
- MENEKŞE TOKYAY
- 31 MAYIS 2025

Sağlıklı gıda üretimini teşvik etmeyen, sağlıksız ürünlerin reklamlarına sınırlama koymayan, kamusal gıda programlarını hayata geçirmeyen bir sistemin vatandaşı ölçmeye çalışması, sadece semptomu izlemek olur. Sorunun kendisini değil…
Sağlık Bakanlığı, obeziteyle mücadele için yeni bir program başlattı. Program, beraberinde birçok tartışmayı da alevlendirdi. İtirazların odağında ise obezitenin bir sonuç olduğu, aslında bunu yaratan sebeplere yönelik bir programın uygulanması gerektiği yer alıyor.
Yeni program kapsamında meydanlara, etkinlik alanlarına, kamusal mekânlara ölçüm çadırları kurulacak. Amaç; vatandaşın boy, kilo ve vücut kitle endeksini ölçmek, çıkan sonuçlara göre onları Sağlıklı Hayat Merkezleri’ne ve Aile Sağlığı Merkezleri’ne yönlendirmek. Sonra da diyetisyenlerle danışmanlık ve takip süreci başlatılacak.
Hedef büyük: İki ay içinde 10 milyon vatandaşa ulaşmak ve sağlıklı yaşam farkındalığını artırmak.
Fakat bu müdahale, adeta bir buzdağının üstüne konmuş tartı gibi. Ağırlığın nereden geldiğine bakmadan, sadece sayılara odaklanmakla kalıyor. Çünkü obezite, hele de çocukluk çağındaki haliyle, ne iradesizliktir ne de sadece yaşam tarzı meselesi. Obezite; yoksulluğun, eşitsizliğin ve görmezden gelinen bir hakkın, yani “beslenme hakkı”nın, çocuk bedenine işlenmiş halidir.
Açık alanlarda yapılacak taramalarda çocukların mahremiyet hakkının ihlal edilmesi ise işin ayrı bir boyutu…
Sağlık çadırları sadece semptomları ölçer. Sorunun kök nedenlerine ise gözlerini yumar. Çünkü gerçek çözüm kamusal politikada yatıyor. Halının altına süpürülen hiçbir şey kaybolmuyor.
Karnı Doymayan Çocuklar, Tartılara Sıkışmış Politikalar
Obezite meselesi, özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, sadece bireysel tercihlerle ya da yaşam tarzıyla açıklanabilecek bir şey değil. Çocukluk obezitesi, Türkiye’de giderek daha görünür hale gelen yapısal bir eşitsizliğin ve beslenme hakkının ihlalinin adı artık.
“İnsan, neyle yaşar?” diye sormuştu Tolstoy. Peki bu ülkede çocuklara neyle yaşasınlar?
Yoksul hanelerde çocukların birçoğu, “makarna ve ekmek” eksenli beslenerek yaşıyor. Çorbalar çoğu zaman sadece un ve su ile yapılıyor. Tek tip ve karbonhidrat ağırlıklı bu sofra, bir yandan bodurluğu, bir yandan da obeziteyi tetikliyor. Çünkü Türkiye’de mutlak açlığın yanı sıra gizli açlık çocukların önemli bir kesimini etkiliyor; 0-5 yaş aralığındaki 100 çocuktan 12’si mikro besin ve protein eksikliği nedeniyle gizli açlık yaşıyor; Avrupa çapında çocukluk çağında en çok protein eksikliği çeken ülkeler arasında yer alıyoruz.
Türkiye’de öğrencilerin matematik, okuma-anlama, bilim sonuçlarının hâlen ortalamanın altında olduğunu da tescil eden OECD 2022 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin beşte biri, yeterli parası olmadığı için haftada en az bir defa öğün atlıyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın sosyal yardımlarla ilgili 2025 verilerine göre 14.148.740 kişi sosyal yardımlardan yararlanarak ayakta kalabilirken, Sosyal ve Ekonomik Destek kapsamında desteklenen çocuk sayısı 2014 yılında 60.029 iken 2024 sonu itibarıyla 170.317’ye yükseldi.
TÜİK’in ‘Çocuk Sağlığı ve Yoksunluğu 2024’ verilerine göre 10 çocuktan dördü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında. Yine TÜİK verilerine göre, her 10 aileden biri, çocuklarına gün içinde taze meyve ve sebze sağlayamıyor.
