Aposto’da yeni kitabım hakkındaki tanıtım ve söyleşiyi bilgilerinize sunarım.
Gazeteci ve yazar Menekşe Tokyay, yeni kitabıyla eğitim-öğretim sistemimizdeki sorunlar yumağında en çok gözardı edilen konuyu gündeme getiriyor: İlköğretim koridorlarında, tıka basa dolu beslenme çantaları ve bol harçlıklarıyla okula gelen akranlarının yanında açlıklarını gizlemeye çalışan çocuklar meselesini.



Gazeteci ve yazar Menekşe Tokyay, yeni kitabıyla eğitim-öğretim sistemimizdeki sorunlar yumağında en çok gözardı edilen konuyu gündeme getiriyor: İlköğretim koridorlarında, tıka basa dolu beslenme çantaları ve bol harçlıklarıyla okula gelen akranlarının yanında açlıklarını gizlemeye çalışan çocuklar meselesini.
Tokyay’ın Karnım Zil Çalıyor adlı kitabı, yazarın kitabın alt başlığına koyduğu üzere, “Bir Hak Olarak Ücretsiz Okul Yemeği” sorununu irdeliyor. “Çocuğum hangi okula kaydolacak?”, “Okul forması ve kırtasiye ihtiyaçları ne zaman, nereden ve nasıl satın alınacak?” gibi klasik eylül dertlerinin arasında dikkatlerden kaçan trajik bir sorun bu.
Aç açına öğrenim gören ve açlığını tuvaletlerdeki musluk suyunu içerek bastıran o kadar çok çocuk var ki… Açlığı “bir hayat normali” olarak karşılayan, geleceği bu kabul üzerinden tasarlayan, sayıları milyonlara ulaşan çocuklar… Çaresizliği ve yoksulluğu tevekkülle karşılayan, enerjisi düşük, kafası karışık ve sessiz bir küçükler ordusu…
Gerçekçi ve hayati bir proje
Menekşe Tokyay, bu sorunu, yalnızca beslenme imkanı ve politik talepler düzeyinde değil, eğitimde fırsat eşitliği ve toplumsal kalkınma politikasının parçası olarak da ele alıyor. Tokyay, birçok ülkedeki okulda öğle yemeği uygulamalarına değinirken bunların finansman modellerini de tanıtarak, okulda yemek meselesinin bir hayal değil gerçekçi bir zemini olan hayati bir proje olduğunu savunuyor.
Kimdir? Tokyay, yaklaşık 15 yıldır Southeastern European Times, Al Arabiya English, Business New Europe, International Business Times, Deutsche Welle, Washington Post, Euronews Türkçe, Al Monitor, Arab News, Axios gibi uluslararası haber ajansları için muhabirlik yapan bir gazeteci, yazar ve çevirmen. Farklı alanlara 20 kitabı Türkçeye kazandırdı. Andante, Gazete Duvar ve Perspektif’e köşe yazıyor. Menekşe Tokyay, konuya dair sorularımı cevapladı.

İktidarlar ilk ve ortaöğretimin ücretsiz olduğu savunur hep. Gerçekten eğitimimiz parasız mı bizim?
“Parasız eğitim” söylemi kağıt üzerinde var, evet. Ancak pratikte velilerin omzuna yüklenen görünür ve görünmez masraflar, eğitimi fiilen paralı hâle getiriyor. Eylül ayı aileler için tatlı bir telaştan çok, ağır bir bütçe hesabına dönüşüyor. Kıyafetinden defterine, harçlıktan kırtasiye giderlerine ve bazı okullarda okulun temizlik harcamalarına katkıya kadar her şey kalem kalem masraf… Hane bütçesinde bir yerlerden kesilebiliyorsa kesilip eğitim masrafları için ayrılıyor. Yani devletin verdiği ve Anayasa’da yeri de olan eğitim hakkı, ailelerin bütçesinde karşılığını bulmuyor. Bugün bir çocuğun sadece eğitim materyalleri değil, beslenmesi de sosyo-ekonomik bir sorun ve eylül ayı geldiğinde “Beslenme çantasına ne koyacağız?” sorusu da tüm ağırlığı ve kasvetiyle birçok ailenin uykularını kaçırıyor.
