Avrupa’da yıldızı giderek parlayan “harika genç” Emir İlgen: “Asıl sanat, sahne öncesindeki saatlerde. Yorumun, fikrin, eser üzerine anlayışın geliştirildiği ve pratik edildiği zaman budur”

Uzun zamandır tanımak ve sizlere tanıtmak istediğim müthiş bir yetenek vardı: Emir İlgen. Sonunda kendisinin yoğun piyano çalışmaları ve eğitiminden kendime bir zaman yaratarak beni çok bilgilendiren ve sizin de ilginizi çekeceğini düşündüğüm çok derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Emir İlgen kimdir? Uluslararası birçok başarıya imza atmış olan 2003 yılı doğumlu genç piyanist Emir, küçük yaştan itibaren katıldığı yarışmalarda aldığı derecelerin yanı sıra; Rusya, Amerika, Almanya ve Belçika’da konser serilerinde genç yetenek olarak sahne aldı.

İzmir’de doğan Emir, İzmir 9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda, Yrd.Doç.Demet Eytemiz ile başladığı piyano derslerine, İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Zeynep Yamantürk ile devam ederek 12.sınıfı bitirdi.

2013 yılında ilk yarışma deneyiminde; Almanya Baden-Baden şehrinde Clara Schumann Musik Schule’de düzenlenen Uluslararası Piyano Yarışmasında ‘Assoluto Birincilik Ödülü’ aldı.

2014 yılında Rusya’nın “Rostov-on-don” şehrinde düzenlenen “10’uncu Path to Mastery” Uluslararası Piyano Yarışmasında finale kalıp, finalde ‘ Haydn Piyano Konçertosu No.11- Re Major ‘çaldı ve 3.lük derecesi aldı.

2017 Mart ayında Mimar Sinan Konservatuvarı’nda düzenlenen Yamaha Europe Piyano Yarışması’nda “Scholarship Award 2016-2017” kazananı olarak burs aldı.

Emir, Haydn, Bach, Beethoven, Schumann ve Saint-Saens’ın eserlerinden oluşan piyano konçertolarını; İzmir Devlet Senfoni, Türkiye Gençlik Filarmoni, Rusya Rostov Filarmoni, Antalya Devlet Senfoni ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestraları ile çalmış ve aralarında; Gürer Aykal, Cem Mansur, Can Okan, Tassos Simeonidis’in de bulunduğu Orkestra Şefleri ile çalışma imkânı buldu

2016, 2017 ve 2018 yıllarında İzmir Karşıyaka Hikmet Şimşek Sahnesi’nde ve İstanbul Beşiktaş Fulya Sanat Merkezi’nde geniş bir repertuar ile resital verdi. Ayrıca, Enka Kültür 29. Sanat Buluşmalarında Genç Yetenek olarak 17 Ekim 2017 tarihinde resital verdi.

“İş Sanat ve Kültür” tarafından 2017-2018 “Parlayan Yıldızlar Programı’na” seçilerek Milli Reasürans’ta 18 Aralık 2017’de sahneye çıktı.

25 yaş altı genç yeteneklerin konuşmacı olarak davet edildiği Paragon Talks’19 konuşmacısı olarak Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’da piyano dinletisi ile biten bir konuşma yaptı.

2015‘ten itibaren Belçika’da ünlü pedagog ve eğitmen Prof. Diane Andersen ile çalışmakta olup, bugüne kadar katıldığı ustalık sınıflarında; Alan Weiss, Konstantin Scherbakov, Felix Gootlieb, Gerald Fauth, Elena Margolina Hait başta olmak üzere birçok ünlü piyanist ve eğitmen ile çalışma fırsatı buldu.

19.Antalya Piyano Festivali bünyesinde gerçekleştirilen “Genç Yetenek Uluslararası Piyano Yarışmasında” 15-19 yaş C kategorisinde 1.’lik ödülü almış ve festival bünyesinde Şef Gürer Aykal yönetiminde Beethoven 3. Piyano Konçertosunu çaldı.

4-9 Mart 2019 tarihlerinde İstanbul Filarmoni Derneği tarafından düzenlenen, Faruk Erengül Ulusal Piyano Yarışması, 15-30 yaş kategorisinde 1.’lik ödülü almıştır. Jüri başkanlığını Devlet Sanatçısı İdil Biret’in yaptığı yarışma; iki eleme turu ve final resitali ile gerçekleşti. Sonrasında yarışma kazananı olarak, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ile Saint-Saens 2. Piyano konçertosunu çaldı.

