Unutmabeni çiçekleri

Çoraklaştırılan bu sanat iklimimizde, “sanatçı” kelimesinin içinin kişisel çıkarlar doğrultusunda boşaltıldığı türlü örnekler karşısında Rüçhan Çamay, Tülay German, Ruhi Su ve sanat dünyamızın daha nice “unutmabeni çiçeği”ne kocaman bir teşekkür ve saygı ifadesi borçluyuz.

29 Mayıs Pazar 2022   Saat: 00:02

Yaşıtlarımın aksine hayatında hiç elektronik kitap okumamış biri olarak kâğıdın kokusu, okuma alışkanlığım açısından çok farklı bir yere sahip. Bir kitabı sesli dinlemek ise, ancak harfleri bana ulaştıracak olan kişinin sesinin beni ikna etmesine bağlı.

Kayıp Diva Rüçhan Çamay’ın Hayatı, Dilek Yaraş, 264 syf., Kuraldışı Yayınları

İşte teknolojiye karşı tüm direncimi kırmakta geçtiğimiz günlerde sevgili Melike Demirağ’ın, annesi Rüçhan Çamay hakkında yazılan çok değerli bir biyografi kitabını seslendirmesi son derece belirleyici oldu. Kitabın ismi, Kayıp Diva – Rüçhan Çamay’ın Hayatı. Dilek Yaraş tarafından kaleme alınmış ve Kuraldışı Yayınları’ndan çıkmış.

Titizlikle yazılmış kitap ve büyük bir sevgiyle yapılan seslendirme, birçoğumuzun farkında olmadığı, yeterince takip edemediği ve belki de zamanında hak ettiği takdiri gösteremediği güçlü ve sıradışı bir kadına dair anıların üzerindeki toz tabakasını kaldırıyor.

1931 İstanbul doğumlu Rüçhan Çamay, kelimenin gerçek anlamıyla “nev-i şahsına münhasır” bir kadın. Cole Porter’ın efsane parçası “My Heart Belongs to Daddy” yorumuyla Türkiye’nin önde gelen sahnelerine damgasını vurmuş ilk caz şarkıcılarından, 1947 yılında Taksim Belediye Gazinosu’nda ilk kez sahneye çıkan öncü bir TV yıldızı ve dönemin ilham verici moda ikonlarından…

Hatta Cemil İpekçi’nin “kadınlık sembolü” olarak tanımladığı, 1950’li yıllarda cazın memleketi Amerika’ya gidip orada Marilyn Monroe’dan Frank Sinatra’ya dek birçok ismi ünlü yapan William Morris Ajans ile sözleşme imzalayacak ve New York’ta ünlü bir kulüpte sahne alıp çok sayıda radyo programına katılacak kadar çağının ilerisinde bir isim…

Rüçhan Çamay

1950 yılında İstanbul Radyosu’nda “Rüçhan Çamay ve arkadaşları” adıyla caz programları yapan, 1976 yılında çıkardığı “Para Parra Parrra” adlı plağı ile çok kısa sürede en çok satanlar listesine giren Rüçhan Çamay, cazla başlayıp pop müzikle süren kariyerinde 2007 yılında ise İKSV tarafından Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne de değer görülmüş bir sanatçımız…

Ailenin toplumsal normların dışına çıkabilen güçlü kadınlardan miras alınmış ve sonraki nesillere de miras bıraktığı güçlü kadın portresi ise, kızı Melike Demirağ’ın sesinde ayrı bir devamlılık kazanıyor.  

Ardında, çocukluk travmalarından ileri gelen baba sevgisi ve ilgi kırıntısı arayışının belirgin olduğu fırtınalı aşklarıyla, tutkunun veya kendi tabiriyle “ruhun delilik döneminin” izinde tüm kariyerini değiştirme gücü ve adanmışlığıyla, verdiği sosyetik partilerle, ruhsal gelişim konularına yönelmesiyle, caz sahnelerinde doldurulamaz yeriyle çizgi dışı olan bu yaşamı kızının duygu yüklü sesinden dinlemek ise, sadece kişisel anıların ötesinde, ülkenin son 90 yılına ve toplumsal dinamiklere tanıklık etmemizi sağlıyor.

Ve 12 Eylül darbesinin susturduğu, büyük bir kırgınlıkla inzivaya sürüklediği isimlerden biri de yine Rüçhan hanım oluyor.

Kızı Melike Demirağ’ın, tıpkı aynı dönemde Yılmaz Güney ve Cem Karaca gibi vatandaşlıktan çıkarılması ve kendisine de yurtdışı çıkış yasağı konması, ardından tıpkı Yeni Türkü’nün Buğdayın Türküsü, Cem Karaca’nın 1 Mayıs plağı ve daha nice albümün başına gelenler gibi onun da şarkılarının yasaklanması, sesinin kasıtlı olarak siyaseten “kısılması” sonucunda, bu güzel kadın, güzel beyaz atına atlayıp kalbinin inzivalarında ruhunu geliştirmeye adıyor ömrünün geri kalanını…

Rüçhan Çamay ve kızı Melike Demirağ  (Sol altta torunları ile birlikte) 

Ve kendisi 1981 yılında, hayatının geri kalanını kendi ifadeleriyle sonsuz iyilik, katıksız doğruluk, çalışkanlık, bilgi ve sevgi prensiplerini izlemek üzere sanat hayatına jübile yapıyor.