Konuyla ilgili araştırmalar ve somut veriler var mı?
Olmaz olur mu… Mesela “PISA 2022” raporu bu açıdan çok çarpıcı. Türkiye’de yeterli parası olmadığı için son 30 gün içinde haftada en az bir kez öğün atlayan öğrencilerin oranı %20’ye yakın. Yani beş öğrenciden biri. Bu oranla OECD ülkeleri arasında birinciliği kaptık. “Parasız eğitim”in fiili olarak hayata geçmesi ve eğitimin ücretsiz ve kapsayıcı olması için çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılayacak yapısal, sosyal politikalar da gerekiyor. Bu açıdan örneğin 2015 yılı itibarıyla tüm eğitim materyallerinin dijitalleştirilme sürecini tamamlamış olan Estonya örneği ve Estonya’nın bilimden matematiğe, kapsayıcı eğitimden robotiğe dek birçok alanda dünyada ön sıralarda yer alması bize çok şey anlatıyor.
Kitabınızın adının alt başlığında “Bir hak olarak” ifadesi var. Bu hak beklentisinin “yasal” bir zemini var mı yoksa vicdani bir beklenti mi?
Benim için “hak” kavramı sadece yasal metinlerde yazan soyut hükümlerden ibaret değil. Elbette anayasal ve uluslararası belgelerden doğan haklar var ama asıl mesele, bu hakların toplum vicdanında içselleştirilmesi, karşılığını bulması… Çünkü vicdanla, içselleştirmeyle, benimsemeyle desteklenmeyen hiçbir yasal düzenleme kalıcı olamaz. Olsa olsa yukarıdan aşağıya doğru bahşedilen bir lütuf olarak algılanır. Bu da onun kalıcılığını ve toplumsal karşılığını zedeler. Dolayısıyla ben “bir hak olarak ücretsiz okul yemeği” derken hem anayasal temele hem de toplumsal ortak vicdana sesleniyorum. Bu hak, yalnızca devletin lütfu değil, çocukların varoluşundan kaynaklanan, ertelenemez ve devredilemez bir haktır.
Bir sosyal medya paylaşımında “Okula yemek götüremeyen çocuk bahçede dolanıyor. Bu sadece açlık değil bir travmadır” lafı geçiyordu. Sizi bu kitabı yazmaya iten sebep neydi?
Gazetecilik ve köşe yazarlığı yaptığım için ve ağırlıklı odak noktalarım çocuk hakları, kadın hakları ve eğitim politikaları başta olmak üzere sosyal politika alanları olduğu için sahadan gelen verileri güncel olarak takip ederim. Bu açıdan öğretmen arkadaşlarımın tanıklıkları ve bana dönem dönem aktardıkları anekdotları oldukça kıymetli bulurum. Benzer şekilde bir öğretmen arkadaşımın bana yıllar önce söylediği söz hâlâ kulağımda çınlar:
“Çocuklar okula aç geliyor, teneffüste tuvaletlerdeki musluklardan su içerek açlıklarını bastırıyorlar.”
Bu cümle beni masa başından kaldırıp sahaya götürdü. Sonrasında anne olarak kendi kızımın okulda yaşadıklarıyla başka tanıklıklar birleşti. Okula gitmesi gereken saatlerde yarı beline kadar sokaktaki çöp varilinin içine sarkarak kağıt toplayan çocuk işçileri gözlemledim. Birçok hak savunucusuyla ve bu alanlarda çalışan dernek temsilcileriyle görüştüm, mülakatlar yaptım.
Sanırım akademik çalışmalar da yaptınız…
Tabii ki. Doktora çalışmamın çocuk hakları alanında olması, bu süreçte konuya hem makro hem de mikro açıdan bakmamı sağladı. Bahçede aç dolaşan çocukların giderek yaygınlaşan ve ne yazık ki normalleştirilen manzarası sadece açlık değil, derin bir sosyal travmaya karşılık geliyor. İşte bu travmanın görünmez kılınmasına, normalleştirilmesine razı olamadığım için, sesim Karnım Zil Çalıyor’da yankı buldu.