EPTA 2018 (European Piano Teachers Association), 20-25 Şubat 2018 tarihlerinde Belçika’da düzenlenen “Uluslararası Genç Piyanist Piyano Yarışması’nda” finale kalmış ve 2. kategoride “Prize Winner” olarak 2.’lik ödülü aldı.

24 Eylül 2021 tarihinde Ankara ‘da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile Gürer Aykal şefliğinde CSO Ana Salon’da gerçekleşmiş konserde Saint-Saens Sol Minör 2. Piyano Konçertosunda solist olarak görev aldı.

Üniversite eğitimine Ekim 2021 tarihi itibariyle Almanya’da “Hochschule für Musik Franz Liszt Weimar”‘da Christian Wilm Müller ile devam eden Emir İlgen, Güher & Süher Pekinel  rehberliğinde “Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” bursiyeri olarak, TÜPRAŞ sponsorluğunda desteklenmektedir. Ayrıca Almanya Stuttgart Murhard Ribesamsiftung bursu aldı.

Bu değerli gencimizi tanımanız için su gibi akan, dolu dolu, her kelimesi ve satır araları bilgi ve deneyimle kaplı bir söyleşi sizi bekliyor:

Emir merhaba. Öncelikle son dönem başarılarından dolayı seni çok tebrik ederim. Müzikle ilk tanışma hikayeni öğrenmek isterim. Bu ilgin, tutkun nasıl fark edildi ve üzerine nasıl bir eğitim eklemledin?

Teşekkürler. Benim hikâyem küçük yaşta müzikle tanışmış birçok müzisyenden çok farklı değildir. Çoğu piyanistin veya bestecinin müziğe başlama hikâyeleri ve tutkularının fark edilmeleri benzer yollardan geçer. Bu Gustav Mahler’den, Robert Schumann’dan bana, dostlarıma kadar uzanan bir benzerliktir. En önemli rolü de bu benzerlikte, tabii ki aileler oynar. Küçük yaşta müzik ile yakından ya da ailelerinin mesleklerinden ötürü doğrudan bir ilişki içerisinde büyüyen, doğal olarak da bir ilgi, merak geliştiren çocuk ailesinin de destekleri ile ders almaya ve öğrenmeye başlar, sonrası da hep malumdur. Benim ailem müzisyen değildir ancak klasik müziğe karşı büyük bir ilgiye sahiplerdir. Bu ilgileri ve bilgileri de benim eğitimim ile paralel olarak durmaksızın artmış ve kabarmıştır. Bunun bana sağlamış olduğu manevi destek de çok büyüktür, aile içerisinde mesleki açıdan hiç yalnız kalmamamın sebebi budur. Çocukluk yıllarımda İzmir’de yaşarken, ben daha piyanoya başlamamışken ‘Adnan Saygun Sanat Merkezi’ konser salonunda düzenli konserlere giderdik. Benim ilgim esas müziğeydi. Ancak piyanoyu tüm büyüklüğüyle konser sahnesinin tam ortasında, tüm ses aralığıyla izlemek sadece bir çocuk için değil, herkes için büyüleyici bir deneyimdir. Ben de bu büyülenmelerin ardından piyanoya duyduğum ilginin, arzunun kabardığını hissettim. Ailemin destekleri ile ilk başta piyanoyla tanıştım, sonra İzmir Dokuz Eylül devlet konservatuarından ‘Demet Eytemiz’ ile çalışmaya başladım. Tabii ki bir müzik eğitimi söz konusu olduğunda, müzik akademisi, müzik kursu veya bu gibi kurumların sağladığı özel dersler ile konservatuar temelli bir eğitim arasında bir uçurum söz konusu. Bu akademi veya kurs adı altında alınan eğitimlerin hedefi çoğunlukla ‘piyano çalabilmek’ iken, konservatuar temelli eğitimin başından itibaren hedef daima ‘piyanist olabilmektir’. Bu, konservatuar eğitiminin daha en baştan mesleki ciddiyete dayandığının çok açık bir temsilidir. Konservatuarda çalışmaya başladıktan sonra doğru pedagojik yönlendirmeler ile birlikte benim için ciddi bir konservatuar ekolünün ve anlayışının oluşmaya başlaması, bu işi o yaştan ciddiye almamın etkenleridir. Ortaokulda da hazırlıkların neticesinde burs kazandığım bir özel okul yerine sınavlarından geçtiğim ve kabul edildiğim devlet konservatuarını tercih edişim de bu sürecin bir damgası niteliğindedir. Konservatuarda geçirdiğim bir yılda katıldığım yaşıma uygun yarışmalar ve parçası olduğum konserlerin ardından ortaokulun ikincisi senesinde ailem ile İstanbul’a taşınma kararı aldık. Bunun temel sebeplerinden birinin benim eğitimim olması da ailemin yaptığım işe ne denli bir katılım gösterdiğinin simgesidir.