Görünmezliği tercih ediyor. Ama görünmezliğinin altını kazısalar, müzikle çarpmaya devam eden bir yürek çıkardı.

Türkiye’nin 12 Eylül ve sonrasını borçlu olduğu bir “kayıp diva” var. İsteseydi Türkiye’nin müzik tarihine Nina Simone, Billie Holiday ve Ella Fitzgerald misali imzasını atabilirdi. Gök kubbenin altına mavi notaları, çoklu ritimleri, doğaçlama tekniklerini sığdırabilirdi.

Bıraksalar Rüçhan hanım Türkiye’de cazı çok erken bir tarihte geniş kitlelere sevdirebilen güçlü ve “bizden” bir figür de olabilirdi. “The Music Goes Round And Around”, “Summertime” veya “I Loves You Porgy” yorumlarıyla radyodan güçlü sesi yükselebilirdi. 

Tıpkı yirmili yaşlarında caz şarkıcısı olarak isim yapan, ‘60lı yıllarda İstanbul Radyosu’nda Salim Ağırbaş Beşlisi’nin haftalık programlarında caz şarkıları söyleyen, Ruhi Su’nun öğrencisi olarak geliştirdiği müzikalitesi ve Burçak Tarlası ile çoğumuzun gönlüne taht kurmuş olan ve bir zamanlar uluslararası müzik dergilerine kapak olan Tülay German gibi…

Sözü ve bestesi, German’ın büyük aşkı Erdem Buri’ye ait olan Yarının Şarkısı, on beş milletvekiliyle meclise giren Türkiye İşçi Partisi’nin seçim şarkısı olur. Ancak Türkiye’nin en değerli gazeteci-yazarlarından biri olan ve yine siyasi görüşlerinden dolayı bir süre sonra unutuluşa ve yok oluşa mahkûm edilen Suat Derviş’in de yeğeni olan Buri, çevirisinde yer aldığı Marksist düşünceye dair bir kitabın yayımlanması üzerine onbeş yıl hapis talebiyle yargılanmaya başlar.

Tıpkı “öğretmenleri” Ruhi Su’nun, bir opera sanatçısı olarak Ankara Radyosu’nda yürüttüğü “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” adlı programında Alevi türküleri söylediği için “komünizm propagandası” yaptığı iddiasıyla görevine son verilmesi, 1950’lerin başında Türkiye Komünist Partisi ile ilişkili olduğu gerekçesiyle hapis yatması ve hapisten çıktıktan sonra konservatuvara kabul edilmediği için hamallık yapıp gazinolarda türküler söyleyerek geçimini sağlamak zorunda kalması gibi. Dönemin ideolojisi, bu değerli müzisyenleri iktidar çarkı içinde öğütmeye ant içmişti.

Ruhi Su

Müzisyenlerin sesinden, soluğundan, sözle müziğin birlikteliğinden korkulan bir dönemdi. Gerek siyasi duruşları gerekse sanatları yüzünden karşılaştıkları baskı ve tehditler karşısında Buri ve German da, 1966 yılı Mart ayında Fransa’ya gitme kararı alırlar. German, Fransa’da her dilden şarkılar söyler, caz doğaçlamaları yapar, müziğinin zirvesine çıkar. Fransa’nın ünlü müzisyenleriyle konserler verir.

German, Yunus Emre, Nazım Hikmet ve Pir Sultan’dan şiirler besteler. Fransa’da Türkçe olarak yaptığı albüm, Charles Cros Akademisi 1981 Plak Büyük Ödülü’nü alır.

O sırada Ruhi Su da, Yunus Emre’den Karacaoğlan’a, Köroğlu’na dek sazla söylenmiş klasik müzik tarzında türküleri içeren bir dizi albüm çıkardıktan sonra, Genco Erkal’la birlikte çok sesli müziğin geliştirilmesi için Dostlar Korosu’nu kurmuştu.

Ancak, Su, kendisi gibi birçok sanatçı için 12 Eylül’le birlikte kesintiye uğrayan bu yolculukta, bir yandan da kanser tedavisi için pasaportunu almaya çalışmış, pasaportunu alamamış, 1985 yılında yaşamını yitirmişti.

Paris’te dönemin Türkiye’sinin ağır politik atmosferinden bir nebze uzakta kalabilen Tülay German da bir süre sonra müzik hayatına nokta koyar. Hem de “Nazım Hikmet’e Saygı” adlı albümü yaptıktan sonra 1987 yılında Hollanda’da verdiği bir konserle sahneye veda eder. Altı yıl sonra da büyük aşkı Erdem Buri, German’ın kolları arasında Fransa’da bir hastanede yaşama veda eder.