Kulağa çelişkili gibi geliyor olabilir; ama değil. Aynı evde bir deri bir kemik bir çocukla, yüksek kilolu bir ebeveynin birlikte yaşaması, bu gerçeği apaçık ortaya koyuyor. Çünkü bu evlerde sağlıklı, taze, besin değeri yüksek gıdaya ulaşmak artık bir lüks. Çocuklar, gelişimleri için kritik olan vitamin, demir, çinko, iyot, selenyum ve temel mikro besinlere erişemiyorlar. Hem de üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede…
TÜİK’in son verilerine göre açlık sınırı 24.000 lirayı, yoksulluk sınırı 78.000 lirayı aşmış durumda. Asgari ücret ise hâlâ 22 bin lira bandında. Markette 1 litre süt, 1 kilo et ya da bir paket peynire ulaşmak artık birçok hanenin harcama listesinde “öncelikli” değil. Ne yazık ki çocuklar bu tabloyu bedenlerinde taşıyor.
Beslenme zincirinin diğer ucunda ise ultra işlenmiş gıdalar var. Ucuz, kolay ulaşılır, ama yüksek şeker ve katkı maddesi içeren bu ürünlerin tüketimi hızla yayılıyor. Abur cuburlar ve şekerli içecekler, çocukların günlük beslenmesinde büyük bir yer tutuyor. Bu ürünlere sınırlama getirilmediği sürece, yapılacak meydan ölçümlerinin kalıcı bir etkisi olmaz.
Okul kantinleri çocukların ilk tüketim deneyimini şekillendiriyor. Ancak içerisi çocuk değil, kâr odaklı markalarla dolu. Cips, çikolata ve şekerli içecekler raflarda sıralı; sebze-meyve sadece müfredatta var.
Daha da çarpıcısı: Greenpeace Türkiye’nin son verilerine göre, gıda ürünlerinin üçte biri, hormonal sistemi etkileyen, nörolojik gelişimi bozan, hatta kanserojen etkileri olan pestisitler içeriyor. Bu, bir iddia değil. Bağımsız uzmanlar eşliğinde analiz edilmiş veriler bunu söylüyor. Buna rağmen denetim mekanizmaları sadece “son ürün” kontrolüyle, yani buzdağının “görünen” kısmıyla meşgul.
Obeziteyle mücadelede esas eksik olan şey politika. Sağlıklı gıda üretimini teşvik etmeyen, sağlıksız ürünlerin reklamlarına sınırlama koymayan, kamusal gıda programlarını hayata geçirmeyen bir sistemin vatandaşı ölçmeye çalışması, sadece semptomu izlemek olur. Sorunun kendisini değil…
Çözüm Sofrada Başlar: Okul Yemeği Her Çocuğun Hakkı
Oysa çözüm aslında çok açık: Ücretsiz okul yemeği programları… Yıllardır ben dahil onlarca uzman ve siyasetçi bu konuda uyarılarda bulunuyor; çalıştaylar düzenliyor; raporlar hazırlıyor; dünyadaki iyi uygulama örnekleri ışığında Türkiye için uygulanabilir modeller öneriyor. Meclis’te konu sürekli gündemde tutuluyor. Birbiri ardına yasa teklifleri hazırlanıyor; ama bunlar da oy çoğunluğuyla reddediliyor.
Ücretsiz, besin değeri yüksek ve her çocuğun ulaşabildiği bir okul öğünü, hem açlığı hem obeziteyi önlemenin en etkili yolu. Bu, sağlıklı gıdanın çocuklar için erişilebilir olmasını ve hane içinde karşılayamadıkları besin ihtiyaçlarının okul ortamında telafi edilmesini sağlıyor.
Üstelik bu sadece beslenme değil, aynı zamanda bir eğitim meselesi. Çocuklara gıda okuryazarlığı kazandırmanın, onların sağlıklı beslenme tercihleri yapmasını öğretmenin ve agro-ekolojik bir beslenmenin sınıfsal olmamasını sağlamanın ilk adımı.
Geçen hafta görüştüğüm bir öğretmen, sınıfındaki beş öğrencinin beslenme getir(e)mediğini, teneffüste pencere kenarından arkadaşlarını izlediklerini aktardı. “Anneleri çocuklarını canları meyve çekmesin diye pazara götürmüyormuş. Bu çocukların çantasına konulmuş bayat ekmek arası bir dilim peynir, hele ki yanında iki üç tane zeytin oldu mu, bazen bütün bir haftalarını aydınlatıyor” dedi, gözleri dolarak.
