Mavi bir dünya ve tanıdık bir gerçekçilikle ilk bakışta dingin görünen sahneler, mavi sadece masum bir renk gibi davranmadığı için kısa süren bir sakinlik sunuyor. Tanıdık olanın, yani güvenli bir mekân olarak evin aniden kişiye yabancılaşmasıyla ortaya çıkan tekinsizlik; bizi koruması gereken alanın tehditkâr bir şeye dönüşmesine neden oluyor. Bu durum, belleğimizi cam gibi orta yerinden keserken, güvenli sanılan her şeyin kriz anında nasıl tekinsizleştiğini gözler önüne seriyor.
- MENEKŞE TOKYAY
- 12 ŞUBAT 2026

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da, sanat çevresinde uzun yıllardır adını ısrarlı bir başarıyla duyuran Gülnihal Kalfa’nın Ka Görsel Kültür ve Sanatsal Düşünce İçin Mekân’daki ilk kişisel sergisine gittim.
Serginin adı “Çiçeklenen Yokluk”. Daha başlıkta bir gerilim vardı: Eksikle büyüyen, susarak çoğalan bir şeyin vaadi…
Resimler ilk bakışta dingin. Mavi bir dünya, tanıdık bir gerçekçilik, gözün hemen tanıyıp rahatlayacağı bir sahne düzeni… Ama bu sakinlik uzun sürmüyor. Çünkü burada mavi sadece masum bir “renk” gibi davranmıyor; insanı içine usulca çeken bir atmosfer, gizemli bir iklim, hatta bir anımsama eşiği gibi çalışıyor. Dış dünyayı çoğaltan renk çeşitliliği geri çekildikçe, bakış kaçınılmaz olarak biçime, ışığa, dokuya ve resmin kurduğu duygu coğrafyasına yaklaşıyor. Mavi, izleyiciyi içine alan ama aynı anda mesafesini de koruyan bir alan açıyor.
Tam bu noktada romantizmin meşhur “mavi çiçeği” beliriyor zihinde: Arayışın, özlemin, ulaşılamayanın simgesi. Peşine düşüldüğünde insanı iyileştirmekten çok dönüştüren, hatta bazen yaralayan o çiçek…
Mavi çiçek, Alman yazar Novalis’in Heinrich von Ofterdingen adlı romanından beri Alman romantizminin önemli simgelerinden. Romanda, karakterin rüyasına mavi bir çiçek yerleşir. Yolunu şaşırmış ruhu yönlendiren bir çağrıdır bu mistik çiçek… O andan itibaren roman karakteri bu çiçeğin yapraklarının arasında beliren zarif kız yüzünün peşine düşer. En büyük arzusu, o çiçeğe kavuşmak olur.
Mavide hem bir yakınlık hem bir uzaklık vardır; hem davet eder hem sınır çizer. Kalfa’nın resimleri de tam olarak bunu yapıyor: Yaklaştırırken geri çekiyor, tanıdık olanı hafifçe yerinden oynatıyor. Nazım Hikmet’in o müthiş dizelerindeki “ışıklı maviliklere” sürüyor fırçasını…
Sanatçının çocukluğundan taşıdığı anneanne ve babaanne figürleri fırçasında güçlü bir iz bırakıyor. Bir yandan şifa, korunma ve yatıştırma duygusu; öte yandan ritüeller, işaretler, çaputlar, kâğıtlara çizilmiş semboller, anagramlar… Güvenli alanla tekinsiz olan, aynı yüzeyde yan yana duruyor. Gündeliğin sıradan akışı içinde beliren o tuhaf duygu: Sevdiğimiz şeylerin içindeki yabancılık.
Freud ve Tekinsizlik Kavramı
Bu sergi, bir yandan da Alman psikiyatrist Ernst Jentsch’in tanımladığı, Sigmund Freud’un da 1919’da popülerleştirerek literatüre kazandırdığı, Edgar Allen Poe’nun ve Oğuz Atay’ın da eserlerinde sıklıkla kendine yer bulan tekinsizlik (unheimlich) kavramıyla tanışmamı sağladı.
Almancada tekinsizlik, heimlich (sade) ve heimisch (bildik, yerli) kökünden geliyor. Das Heim, evi, yani güvenli alanı tarif ediyor. Heimlich ise tanıdık, ev gibi, güvenli olanı… Önüne aldığı “un” olumsuzluk eki ile unheimlich oluyor kelime. Yani tekinsiz… Ev gibi olmayan, evden uzakta…
Freud’a göre, tekinsiz haller, tanıdık olanın –yani güvenli bir mekân olarak evin– aniden kişiye yabancılaşmasıyla, korkutucu hale gelmesiyle ortaya çıkar. Tekinsizlik, bütünüyle yabancı olandan değil; bir zamanlar “ev gibi” olanın bozulmasından doğuyor. Oyuncak bir palyaçonun karanlık bir odada aniden karşınıza çıkması gibi… Kişinin kendi yansımasıyla karşılaşması gibi…
Hayat da biraz böyle değil mi?