Düşmemiş Bir Uçağın Kara Kutusu ismini verdiği bir otobiyografi kitabında German bu fırtınalı yaşamına dair ipuçları verir bize. Fransa’da müzik otoriteleri tarafından sesi Dalida ve Nana Mouskouri arasında bir ses rengi olarak yorumlanan Tülay German, müzikle tek beden olmuş bir yaşantının kırlaşmış saçlarını özenle taramış, Paris’ten halen bizlere bakan bir kırgın kadındır.

Tülay German, Erdem Buri (sol alt köşede en solda) ve  arkadaşları 

Oysa, yok etmek istediklerini, rutubet kokulu tavan aralarında unutulmuşluğa sürüklemekle sınar tarih… Ruhi Su’dan Cem Karaca’ya, Tülay German’dan Rüçhan Çamay’a ve daha nice sanatçıya dek bu kural hiç değişmedi.

Belleksiz toplumlarda anılar ancak güçlü uyaranlar eşliğinde yinelendikçe yer eder. İcracılar, sanatçılıklarıyla aydın sorumluluğunu yerine getirdikleri ölçüde belleklerde kalır.

Baskılara, engellemelere ve yasaklara boyun eğmemek ve kenara çekilip sanatını korumak ise bir cesaret işidir.

Bu, Almancanın en güzel sözcüklerinden biri olarak kabul edilen “Geborgenheit” demek değildi. Yani, kendilerine zarar gelmeyecek kadar huzurlu ve güvende bir yaşam tercihinde bulunmamıştı bu iki kadın.

Halen hayatta olan German ve Çamay’ın, 1985 yılında yitirdiğimiz Ruhi Su’nun en önemli ortak özellikleri, duruşlarından ödün vermeyişleriydi.

Kalplerini ve seslerini kalın bir kitabın arasında kurutup, söyleyemedikleri şarkıları, susturuldukları haykırışları, yarım kalan hayallerini mücevher kutularında sonraki nesillere saklamalarıydı.

Nasıl örselenmiş olurlarsa olsunlar, adına yaşam denen bu kaosun içinde, tüm gerici ve baskıcı kıskaçlara rağmen, özgür ve aydın sanatçılar olarak kendi öykülerinin esas oyuncuları olarak kalma kararlılıklarıydı.

Ama geride bırakılan kocaman bir sanat hayatına ve yarım kalmış bir yaşantıya özlem, gitmekle direnmek arasında gidip gelen sarkaçtan yükselen duygu yoğunlukları, suskunluklar, sessizce köşesine çekildiğinde büründüğü yeni bir kimliğe uyum sağlama çabaları ve geçen yıllar sırasında yitirilen can yoldaşları, her zaman mırıldandığı şarkılarında kendine yer açıyordu.

İki sağır şarkıcı gibiyiz. Şiirimiz sarılıyor usanmaksızın. Birbirine ve biz sarılamıyoruz” diyen Onat Kutlar dizeleri yükseliyordu adeta bu iki değerli kadının jübilesinden.

Çünkü sessizlik de bir iletişimdi.

Sanatçılar sahnelerden indiklerinde veya indirildiklerinde arkalarında hep bir tutam unutmabeni çiçeği bırakırlar.

Alman edebiyatçı Goethe’nin “zariflerin en zarifi” diye tanımladığı bir çiçektir bu. Birçok açıdan doğanın ince işçiliğinin bir ürünü ve zarif mücevheridir. Nazlı, kırılgan, minik mavi boncuklar yayar etrafa…

Bir Alman efsanesine göre, Tanrı tüm çiçekleri isimlendirirken küçük bir çiçeği gözden kaçırır. Küçük çiçek arkasından haykırır: “Ey Tanrım! Unutma Beni”. Bunun üzerine Tanrı sorar: “Senin adın ne olsun?”. Çiçek yeniden haykırır: “Ey Tanrım! Unutma Beni” diye bağırır. Bunun üzerine unutmabeni olur ismi.

Aydınlığı seven bu çiçeği kendi aydınlığımızla buluşturma, onu dikkatlice sulama ve yeniden yeşertme görevi ise, onları tarihin unutkan sayfalarında bırakmayan okurlara ve sanatseverlere aittir. Çünkü çoraklaştırılan bu sanat iklimimizde, “sanatçı” kelimesinin içinin kişisel çıkarlar doğrultusunda boşaltıldığı türlü örnekler karşısında Çamay, German, Su ve sanat dünyamızın daha nice unutmabeni çiçeğine kocaman bir teşekkür ve saygı ifadesi borçluyuz. 

https://www.gazeteduvar.com.tr/unutmabeni-cicekleri-makale-1566097

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s