Öte yandan, zaten çocuklara dair birçok kritik veri karar alıcıların erişiminde: Hangi çocuk kaç kilo, hangi mahalle ne durumda, hangi yaş grubunda risk daha büyük, yetersiz beslenmeye bağlı kansızlıkla mücadele eden kız çocukların oranı nedir? Mesele, bu verileri kamusal politikaya dönüştürmekte ve topluluk temelli stratejiler ve tarama programları geliştirerek çocukluk obezitesini mahalle mahalle, bölge bölge, ilçe ilçe takip ederek önlemekte…
Türk Pediatri Kurumu’nun bu yıl 60’ıncısını düzenlediği kongrede, Türkiye’de her beş çocuktan birinin malnütrisyon -yetersiz içerik ve miktarda beslenme- yaşadığı, bunun da yüzde 10-15’inin obezite olduğu kaydedilmişti. Bu veriler ışığında, Türkiye’deki çocuklardaki obezite oranının ABD ile aynı seviyeye ulaştığı görüldü. Deprem bölgesinde beslenme bozuklukları da ciddi bir bodurluk trendini tetiklemiş durumda.
Dolayısıyla çocukluk obezitesiyle mücadelenin yolu, kamuya açık alanlarda ölçümler yapmak değil; bu konuya dair “önleyici kamusal politikaları” harekete geçirmeyi bütçenin birinci önceliği yapmak, okullarda kalori değerleri hesaplanarak en az bir öğün sağlıklı ve ücretsiz yemek verilmesini yeni eğitim-öğretim yılında hemen başlatmak, gelişme çağındaki bütün çocuklara belediyeler üzerinden ücretsiz et ve süt desteği sağlanmasını desteklemek ve tüm çocukların diyetisyenler dahil olmak üzere sağlık hizmetlerine eşit ve ücretsiz erişebilmelerini sağlamak.
Ayrıca çocuklar için et, süt ve balığa erişimi bir sosyal statü göstergesi olmaktan çıkarmak da bu listeye eklenebilir.
Zira çocuklarda beslenme sorununu çözmek bütçe veya kaynak değil, öncelik meselesi… Bu öncelik de, “daha sağlıklı beslenin” demekle eyleme geçmiyor; stratejik planlara okul yemeği programını yeniden koymakla, çocukların ücretsiz sağlıklı beslenmesini kamu güvencesine almakla oluyor.
Eşitsizlikle Mücadele, Uzay Bilimi Değil
Oysa kamuya yeterli sayıda diyetisyen, psikolog ve gıda mühendisi alınmadığı yönünde son dönemde eleştiriler giderek artmış durumda. Yakın dönemde kamuya sağlık personeli alımında sadece 74 diyetisyen kadrosu açıldı. Mevcut durumda ise her 25 bin kişiye bir diyetisyen düşüyor. Böyle bir oranla, bu meseleye sadece tıbbi müdahale ile yaklaşmak da imkânsız hale geliyor.
Ve en önemlisi: Bu konu sadece Sağlık Bakanlığı’nın değil, ilgili tüm kurumların ve meslek kuruluşlarının da ortak meselesi olup, siyasi şapkaların çıkarılarak uzmanlıkların ortak bir havuzda bir araya getirilmesini gerektiren acil bir durum… Çocukların sağlığı; gıda fiyatlarından okul kantinlerine, şehir planlamasından medya politikalarına, vergi politikalarının düzenlenmesine, ürün içeriklerinin etiketlendirilmesine ve ücretsiz okul yemeğine kadar her alanda alınan kararlarla ve objektif uygulamalarla şekilleniyor.
Yani mesele sadece kaç kilo olduğumuz değil. Ne yediğimiz, neye ulaşabildiğimiz ve çocuklara nasıl bir yaşam sunduğumuz.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Köy Enstitüleri yalnızca okuma yazma öğreten kurumlar değil, aynı zamanda toprağa, süte, çorbaya değer veren bir eğitim sisteminin kalbiydi. Öğrenciler sabah kendi sağdıkları sütü, öğlen de birlikte ektikleri tarladan çıkan sebzeyle yapılan çorbayı içerlerdi.
Gelinen noktada bugün ise çocukların karınlarını karbonhidratla doyurması normalleştiriliyor. Oysa bu bir sosyal yardım meselesi, bir çocuk hakkının tesliminin gereği…
Bu tablo değişebilir. Bu ülkenin imkânları da vicdanı da buna yeter. Yeter ki çocukların sağlığı, bir eşitlik meselesi olarak ele alınsın.
Sahi, bu ülkede bir çocuğun tabağında öğün mü, öğüt mü olmalı?