Belki bu yüzden tekinsizlik bugün bu kadar tanıdık geliyor. Belki de serginin tam da 6 Şubat günü açılması, belleğimde bu iki konu arasında gönüllü bir bağ kurmamı sağladı. Toplumsal belleğimizde, acı ve yıkıma dair anlatılarımızda, “felaket” tanımımızda bir kırılma noktası olan, resmi rakamlara göre 53 binin üzerinde kişinin yaşamını yitirdiği Kahramanmaraş merkezli depremlerin yıldönümünde bu serginin ana fikrini, tekinsizliği, deprem üzerinden okudum, hissettim.
Deprem bölgesinde yaşayan kişilerin aşina oldukları dünyaları açgözlü müteahhitler, kolon kesen dükkanlar ve uzmanları dinlemeden inşa edilen kentler yüzünden yerle bir oldu ve büyük bir tekinsizlik hissinin kucağına düştüler. Hayatta kalabilenlerin 360 bin kadarı halen konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veriyorlar. Altyapı sorunları ve çamur içinde kalan sokaklar, onların tekinsizliklerini daha da artırıyor. Elektrik ve temiz su sorunu devam ediyor.
Bir depremzedenin basına yansıyan cümlesi kulaklarımdan gitmiyor: “Üç yılda 30 yıl yaşlandım.”
Deprem sonrası Türkiye’de, özellikle de büyükşehirlerde, “ev” dediğimiz şey artık herkes açısından güvenli bir mekân değil; dayanıklılığı sorgulanan bir kavram… Duvarların ne kadar sağlam olduğu, zeminin ne kadar güvenli olduğu, geceleri uykuda yıkıcı bir depreme yakalanıp yakalanmayacağımız…
Heimlich olan, yani bizi koruması gereken mekân, bir anda tehditkâr bir şeye dönüştü. Bu, 1999 depremlerinden çok daha yıkıcı bir tekinsizlik duygusuydu. Belleğimizi cam gibi orta yerinden kesti. Belleğimiz kanıyor.
Depremzedeler ve deprem bölgesi dışında yaşayanlar üç yıldır aynı tekinsizlik eşliğinde yaşlanıyorlar, kaygılanıyorlar, yıpranıyorlar, kayıpları için yas tutmaya devam ediyorlar. Dünya ile kurdukları güven ilişkisi temelden sarsılmış durumda.
Freud’un tarif ettiği tekinsizlik tam da burada beliriyor: Tanıdık olanın, bir gecede yabancılaşması… Tanıdık olan mahallenin birkaç dakikada moloz yığınına dönüşmesi, akşamüstü selamlaştığın komşularının bir anda yok olması, iki gün önce sana ders anlatan öğretmeninin veya yaramazlık yaptığın sıra arkadaşının artık bu dünyada olmayacağı gerçeği hayatı daha da tekinsiz ve ürkütücü kıldı.




Deprem ve Tekinsizlik
Deprem ve tekinsizliği, son günlerde adını sıkça işittiğimiz bir çocuğun gözünden de okuyabiliriz. Her gün okula gitmek üzere aynı saatte uyanan Adıyamanlı Dicle, şu anda belinde dokuz vida, yanında enkazdan çıkarılan piyanosuyla tekinsiz bir dünyada kendini var edebilme çabası içinde.
Dicle’nin göbek adı Hayat… Ona bu tekinsiz dünya, o yıkıcı depremin ardından ikinci kez hayat vermiş.
Öğretmen bir anne-babanın çocuğu. Depremde annesini ve erkek kardeşini kaybetmiş. Aidiyet hissinin çok yüksek olduğu ev gibi bir mekân, artık bir harabeye dönüşmüş. Hayatla tek bağı babası ve piyanosu…
Depremde enkazdan kırık halde çıkan piyanosunu babasıyla birlikte birleştirmiş. Altı yaşından beri çalıyor o piyanoyu. “Benim ilk arkadaşımdı” diyor. Hastanede tedavi gördüğü sırada telefona kendi sesiyle kaydettiği “Karanlıktan Sonra” adlı bestesi ona 10’uncu Uluslararası Little Mozarts yarışmasında birincilik getiriyor.
Dicle, depremin yıldönümünde Adıyaman’da düzenlenen anma törenine, yakasında “umut çiçeği” ile katıldı.