Dünyanın birçok ülkesinde konser serilerinde yer aldın. Bunlar arasında seni en çok etkileyen, aklından çıkmayan hangisi oldu?

Konserler, temelinde duygusal ve işitsel bir keyif amaçlı bir araya gelen insanların ötesinde, entelektüel bir buluşma olabiliyor. Bir yorumcu için bundan daha kıymetli bir netice olamaz. Yorumcunun icra ettiği esere hâkim bir dinleyici kitlesi, yalnızca konserden daha büyük bir keyif almakla kalmaz, dahası, yorumcunun esere kattıklarını veya fikirlerini ayırt edip, bunu değerlendirip üzerine kafa yorulmuş bir konseri takdir edebilir ve bundan entelektüel bir keyif de duyabilir. Bu takdirin varlığı çok önemlidir. Türkiye’de bu tür dinleyiciler mevcuttur ancak bir ufak karşılaştırmaya mecbur kalırsam, bu dinleyiciler kendilerini olağanüstü yetiştirmiş, kendi ilgileri, merakları ve entelektüel uğraşları neticesinde bu dinleyici statüsüne ulaşmışlardır. Nitekim bu müzik ‘Klasik Batı Müziği’dir. Batı’da büyüyen birinin kendi kültürüne, kendi geçmişine, kendi eğitimine ait olan bir müziktir. Bu şahane müziğin Türkiye’ye gelişi çok eski yıllara dayanmaz. Bu yüzden yurtdışında özellikle bu alanda daha çok imkânın bulunması olağandır. Yalnızca yurtdışında değil, vermiş olduğum tüm konserler benim aklımdadır. Konserleri yalnız, herhangi bir konser olmaktan ayıran daima dinleyicilerden veya öğretmenlerimden aldığım geri dönüşlerdir. Bir performansı seçip ancak, anlatma fırsatım olsa küçükken Rusya’da, Rostov’da katıldığım yarışmanın finalini anlatırdım. (Rostov On Don Filarmoni Orkestrası) Küçük yaşta yabancı bir ortamda ortak bir dil konuşamadığımız orkestra ve şefi ile nasıl anlaştığımızı hatırlıyorum. Ben istediklerimi mırıldanarak açıklamaya çalışmıştım, müzik üzerinden yorumlarımızı tartışmıştık. Çok ayrıcalıklı bir his olmakla birlikte aynı zamanda ilk orkestra tecrübemdi. Aslında ortak bir dile sahiptik, yalnızca bunun farkında değildim. Bu prova ve konser sonrası müziğe bakış açım bir hayli değişti.

Birçok değerli orkestra şefiyle de çalışma fırsatın oldu. Vizyonunu nasıl genişletti bu şeflerin deneyimleri, seni yönlendirme biçimleri?

Piyanistler birer yorumcu olarak, ben dâhil genellikle solo repertuar ile yetişirler. Bu eserin çözümlenmesi aşamasında bir alışkanlığı beraberinde getirir. Piyanist yorumunda özgürdür ve bu özgürlük ona bir üslup kazandırır. Orkestra tecrübesi ve oda müziği dâhil, piyanistin bir başkasıyla müzik yapması ve yapmaya alışması tam da bu yüzden çok önemlidir. Orkestra denildiğinde, özellikle benim yaşlarımda öğrenci olan Piyanistlerin, mühim orkestra şeflerinin otoritesinin altına girmesi söz konusudur. Piyanistin mi yoksa şefin mi bir konçertoda daha söz sahibi olduğu süregelen ve Bernstein ile Gould tarafından da satirik bir şekilde ele alınan bir tartışma konusu olsa da, henüz öğrenimine devam eden genç piyanistler ile tecrübeli orkestra şefleri arasında böyle bir tartışmaya pek rastlanmaz. Piyanistin istediği her şeyi yapamayacağının, yorumunda ciddi sınırlarla karşılaşacağının ve çoğunluğa uyum sağlamak ile öne çıkmak arasındaki dengeyi bulmakla yükümlü olduğunu öğrenmesi önemlidir. Ben ilk orkestra tecrübemden en güncel konsere kadar bu farkındalığı daha da iyi kavrayıp kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Şefin orkestrayı idare etme süreci de, müziğin ciddiyetle ele alınıp üzerine çalışılması süreci hakkında eğitici bir örnek rölü üstlenmekte.

Repertuarını nasıl geliştiriyorsun? Ne kadar sıklıkla güncelliyorsun söz konusu eserleri ve hangi kriterlere göre?

