim, yazılım, tasarım ve yeni teknolojiler gibi alanların bir plan ve program dahilinde geliştirilmesi gerekiyor.

Bir doktor şayet günde yüzlerce hasta baktıktan sonra, aralıksız çalışma sonucunda evine dönerken kaza yapıyorsa, karşılığında hak ettiği ücreti bile alamıyorsa, hastası iyileşmeyen bir akrabanın şiddetine maruz kalıyorsa, “İşini iyi yapacaksın yoksa seninle hesaplaşacağız!” tehdidi sonrası bıçaklanıyorsa, onu ülkesine bağlayan görünmez ipler artık kesilmiş ve bir kenara fırlatılmış demektir.

Kars’ta kalan tek kalp ve damar cerrahı –evet yanlış okumadınız, TEK- hasta yakınları tarafından tehdit edilip evinin önünde bıçaklanıyorsa, buna verilecek tek yanıt, hekimlerin iş bırakması değil, elimizde kalan tek tük değeri de nasıl canlı tutacağımıza dair hızlı ve etkin koruyucu önlemlerin yaşama geçirilmesidir. Bir kentteki tek kalp cerrahından bile vazgeçebilecek bir anlayışı cezalandırmanın biricik yolu budur.

Bu ve benzeri kriminal olaylarda hak ettikleri saygı ve değeri asgari düzeyde dahi görmediklerini düşünenler de, haklı olarak, yaşamın anlamını arayan her birey gibi bu varoluşsal krizin çıkış yolunu göçte buluyorlar.

Bir an gelir, göç etmek gerekir. Ama bu göç bavulunun bölmelerine hem beyin hem de kalp konmuşsa, bu yola çıkarken tek yönlü bilet alınmışsa, onu geri dönmeye ikna etmek oldukça güç olacaktır.

Çünkü beyin göçü salt bir yer değiştirme değildir; insanın kendisini yeniden doğurduğu ve yeni bir yaşam alanı kurduğu bir olgudur.

Ve göç bavulunla beklediğin tren garının karşı peronuna baktığında, gözün, tehditleri, bıçakları, silahları, hakaretleri, emeğinin karşılığını vermeyen yöneticileri, birilerini tanıdığı için ışık hızıyla kariyer merdivenlerini çıkan meslektaşlarını, yanına yaklaşılamayan gıda fiyatlarını ve iptal edilen gençlik festivallerini görüyorsa, bileti çift yönlüyle değiştirmenin de pek bir mantığı olmaz.

https://www.gazeteduvar.com.tr/gitmek-mi-zor-kalmak-mi-makale-1568353

One comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s