Tanıdık olan, tanıdık olmaktan vazgeçmez; sadece anlam değiştirir. Ev hâlâ evdir, çocuk hâlâ çocuktur, mavi hâlâ mavidir, çiçek hâlâ çiçek, piyano hâlâ piyanodur; fakat artık başka bir şey çağrıştırır. Tekinsizliği… Hüznü, hayata tutunma çabasını, derin bir yas sürecini, müziğin sağaltıcı gücünün bile sağaltamayacağı kayıpların kalp sızısını…
Kimisi “yerinde gurbette olma hali” diye tanımlar bu duygudurumunu… Freud’un tekinsizliğe dair metinlerinde sıkça vurguladığı “ikizlik”, “tekrar”, “yer değiştirme” duygusu tam da burada devreye girer: Aynı olanın artık aynı hissettirmemesi…
Deprem anında “güvenilir bir iletişim aracı” sandığımız telefonların bağlı olduğu operatörlerin kilitlenmesi ve insanların yakınlarını arayamaması, enkaz altından yardım çağıramaması, hastanelerin yıkılması, cenazeleri kaldıracak torbaların bulunamaması, insanların ambülans peşine düşmesi, kepçelerin yetişmemesi, çocukların kaybolması ve halen kayıplarını arayan insanların olması…
Güvenilir sanılan her şeyin kriz anında tekinsizleşmesi…
O tanıdık gökyüzünün mavisinin bile griye çalması, tüm o hüznü taşımak ve insanlara tekinsizliklerinde eşlik etmek istercesine…
Kalfa’nın resimlerindeki mavi bu yüzden sadece estetik bir tercih değil bence… Daha çok bir bekleme hâlini, donmuş bir zamanı, sanki her şey sakinmiş gibi görünen ama her an bozulabilecek bir dengeyi hatırlatıyor. Depremden sonra yaşadığımız o tuhaf ruh hâli gibi: Hayat akıyor, kahveler içiliyor, sergilere gidiliyor ama içimizde bir yerde zemin hâlâ kaygan ve tekinsiz.
Tekinsizlik Her Yerde
Tekinsizlik bugün sadece evlerin içinde değil; sokakta, okul yolunda, parklarda da dolaşıyor. Çocuk çetelerinin, fuhuş ağlarının, kadına yönelik şiddetin, istismarın bu kadar görünür hâle geldiği bir ülkede, “çocukluk” ve “kadın olma hali” dediğimiz şeyler de yabancılaşıyor, en tehditkâr imgelerle yan yana gelmeye başlıyor.
Sembolik olarak en güvenli olması gereken figürler, gerçek hayatta en kırılgan hâle geliyor. Evlerde kadınlar vahşice katledilip kesik başları bavullarda taşınabiliyor. Bir seyahat aracı olarak bavul ve bir barınma aracı olarak ev, giderek tekinsizleşiyor.
Daha geçen gün, kapısına gelen kurye tarafından taciz ve saldırı girişimine maruz kalan bir kadın, bu tekinsizliğe karşı sosyal medya üzerinden hak arayışına gidiyor; hemcinsleri “evde yalnızsan kapıyı sakın açmayın” diyerek ona tekinsizlikle mücadele ipuçları veriyor.
Okullarda çocuklar açlık çekiyor. Bir sosyal refah alanı olması gereken okul, çocukların ücretsiz okul yemeğine erişemediği için gelişemediği, deprem bölgesinde sırf bu yüzden çocuklarda bodurluk oranının ikiye katlandığı bir tekinsizlik bu… Karnı doymayan çocuklar için yaşam tekinsizleşiyor.
Doğum ile ölüm, çocukluk ile yaşlılık hep bir mücadele içerisinde. Hem birlik hem zıtlık… Sergide birçok eserde de gördüğüm ikircikli tema tam da bu: doğasında doğurma eylemi olan kadın ve doğurduğu canlının bir gün ölecek olmasından duyduğu endişe ve tekinsizlik hali…
Belki de bu yüzden, bu imgeler bana yalnızca sanatsal bir birikimi değil, bugün ülke olarak taşıdığımız ortak kaygıları da anımsatıyor. Ekonomik ve toplumsal güvencesizlik, gündelik hayatımızda olduğu kadar kolektif bilinçaltımızda da derin, masmavi izler bırakıyor. Geleceğe dair korkular, ekonomik sıkışmışlık, siyasal kutuplaşma, katmanlı yalnızlıklar ve toplumsal kırılganlıklar, bireysel deneyimlerin ötesine geçerek gençleri yurtdışında yaşama hayallerine yöneltiyor; çünkü gençliğini tekinsiz buluyor.
Tarkan’ın konser serisinde mutluluğun ve beraber şarkılar söylemenin tekinsiz olmadığı huzurlu zamanlarını anımsamamız, “mutlu olmanın halen mümkün” olduğu günleri, güvenli duygusal mekanlarımıza halen tutunarak özlemle anmamız da bu yüzden… “Unutmamalı, o güzel günleri” diyebilmemiz, tek bir ağızdan…
Benzer şekilde, Kalfa’nın resimlerindeki o sarıp sarmalayan figürlere duyulan özlem, birlikte bu zorlu hayat şartlarına tutunma ihtiyacının görsel bir ifadesi aslında…
Tekinsizlik burada bir tehdit değil; bir hatırlatma… Unutulduğu sanılanın aslında hiç gitmediğini, sadece başka bir biçim alarak beklediğini anlatıyor. 21 Mart’a kadar açık kalacak olan bu sergiyi kaçırmayın. Mümkünse Ankara’ya gelme sebeplerinizden biri de bu olsun.
Ve sergiyi izlerken Türkiye’nin ve dünyanın son dönem içinden geçtiği politik ve sosyolojik gerçeklikleri de, kendi tekinsiz hallerinizi de mutlaka aklınızın bir yanında tutun.