Rubinstein, sizinle konuşmayan hiçbir esere elinizi sürmeyin demiştir. Bu anlayışın ışığında bir öğrenci olarak, öncelikle hâlen eğitimime devam ettiğim gerçekliğinde klasik literatür temelli okul repertuarı ve katılmayı planladığım yarışmaların şart koştuğu repertuarları göz önünde bulundurarak yeni eserlere başlıyorum. Bunun haricinde birbirleri ile tutumlu, mantıklı ve akıllıca konser programları oluşturmaya çalışıp, bu programlara çalışıyorum. Pratiğini ettiğim repertuar daima hem gerçekten çalmayı arzuladığım eserler, hem de öncelikle konser programları oluşturmaya müsait ve yarışmalarda kullanılmaya uygun eserlerden oluşuyor.

Sahnedeyken neler hayal edersin?

Sahnedeyken yalnızca çaldığım eseri düşünürüm. Asıl sanat, sahne öncesindeki saatlerdedir. Yorumun, fikrin, eser üzerine bir anlayışın geliştirildiği ve bunun pratik edildiği zaman budur. Sahnede yapılan yalnızca bu oluşturulan fikrin olabilecek en açık ve isabetli şekilde gösterilmesidir. Ne kadar iyi hazırlanıldığına bağlı olarak, odaklanma ile birlikte sahnede yapılan aslında bir nevi zanaattır. Hali hazırda hazırlanmış olan bir tiyatro oyununun veya bir sunumun sergilenmesine benzerdir.

Peki önemli konserler öncesi nasıl bir çalışma temposu izliyorsun?

Çok ciddi bir odaklanma sürecinin uzun müddet korunması ne kolay ne de sağlıklıdır bana kalırsa. ‘Kapanma’ olarak tanımlanabilecek zihinsel ve bedensel tüm enerjinin bir alan üzerine yoğunlaşması çok büyük bir güç ve motivasyon istiyor. Benim için bu, konserin ve yarışmanın repertuarının genişliğine bağlı olarak 4 ila 12 gün arasında aşağı yukarı değişebilen bir süreçtir. Bu süreçte her gün en az birer kez prova yapmak başta olmak üzere eserler üzerine çok titiz bir araştırma yaparım. Bu eserlerin icrası esnasında mutlak kontrol sahibi olma hedefiyle yürüttüğüm bir nevi doktor-hasta ilişkisine benzer bir süreçtir. Tüm gün sürer. Çok yorucu olduğunu söylemeliyim. Bu odaklanmayı her gün sürdürmeye imkân yok, en azından benim için. Ancak bu odaklanma sürecinde elde ettiğim ilerlemeler de oldukça tatmin edici.

25 yaş altı genç yeteneklerin konuşmacı olarak davet edildiği Paragon Talks’19 konuşmacısı olarak Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’da bir konuşma yapmıştın. İnsanlar senin hakkında en çok neyi merak ediyor Emir?

İnsanlar doğal olarak benim hakkımda, kendi hayatlarına entegre edilebilecekleri bilgiler almak istiyor. Eğitim sistemi içerisinde gencin hayatında ne yapmak istediğine karar vermesi kolay ve kısa bir süreç değil. Biz müzisyenler olarak bundan ayrılan nadir gruplardan biriyiz. Başta bahsettiğim gibi eğitimimiz ciddiyet kazanmaya başladığı andan itibaren bir nevi kariyer yolumuz veya yapmak istediğimiz meslek belli oluyor. Bize faydalı olacak ve yaptığımız işte bizi geliştirecek çalışmalara çok erken yaştan başlayabiliyoruz. Gelecekte yapacağı mesleği seçmekte zorlanan gençler doğal olarak yalnızca ben olmamakla birlikte, bizim mesleğimizi bu denli erken elimize alıyor oluşumuzdaki motivasyonları ve bu kararı alırken yaşadıklarımızı, kısacası bunun nasıl mümkün olduğunu öğrenip kendi kariyer planlarını bu bilgilerin ışığında şekillendirmeye çalışıyorlar. Ayrıca kıyaslama bakımından yalnızca benim değil, bir piyanistin günde ne kadar çalıştığının sorulması artık klasik sorular arasında yer alıyor. Ayrıca türlü etkinlikler sonrası, çocuğunu müziğe başlatmak isteyen veya kendisi müziğe başlamak isteyenler çok sık karşılaştım.

Sence piyano yeteneği doğuştan mı yoksa eğitimle mi şekilleniyor? İkisinin ağırlıkları nasıl sence?