Göç alan ülkeyiz… İlk ve ortaöğretimde 10 milyonu aşkın çocuk var. Emeklisine, çalışanına yeterli maaş vermeyen ya da veremeyen bir ülkede bu sorun bir çözüme kavuşabilir mi?
Evet, Türkiye genç ve kalabalık bir nüfusa sahip ancak sosyal devlet kapasitesinin gerilediği, emekliye, çalışana dahi yeterli gelirin sağlanamadığı, bir avuç kesime ise sürekli gelir transferi yapıldığı bir tabloda çocukların açlığını görmezden gelmek çok kolay oluyor. “Su küçüğün, söz büyüğün” gibi atasözlerimiz bile aslında bu zihniyetin ne kadar içselleştirildiğinin kanıtı. Çocuk konuşturulmuyor. Çocuk sorununu dillendiremiyor. Büyük ise o sorunu görmezden geldiğinde açlığın buharlaşıp uçacağı sanılıyor.

Kitabınızdaki olumlu örnekler sadece gelişmiş ülkelerden mi?
Tabii ki değil. Hindistan, Brezilya, hatta çok daha düşük gelirli Afrika ülkeleri var örnekler arasında. Çünkü mesele ekonomik zenginlik değil, çocuğa verilen değer ve bunun uzantısı olarak ulusal bütçeden çocuklara ayrılan kaynak. Yoksul bir ülke bile çocuklarının okulda açlık çekmemesini sağlayabiliyorsa, bu bize ahlaki bir çıta olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin o çıtaya ulaşması için kaynakları var, ama siyasi iradesi ne yazık ki çok eksik.
Öte yandan Türkiye Okul Yemeği Koalisyonu’nun kurucu üyesisiniz. Bu koalisyon tam olarak neler yapıyor?
İki yıllık yoğun bir hazırlık ve görüşmeler sonucu kurulan Koalisyon, alanda öncü sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden, akademisyenlerden, veli derneklerinden, sağlık, beslenme ve eğitim alanında saygın uzmanlardan oluşan, çok sesli, çok katmanlı bir platform. Amacı, okul yemeğini kamusal bir hak olarak savunmak ve bu konuda politika değişikliğine gidilmesinde öncü olmak. Koalisyonun kuruluşu, geçen yıl Ankara’da Türk Tabipler Birliği’nde yapılan ve “Çocuklarımızın bugünü ve yarını için okul yemeği hemen şimdi” başlıklı bir basın açıklamasıyla kamuoyuna duyuruldu. Ardından aynı yılın Eylül ayında Ankara’da bir çalıştay düzenledik. Bu süreçte ve sonrasında çocukların ücretsiz okul yemeği hakkı konusunda lobi ve farkındalık çalışmalarına da devam ediyoruz. Birçok milletvekili, bu konudaki bilgi ve deneyimlerimize başvuruyor ve böylelikle yasama süreçlerini de beslemiş oluyoruz.
Kalburüstü bir kolejde bir öğrenci için ödenen yıllık ücret, devlet okulunda sekiz yıl okuyan çocuğun evde ve okuldaki toplam masrafından daha fazladır sanırım…
Türkiye’de gelir dağılımındaki uçurum ve sosyoekonomik eşitsizlikler, çocukların eğitim ve beslenme fırsatlarını da belirliyor. Ancak okul yemeği programları tam da bu adaletsizliğin kalıcı hâle gelmesini önlemek için var. Çünkü okul sofrası, sınıfsal farkların silindiği, herkesin eşitlendiği yegane masadır. Bir diğer deyişle, ücretsiz okul yemekleri, uzun vadede çocuk yoksulluğunun ve çocuklar arasında süregiden kalıcı eşitsizliklerin azaltılmasında, yönetilmesinde ve durdurulmasında etkili oluyor. Kamu kaynaklarıyla ücretsiz okul yemeği sağlanan ülkelerde özel okula giden çocuk ile devlet okuluna giden çocuğun bilişsel ve fiziksel farklılıkları azalıyor; okullulaşma oranları artıyor; çocukların akademik başarıları güçleniyor. Birçok açıdan da toplumsal barış artıyor.