Mitsuko Uchida da aynı soruya cevap vermişti. “Yetenek yeterli mi? Benim çıkarımım hayır. Ancak bu yeteneğin ne anlama geldiğine göre de değişir. Öncelikle biri için kendi derin duygularını ifade edebilmesine yalnızca müzik imkân veriyorsa, bu en önemlisidir. Eğer şiir yazmak, resim yapmak istiyorlarsa müzisyen değillerdir, bu bir. İkincisi, entelektüel kabiliyet. Bu olmadan Bach’tan Boulez’e kadar hiçbir besteciyi anlamak mümkün olmaz. Bu gereklilik denilebilecek kadar önemlidir. Üçüncüsü teknik. Özellikle bu dönemde teknik geçmişte olduğundan bile önemli.  Dördüncüsü karizma. Birinci dışında hepsi sonradan gelebilir. Öyleyse yetenek ile doğmak diye bir şey yok. Önemli soru şudur; bunun üzerine ne eklenebilir? Karakter eklenir. Politikacı, ressam, şair ne olursa olsun karakter lazım. Bu sizi bir ‘child prodigy’den ayıran şeydir. Eğer karakter olmazsa hiç büyümezsiniz. Ve şans. Şanslı olmalısınız. Şimdi dünyada her şey çok hızlı değişiyor, özellikle şimdi, bankalar dalgalanıyor, finansal krizler yaşanıyor, bu ancak beni endişelendirmiyor. Hiç kimse bana para vermek istemeseydi bile, ben yine müzisyen olurdum.” Uchida’nın bu dedikleri yeteneğin doğuştan mı geldiği ve eğitimle nasıl bir ilişkisi olduğu sorusuna verdiği çok iyi bir cevaptır. Benim de düşüncelerimi özetler nitelikte.

Müzik tarihinde seni en çok heyecanlandıran, “keşke o dönem yaşasaydım” dediğin dönem hangisi?

Günümüz. Herhangi bir dönemde yaşayabilmek için sonrasında gelecek tüm bestecileri feda etmek gerek. Benim için bu imkânsız.

Altı yıldır Belçika’da ünlü pedagog ve eğitmen Prof. Diane Andersen ile çalışıyorsun. Kendisinin sana verdiği ve hiç aklından çıkmayan birkaç öğüdü paylaşabilir misin bizimle?

Çalışmaya başladığımız ilk veya ikinci senemizde Schumann’ın Kinderszenen’ini çalmayı çok istiyordum. Diane’a bu eseri çalıp çalamayacağımı sorduğumda doğal olarak önereceğini düşünüyordum, eserin teknik bir zorluğu yoktu. Ancak çok düşünmeden ‘hayır’ dedi. Şaşırdım, sebebini sordum, ‘Çünkü daha hatırlayacak bir gençliğin yok’ dedi. ’Elli yaşına geldiğinde çalabilirsin’. Bu o zamanlar benim müziğe bakış açımı etkilemişti. Müziğe ne denli bir ciddiyet ve romantizm ile yaklaşıyor oluşumuz kayda değerdi.

Üniversite eğitimine Ekim 2021 tarihi itibariyle Almanya’da “Hochschule für Musik Franz Liszt Weimar”‘da başladın. Sence bir piyanistin yurtdışı eğitim imkanı edinmesi onu hangi açılardan geliştirir, derinleştirir? Hayatının bu önemli dönemeci hakkında duygularını öğrenmek isterim.

Heyecan ve heves doluyum. Büyük bestecilerin büyüdükleri, yaşadıkları yerlerde yaşamak, oraları görmek müthiş bir his. Farklı bir coğrafya, farklı bir tarih, yaşanılmadan tümüyle hissedilemiyor, eserler tümüyle kavranmıyor. Kendimi bu açıdan çok mutlu hissetmekteyim.

Güncel konser ve projelerin hakkında bilgi verir misin?

Güncel olarak “Deutsche National Theatre” (Alman Ulusal Tiyatrosu) ile “Luciano Berio”’nun” Recital for Cathy” eserini çalacağım. Çok heyecan duyduğum bir proje. Profesyonel sanatçılar ile beraber çok değerli bir tecrübe yaşıyorum. Ayrıca “Jena Filarmoni Orkestrası” ile Saint-Saens’ın “Hayvanlar Karnavalı” eserini çalacağım. En son okulda Beethoven’in 2.piyano konçertosunu çaldım. Konser projelerinde yer almaktan ve resital imkânlarından dolayı çok mutluyum,  bir öğrenci için çok değerli. 

Sana sonsuz başarılar dilerim. Hepimizi çok gururlandırıyorsun emeklerin ve gayretlerinle.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s