Edebiyat, kitabınızın her satırında alıntılar ve göndermelerle hissettiriyor kendini…
Edebiyat benim küçük yaştan beri hep bir parçam oldu. Duvarları baştan başa kitaplarla kaplı bir evde büyümemin de bunda etkisi var. Küçüklüğümden en güzel anılarımdan biri, Cumartesi günleri annemle Konak’ta sinema veya operaya gittikten sonra çok sevdiğim bir kitapçıda geçirdiğimiz saatler. O gün alacağım kitapların hayali tüm hafta gözümün önünden gitmezdi. Hatta İzmir’de geçen ilkokul, ortaokul ve lise çağlarımdan arkadaşlarım beni hep “kitap kurdu” olarak anımsarlar. Edebiyat bir okur ve yazar olmanın yanı sıra çevirmen olarak da hayatımda. Ayrıca edebiyat bence sosyal gerçekliklere toplumsal duyarlılık dilini kazandırmada, geniş bir vizyon elde etmede çok etkili bir araç. Bu yüzden kitaptaki edebi ağırlık, tesadüf değil bilinçli bir tercih.
Konu ile doğrudan ilgili değilse de sormadan edemedim. Kendi evlatlarının üzerine titreyen gelişmiş ülkeler, Gazze’de çocukların açlıkla terbiye edilmesine seyirci kalıyor…
Çok haklısınız. Çocukluk da giderek sınıfsallaşıyor ve coğrafyalar bağlamında yaşanamamış, ıskalanmış, örselenmiş çocukluklardan söz ediyoruz artık. Oysa çocuk tanımı her yerde aynı. Yaşantılara yansıması ise çok trajik. Yıllar önce, Suriyeli göç akını başladığı aylarda travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir Suriyeli çocukla röportaj yapmıştım. Evinin hemen yanında bomba patlamıştı ve kardeşinin kulakları sağır olmuştu. O da bir bacağını kaybetmişti. Kısa süre sonra da bir gece vakti Türkiye yollarında bulmuşlardı kendilerini. Şu anda o çocuk her neredeyse halen o gün bana o kısa ve ağır yaşamını aktarırken gözlerinin içindeki umut parıltısını unutmadığımı bilmesini isterim. “Senin için mutluluk nedir?” diye sormuştum. Yanıtı netti:
“Bir dilim pizza. Çünkü ilk pizzamı Türkiye’de yedim.”
Gazze’de yaşanan hayatta kalma savaşı sanki…
Kesinlikle. Bu tablonun çok daha ağırı şu anda Gazze’de yaşanıyor. Eğitim hakkı ellerinden alınan Afganistan’da yaşanıyor. İklim krizine bağlı kuraklık ve kıtlık nedeniyle açlık yaşayan Afrika ülkelerinde yaşanıyor. Ukrayna’da sığınaklarda büyüyen, sürekli siren sesleriyle yaşayan, eğitimini çevrimiçi sürdürmeye çalışan ama psikolojik olarak büyük yük taşıyan çocuklarda yaşanıyor. Batı kendi çocuklarını titizlikle korurken başka coğrafyalardaki çocukların açlığa, bombalara terk edilmesi çok büyük bir çifte standarttır. Gazze’de beş aylık bebeğin açlıktan ölmesine seyirci kalmak, merhametsizliktir. Ama ben yine de umudumu kaybetmiyorum.
Neden?
Çünkü çocukların gözlerinde gördüğüm ışık, bize hâlâ insan kalma şansı veriyor. Halen Gazze’de çocukların açlığını gündeme getiren sivil toplum kuruluşları var. Halen bu gidişin doğru olmadığı konusunda uyaran, Filistin’i tanımaya hazırlanan, bu konuda İsrail’i eleştirip aklı selime davet eden Batılı liderler var. Bu merhameti korumak ve bu merhametin siyasal söyleme aktarımını sağlamak hepimizin görevi. Ne de olsa karanlığın en yoğun olduğu an, şafağın da en yakın olduğu andır.
